Büyücü sarsılmış gibiydi. Hayır, bundan da ötesi... Bir şey onu derinden huzursuz etmişti. Noctis birkaç an kapıya dik dik baktı, ardından kaşlarını çatıp hiçbir duygu barındırmayan bir sesle konuştu:
"Gidip bakalım bakalım, kapımı çalan kimmiş."
Bunu söyledikten sonra kadehini bir dikişte bitirip kenara fırlattı ve çıkışa doğru yürüdü.
Sunny, Effie ve Kai birbirlerine bakıp peşine takıldılar. Tapınak’a gelen kim olursa olsun, şu an büyücünün misafirperverliğinin tadını çıkarıyorlardı ve bu yeni gelenin kimliği onları da yakından ilgilendiriyordu.
Noctis’i bu kadar etkileyen kim olabilirdi? Yoksa bu garip tavırlarının asıl sebebi az önce bahsettiği o değişim miydi de misafirin gelişi sadece bir tesadüf eseri tam o ana denk gelmişti?
Bunu yakında öğreneceklerdi.
Dörtlü —üç uyanmış ve ölümsüz bir aziz— birlikte Tapınak’ın bahçesini geçip kadim dikilitaşların arasından ilerleyerek ilerideki çayırlığa ulaştılar. Orada, sade ve siyah bir elbise giymiş zarif bir figür onları bekliyordu. Hiçbirinin tanımadığı genç bir kadındı bu.
Genç kadın uzun boylu ve ince yapılıydı; bembeyaz tenine tezat oluşturan, rüzgarda hafifçe dalgalanan kuzgun karası parlak saçları vardı. Yüzü bu dünyaya ait olmayan bir güzelliğe sahipti; hatları ağırbaşlı bir zarafet ve ihtişamla doluydu. Ancak bu büyüleyici yüze keskin bir kusur gölge düşürüyordu; gözleri, giydiği elbise ile aynı renkte olan basit, siyah bir kumaş şeritle kapatılmıştı.
Gösterişsiz siyah elbise ile kusursuz beyaz ten, o büyüleyici yüzün yumuşaklığı ile kaba göz bağının sertliği arasındaki zıtlık; ortaya hem cezbedici hem de uğursuz ve hafifçe ürpertici bir manzara çıkarıyordu.
...Ancak Sunny ne genç kadının yüce güzelliğine ne de elbisesine dikkat ediyordu. Gözlerini tek bir ayrıntıya dikmişti.
Güzel yabancının ince beline dolanmış deri bir kemer ve o kemerde asılı siyah bir kın vardı. Kının içindeki kılıcın kabzasını anlık bir bakışla tanımıştı.
Sessiz... Sessiz Dansçı? Cassie!
Sunny bir an için derin, uçsuz bucaksız bir rahatlama hissiyle dolup taştı. Yaşıyordu... Cassie hayattaydı... Hepsi hayattaydı. Bu korkunç Kabus’un tüm o ağır imtihanlarına rağmen, dördü sonunda yeniden bir araya gelmişti.
Sanki bunca zamandır kalbini ezen ama kendisinin bile farkında olmadığı o korkunç ağırlık bir anda kalkıp gitmişti.
Sunny, Effie’nin boynuzlarını tutan ellerinin sıkılaştığını hissetti. Kai’ye baktığında ise genç adamın gözlerinin tahta maskenin ardından parladığını gördü. İkisi de Cassie’yi tanımış, onun sevincine ortak oluyorlardı.
Fakat bir an sonra Sunny’nin neşesi uçup gitti.
Cassie ile buluşmak için bu çayırlığa nasıl ve neden geldiklerini hatırlayıp endişeyle Noctis’e baktı. Büyücünün yüzü hala kireç gibiydi ve onlar gibi kör kıza karşı sıcak hisler beslemiyordu.
Durum hala tuhaf ve tehlikeliydi.
Noctis, bakışlarını üzerinde hissetmiş gibi kaşlarını çattı, ardından karanlık bir ifadeyle güzel kadına bakıp soğuk bir sesle sordu:
"Gece Tapınağı’nın gözsüzlerinden biri... Senin gibi kör bir rahibe için tek başına buralara, güneye kadar gelmek biraz fazla uzak değil mi? Konuş kızım... Ne istiyorsun?"
Cassie bir an duraksadıktan sonra hafifçe eğilerek selam verdi. Konuştuğunda, yabancı gelmeyen sesi tok ve hoş bir tondaydı:
"Selamlar, Lord Noctis. Size hanımefendi’den, Kuzey’deki O Kişi’den bir mesaj getirdim."
Büyücü yüzünü ekşitti.
"Ha, öyle mi? O korkunç kadın benden ne istiyormuş yine?"
Kör kız birkaç an sessiz kaldı, sonra başını hafifçe öne eğdi.
"Bir şey istemiyor, Lord Noctis. Hanımefendi, Kuzey’in Hanımı, Siyah Göklerin Kutsanmışı... Öldü."
Noctis sanki darbe almış gibi hafifçe sarsıldı. Solgun bir yüzle Cassie’ye dik dik baktı, sonra titreyen elini kaldırıp sessizce boynunu kavradı. Bir süre sonra yeniden konuştu:
"Neden bahsediyorsun sen... Gönderdiği mesaj tam olarak ne?"
Kör kız hala yere bakıyordu. Başını kaldırmadan, düz bir sesle cevap verdi:
"Sadece şu iki kelime: Öldüm ben."
Büyücü alaycı bir ses çıkardı.
"Gece Tapınağı’ndan Tapınak’a yürüyerek gelmek haftalar sürer... Tabii canlı kalmayı başarabilirsen! Seni gönderdiğinde zaten ölmüş müydü yani? Ha?"
Cassie sessizce başını iki yana salladı.
"Hayır. Hayattaydı."
Noctis öfkeyle dişlerini gıcırdattı.
"O kadın... Gerçekten çekilmez biri. Öleceğini biliyorduysa en azından iki kelimeden fazlasını söyleyebilirdi! Onca... onca paylaştığımız şeyden sonra... Ah, son anına kadar sinir bozucu olmayı başardı!"
Büyücünün sinirli tonuna rağmen Sunny, Noctis’in Cassie’nin getirdiği bu sarsıcı haberle derinden sarsıldığını anlayabiliyordu. Sanki başından beri Kuzey’deki O Kişi’yi bizzat öldürmeyi planlayan kendisi değilmiş gibi... Ölümsüzler gerçekten çok garip insanlardı.
Ama Sunny’nin kendisi de şaşkınlık içindeydi. Zincir Lordları’ndan biri çoktan ölmüş müydü? Hem de böylece? Bin yıllık kutsal görevin ardından, birileri diğer dördünün ruhu bile duymadan ölümsüz bir Üstün’ü öldürmeyi nasıl başarmıştı?
Aniden kalbini bir huzursuzluk dalgası sardı. Eğer bir Zincir Lordu değilse, Gece Tapınağı’nın hükümdarını kim öldürebilirdi?
Yedi bıçaktan birine başka kim sahipti?
Aklına sadece tek bir kişi geliyordu.
Noctis sanki onun düşüncelerini okumuş gibi gözlerini Cassie’ye dikti ve sesi öfkeden titreyerek sordu:
"Peki, kim yaptı? Onu kim öldürdü? Solvane mi? Yoksa Fildişi Lordu mu?"
Kör kız yavaşça başını salladı.
"Hiçbiri. O bir... bir yaratıktı. Sislerin içinden gelen bir yaratık."
Büyücü kıkırdadı.
"...Anlıyorum. Demek Fildişi Bıçak o şeylerden birinin eline geçti. İsteseydi kendini kurtarabilirdi aslında... Ama böyle şeyleri umursamayı çok uzun zaman önce bıraktı, değil mi? Onun... onun deliliği de buydu işte."
Noctis bir süre sessiz kaldı, ardından aniden gözlerinde kendine has o delilik parıltısıyla sordu:
"Yani şimdi kuzey darmadağın, Gece Tapınağı başsız kaldı ve ordusunun yeni bir komutana mı ihtiyacı var? Binlerce asker, yüzlerce uyanmış savaşçı, hepsi hizmet edecek ve ailelerini koruyacak birini mi arıyor? Öyle değil mi?"
Cassie bir an bekledi, sonra tekrar başını iki yana salladı.
"...Hayır."
Noctis kaşlarını kaldırdı.
"Ne? Nedenmiş o?"
Genç kadın dikleşti ve basitçe cevap verdi:
"Onlar da öldü."
Büyücü birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
"Ha? Kim öldü?"
Genç kadın kıpırdamadan, sakin ve düz bir sesle konuştu:
"Herkes. Askerler, rahibeler, uyanmışlar, aileler... Herkes öldü ve kuzey toprakları bomboş kaldı. O yaratık hepsini yanına aldı."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.