Biraz ötede, o tekinsiz çiçek aniden dalgalandı; zarafet içindeki taç yaprakları beyaz bir ipek akıntısı gibi dışarıya doğru kabardı. Akan kumaştan fırlayan hayaletimsi dokunaçlar, üzerlerine doğru atılan Aziz'e doğru atıldı. Kaçınmak ya da sıyrılmak için fazla hızlı, fazla hainceydiler.
Sunny korku içinde izlerken, Kan Dalgası'nın başı ipeğin içinde kayboldu, parıldayan gözleri gözden yitti. O devasa katil balinanın bedeni ürperdi, zayıfça kımıldadı ve ardından tuhaf bir sessizliğe büründü.
Tanrılar...
Sunny çok daha korkunç bir şey daha gördü.
Daha uzun yapraklardan ikisi karanlık uçurumun içinde süzülmeye başlamıştı bile; Sunny ve Naeve'e doğru yaklaşıyorlardı. Hızlıydılar... Fazla hızlı. Kaçınılmaz bir son gibi.
Sıyrılmaya, hatta tepki vermeye bile vakti yoktu. Gölgesine saklanabileceği kadar yakın bir kul bulunmuyordu, yüzüp uzaklaşmaya çalışmak için ise zaman tükenmişti. Sunny'nin yapabildiği tek şey, Teselli Günahı ile öne doğru bir şlakk fırlatmak oldu. Yeşim kılıç beyaz yaprakla buluştu, kumaşı yarıp geçti. Küçük bir parça kopup süzüldü ama yaprağın hızından en ufak bir şey eksilmedi.
Yaprak, Sunny'yi her taraftan kuşatan devasa bir ipek denizine dönüştü sanki. Ardından o soğuk beyazlığa sarındı, hareketsiz kılındı. Çıplak tenine değen pürüzsüz saten dokunuşu Sunny'yi ürpertti.
Lanet... olsun...
Sonra dünya tamamen durdu.
Okyanusun karanlık uçurumu yok oldu; yerini dalgalanan beyaz kumaşın sonsuzluğuna bıraktı.
Yorgunluğu ve korkusu da silinip gitti.
Hafızası, öngörüsü, farkındalığı, niyeti ve kararlılığı artık yoktu.
Zihni bomboştu.
Sunny; düşüncelerinin, arzularının ve umutlarının olduğunu hayal meyal hatırlıyordu. Ama o kavramlar şimdi anlamsızdı, manaları kavranamaz hale gelmişti. Hatta kendini tanımlamak için kullandığı o isim, Sunny bile manasızlaşmıştı. Ne tuhaf bir sözcüktü o öyle...
Kabaran ipeğin ortasında bir hareket sezdi. Etrafında hareket eden... gölgeler... vardı. Kendisi de hareket ediyor, en büyük gölgeye doğru çekiliyordu.
Geçen her anla birlikte benlik duygusu biraz daha eriyordu. Yakında tamamen yok olacaktı. Ve sonra, onun yerini yeni bir şey, eski bir şey, daha karanlık bir şey, bekleyen bir şey alacaktı.
Bunu kabullenmişti, içi rahattı.
Hissettiği tek şey... boşluktu.
O boşluk huzur veriyordu.
Boş saten dünyanın o huzurlu, lekesiz beyazlığını bozan tek bir şey vardı.
...Kötücül, alaycı bir ses. Kulağına zevkle fısıldıyordu:
"İşte başlıyoruz. Aşağılık bir budala için aşağılık bir son."
O nefret dolu sesle, kendi sesiyle kendine gelen Sunny aniden hatırladı.
Işıktan Muaf.
Adı buydu.
Tek bir hatıra, bir anahtar gibi diğer tüm kilitleri açtı.
Neler... oluyor... böyle?
Bedenini saran beyaz kumaşa karşı çırpındı ama nafileydi. Korkunç bir farkındalık zihnini istila etti; ne olduğunu ve ne olmakta olduğunu hatırlattı.
Ve ihtimal ki az sonra ne olacağını.
Sunny'nin bilinci tuhaf bir şekilde ikiye bölünmüştü. Bir yarısı Dehşet'in yapraklarından biri tarafından su kütlesinin içinde sürüklendiği gerçeğini hissediyor, diğer yarısı ise dalgalanan ipeğin sonsuzluğunda kaybolmuş halde duruyordu.
Yabancı ve sınırsız bir varlığın her iki tarafa da tecavüz ettiğini, kendi gözleriyle baktığını, kendi zihniyle düşündüğünü ve daha fazlasını hırsla arzuladığını hissedebiliyordu. Bu istila yavaş ve zahmetliydi ama kaçınılmazdı. Sunny tüm iradesini amansız bir saldırıya dönüştürüp bu korkunç işgalciyle savaşmaya çalıştı, fakat iradesi o kadim, devasa ve kötücül büyüklüğün karşısında cam gibi kırılıp parçalandı.
Ah... Bu hiç iyi değil...
Düşünceleri yavaşlıyordu.
Zihin dünyasında Dehşet ile savaşmanın boş bir çaba olduğunu anlayan Sunny, bunun yerine kendisini fiziksel bağlardan kurtarmaya çalıştı. Ancak kolları bedenine sıkıca bastırılmıştı ve o beyaz kumaş, Teselli Günahı'nın keskinliği karşısında diğer kâbus yaratıklarının etleri gibi ayrılmayı reddediyordu. Bileğini sadece birkaç milim kıpırdatabilirken kumaşı kesip geçmesi imkânsızdı.
Lanet olsun!
Sunny biraz ötede Naeve ve Kan Dalgası'nın gölgelerini hayal meyal sezebiliyordu. Görünüşe göre Dehşet'in yapraklarına karşı koymaya çalışan tek kişi kendisiydi. İkisi de muhtemelen hâlâ efsunlanmış durumdaydı... O halde kendisi neden değildi?
Teselli Günahı ve Hakiki Bir İsim taşıyor olması yardım etmiş olabilirdi ama tek sebep bu olamazdı. Kan Dalgası da o gizemli Aziz'in Hakiki İsmiydi, yine de o devasa katil balina hareketsizdi; beyaz ipeğin korkunç kucağında, akıntıda sessizce süzülüyordu.
Bu da demek oluyordu ki, sahip olduğu bu küçücük farkındalık, Sunny'nin zihinsel saldırılara karşı mantıksız derecede yüksek olan direncinden kaynaklanıyordu. Şu an zihnini Dehşet ile paylaşıyor olsa bile, aklının bir köşesi hâlâ mücadele ediyordu.
Ama Sunny ne kendisini kurtarabiliyor ne de bu yaratığın kendi özünün yerini almasını engelleyebiliyorken bunun ne anlamı vardı ki?
Beyaz ipekten örülmüş o güzel çiçeğe doğru çekildikçe, soyutlaştığını hissediyordu. Her anla birlikte düşünceleri kendisinin olmaktan çıkıyordu. Gözleri ipek duvağa dikilmişti, kendi iradesi dışında hareket ediyordu. Sanki gözlerinin arkasından başka bir şey bakıyordu.
Sonunda Sunny gerçek korkuyu tattı.
Daha önce de korkmuştu ama hiç böyle olmamıştı. Başka bir şeyin kendi bedenini ele geçirdiğini hissetmek, iradesinin yavaşça erimesine karşı tamamen çaresiz kalmak... En derindeki, en saklı korkularının gerçeğe dönüşmesiydi bu.
Ve bunu yapan LO49 Dehşeti'ydi... Onu daha önce bir kez mağlup etmiş olan o nefret dolu, iğrenç yaratık.
Karanlık bir kinle dolan Sunny dişlerini sıktı ve iki Hafıza çağırdı. En azından bunu hâlâ yapabiliyordu.
Biri obsidyenden oyulmuş küçük bir fenerdi.
Diğeri ise korkunç dişleri ve üç sivri, kıvrık boynuzu olan, siyah cilalı ahşaptan yapılmış ürkütücü bir maskeydi.
Dokumacı'nın Maskesi... Sunny bunu uzun zamandır çağırmamıştı.
Bu maske de onu korkutuyordu, neredeyse Dehşet kadar.
Az sonra yapacağı şeyi düşünmemeye çalışan Sunny, Gölge Feneri'nin tek efsununu harekete geçirdi ve ona etrafındaki tüm ışığı yutmasını emretti.
Karanlık uçurumda yutulacak ışık yoktu ama zaten istediği bu değildi. Asıl istediği, bu ilahi Hafıza'nın kendi özünden çekebildiği kadar çok çekmesiydi.
O ipekten dokunaç Sunny'yi o soluk çiçeğe götürene kadar, Gölge Feneri Sunny'nin özünün büyük kısmını yakıp tüketti. Geride çok az şey kalmıştı...
Sunny zihninin neredeyse yok olduğunu hissetti.
Yüzünün kontrolünü o korkunç varlıktan geri almak için mücadele ederek kendini dişlerini göstermeye, sırıtmaya zorladı. Bu gülümsemenin tehditkâr olmasını istiyordu ama sadece zayıf ve korku dolu bir sırıtış olabildi.
Yazık...
Hemen yanında korkunç bir çarpıklıkla dolu devasa bir gölge sezdi ve düşündü:
benim gözlerimden mi bakmak istiyordun? Pekala öyleyse... Bak bakalım...
Sunny bunlarla birlikte Dokumacı'nın Maskesi'ne uzandı ve ikinci efsununu tetikledi...
Gözüm nerede?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.