Batan Geminin Yolcuları

Gözleriyle bariyeri ve tel örgünün arkasında kaynayan kalabalık iskelesini taradı. Tam o sırada kulağına hiç de yabancı olmayan bir ses çalındı:

"Geri çekilin, kahretsin! İtişmeyin! Sırası olan kimliğini çıkarsın! Birinci Ordu mensupları şu taraftan! Kendinize gelin de insan gibi davranın!"

Gözlerini sesin geldiği yöne çevirdiğinde, maviye çalan siyah saçları ve çivit mavisi gözleriyle boylu poslu, yakışıklı bir adamın bariyerin önünde durduğunu gördü. Adam panik içindeki kalabalığı zapt etmek için ecel terleri döküyordu.

Sunny tek kaşını kaldırdı.

Adama doğru sokulup seslendi:

"Naeve? Ne işin var senin burada?"

Adam, gerçekten de Gece Evi'nden Usta Naeve'di. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, ardından kafası karışmış bir ifadeyle Sunny'ye baktı.

"...Sunny? Tanrılar aşkına, sen misin! Senin ne... Ah, neyse, önemi yok. Sanırım tahliye işlerinin başına beni diktiler."

Sunny ekibini bariyere doğru peşine takıp tam Gece Gezgini'nin önünde durdu. Naeve yakındaki bir uyanmışa kendi yerini geçmesini işaret edip kenara çekildi.

Sunny'ye kasvetli bir bakış fırlattı.

"Şu ötedeki gemi benim sorumlu olduğum araç. Kapasite dolunca kalkacağız... Aslına bakarsan kapasiteyi çoktan aştık. Ama hâlâ araya birkaç kişi sıkıştırabiliriz, o yüzden..."

Sunny kaşlarını çattı.

"Kan Dalgası nerede?"

Gece Gezgini içini çekti.

"Diğer gemiyi alıp birkaç saat önce ayrıldı, Aziz Tyris de onunla gitti. Yarın daha fazla gemi gelecek, ertesi gün de öyle... Tabii Kış Canavarı daha erken tepemize binmezse. Ama Amcam geri dönmeyecek. Boğazı koruyacak... Taşınma işi bitene kadar. Ondan sonra da insanları okyanusun ötesine, Kuzey Sektörü'ne tahliye etmeye devam edeceğiz."

Sunny başıyla onayladı.

Anlaşılan böyleydi.

"Baksana..."

Naeve lafını keserek söze girdi:

"Gemiye binmeniz mi gerekiyor?"

Sunny birdenbire, hiç sebep yokken utanca bürünüp sustu. Garip bir şekilde, kendisini bunu sesli söylemeye zorlamadığı için Gece Gezgini'ne minnet duydu.

Sıkıntılı bir sessizlikle geçen birkaç anın ardından başını iki yana salladı.

"Benim değil. Benim sadece içeri bir çıpa bırakmam gerek."

Yükselmişler istedikleri an Düş Alemi'ne çekilebiliyorlardı. Çıpaları Antarktika Merkez Bölgesi'nde kalsa bile, bir Aziz onları uyanık dünyaya, daha güvenli bir yere geri getirebilirdi. Tabii Fildişi Adası'nda hiç Aziz bulunmadığı için Sunny bu konuda biraz daha dezavantajlıydı.

Elbette uyanık dünyadan ayrılmak çocuk oyuncağı değildi. Zaman ve mutlak bir odaklanma gerektiriyordu; yani savaşın ortasında bunu yapmak imkansızdı. Şehirde kalan her Yükselmiş, Kış Canavarı sökün etmeden önce Düş Alemi'ne geçmek zorundaydı; aksi takdirde sıradan insanlarla birlikte yok olma riskini göze alacaklardı.

Yine de gemide boşuna yer işgal etmek akıl kârı değildi.

...Hem Sunny zaten burada kalıp canavarı oyalamaya çoktan karar vermişti.

Naeve'e baktı.

"Benim yere ihtiyacım yok. Ama bizimkiler..."

Göz ucuyla Beth'e, Profesör Obel'e ve kendi ekibindekilere baktı. Naeve de bakışlarını onlara çevirdi.

Yüzü düştü.

Gece Gezgini bir an tereddüt ettikten sonra kısık sesle konuştu:

"Sunny... Mürettebat üyesi olarak ayrılmış üç kişilik hakkım var. Onları sana vereyim. Ama fazlası için... Ekibinin geri kalanını da bindirebilirim. Birinci Ordu mensuplarının tahliyede önceliği var. Fakat o ekstra yerler, resmi bileti olan sivillerin hakkından gasp edilecek... Yani karar senin."

Duraksadı, ardından mahcup bir edayla ekledi:

"Üzgünüm ama çabuk karar vermelisin. Bu gece içeri alacağımız son kafile bu olacak."

Sözlerini doğrularcasına, tel örgü bariyer metalik bir gıcırtıyla aniden yere gömüldü. Askerler kimlikleri kontrol edip insanları teker teker içeri almaya başladı.

Sunny bir an öylece kalakaldı. Yüzündeki ifade donuklaştı.

Demek öyle...

Yüreğine bir taş oturdu.

İşler bu noktaya gelmişti demek.

Üç kişilik yer... Ya da sıradaki sivillerin hakkını elinden almak.

Askerleri Naeve'in söylediklerini harfi harfine duymuştu. Sunny arkasını dönüp onlara baktı. Kim, Luster, Dorn, Samara, Belle... Beth, Profesör Obel...

Şimdi ne yapacaktı?

Lanet olsun böyle işe...

Sunny askerlerinin yüzlerini süzeraen Belle, Dorn ve Samara göz göze geldi.

Derken devasa adam Sunny'ye bakıp hafifçe başını salladı.

Tek bir kelime dahi edilmedi. Yine de Sunny, bir an için kalbine keskin bir bıçak saplanmış gibi hissetti.

Başını öne eğdi, sonra Profesör Obel'e baktı. Yaşlı adam gözlerini ona dikti; ikisi de sanki sessiz bir kelam ediyormuşçasına saniyelerce kıpırdamadan durdu.

En sonunda Sunny, bariyer çizgisinin arkasında sıkışıp kalmış, kurtarılmak için çırpınan korku dolu mülteci kalabalığına baktı.

Derin bir iç çekti.

Ne korkunç... Ne diye subay olmak istedim ki sanki? Tanrılar aşkına... O lanet katkı puanlarının hiçbiri şu anın yükünü hafifletmiyordu.

Sunny dikleşti ve kendinden emin bir tonla konuştu:

"Beth, Profesör Obel. Önce siz geçin."

Beth şaşkınlıkla ona baksa da yaşlı adam kızı hafifçe öne itti. Naeve'in yanından geçtiler, çizgiyi ilk geçen genç kadın oldu.

Ancak Beth geçer geçmez Profesör Obel çaktırmadan bir adım geri çekildi.

Aynı anda Sunny, Kim ve Luster'ı öne doğru itti. İtişi pek nazik sayılmazdı. İkili sendeleyerek Naeve'in yanından geçti ve kendilerini çizginin diğer tarafında buldu.

İçeri alınan son kişilerden olmuşlardı. Bir an sonra bariyer gıcırtıyla yükseldi ve alaşım telden bir duvar, iskeleyi limanın geri kalanından tamamen ayırdı.

Sunny, Profesör Obel, Samara, Dorn ve Belle bir tarafta kalmıştı.

Kim, Luster ve Beth ise diğer tarafta.

Genç kadın kafası karışmış bir halde arkasını döndü. Yaşlı adamı çitin arkasında görünce gözleri yuvalarından fırladı.

"Profesör! Ne... Neden siz..."

Profesör Obel gülümsedi.

"Sorun yok Beth. Bu konuşmayı yapmıştık, hatırladın mı? İnat etmeyi bırak da bu ihtiyar adamı affet. Ah, benim eski kemiklerim bir yolculuğu daha kaldıracak durumda değil zaten..."

Kız dehşet içinde tellere sarıldı.

"Hayır, hayır! Yapamazsınız! Nasıl yaparsınız?!"

Yaşlı adam iç çekti.

"Şunun şurasında yaşayacak en fazla birkaç yılım kaldı. Beth... Bu hayatta belki çok şey başardım ama yolun sonuna geldim."

Hafifçe kıkırdadı.

"Zamanla sen benden çok daha fazlasını başaracaksın. Ne yani, senin yaşındayken dahi olduğumu mu sanıyordun? Tanrılar korusun, hayır! Ayakkabılarımı bağlamayı bile zor becerirdim. Yerimi senin gibi genç birine bırakmak benim için bir ayrıcalıktır... Özellikle senin gibi birine ya da şu Uyanmış Kim'e."

Beth gözleri ışıldayarak uzun uzun ona baktı. Sonra Sunny'ye döndü:

"S—sunny... Peki ya..."

Sunny alayla güldü.

"Bana bir şey olmaz. Bemi tanımıyormuş gibi konuşma. Bende zerre kadar fedakarlık ruhu yoktur, o yüzden güvenliğim için boşuna endişelenme."

O sırada Kim nihayet dile geldi:

"Kaptan..."

Sunny ona bakıp kaşlarını çattı.

"Luster ve Beth'e göz kulak olacaksın. Başımıza ne geleceği belli olmaz. Gemiye binin ve bir an önce defolup gidin buradan Kim. Bu bir emirdir."

Bir an duraksadı, ardından ekledi:

"Ayrıca, Ben Binbaşıyım! Kahretsin."

İşte bu kadardı.

Kısa süre sonra Kim, Luster ve Beth feribota binerek devasa gemiye doğru yola çıktılar.

Sunny ve geri kalanlar ise kaderine terk edilmiş kuşatma başkentinde kaldı. Falcon Scott'ta.

...Hava gittikçe soğuyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.