Mordret'in o kadife gibi yumuşak sesini duymak, Sunny’ye Gökyüzü Altı’nda paylaştıkları günleri ve o zamanlar aralarındaki o tuhaf yakınlığı hatırlattı. Çok uzun zaman önce, bu gizemli prensi bir dost olmasa bile en azından bir müttefik olarak görmüştü. Hatta bu bedensiz sesin sahibine öylesine ısınmıştı ki, sesi kesildiğinde onun için endişelenmişti bile.
Elbette bunların hepsi koca bir yalandı. Mordret, Sunny’yi kandırıp ayna parçasını Gece Tapınağı’na sokması ve kendisini serbest bırakması için ustalıkla örülmüş bir aldatmaca ağı kurmuştu.
O hikâyenin karanlık sonuna dair anılar; o korku, acı ve kandırılıp ihanete uğramış olmanın verdiği utanç... o katliam... Sunny'nin kalplerini buz gibi pençelerle kavradı. Genç adamın yansımasına birkaç saniye boyunca nefretle baktı, sonra dişlerini gıcırdattı.
İtiraf etmekten nefret etse de Mordret’ten korktuğu gerçeğinden kaçış yoktu. Sunny pek çok güçlü adamla ve çok daha korkunç yaratıklarla karşılaşmıştı ama Hiçlik Prensi, muhtemelen gerçekten dehşete düştüğü tek kişiydi. Bunun sebebi ne İlahi Suret’i ne de Savaş soyuydu; sadece Hiçlik Prensi’nin ne kadar sinsi, kurnaz ve açıklanamaz olmasıydı.
Tıpkı Profesör Julius’un dediği gibi… İnsanların en çok korktuğu şey bilinmezlikti. Sunny ne kadar çabalarsa çabalasın, Mordret’in nasıl düşündüğünü, motivasyonunun ne olduğunu ve o dostane gülümsemenin ardında neler çevirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Gözlerinin derinliklerinde saklanan o tekinsiz çarpıklık yüzünden Hiçlik Prensi’ni tahmin etmek imkansızdı.
Hadi canım, herifi öldürmek bile imkansızdı. Koca Valor klanı denemiş ama başaramamıştı.
Olağanüstü Kaya’yı kavrayan Sunny, arkasında gerçekten kimsenin olmadığından emin olduktan sonra sert bir sesle yansımaya hitap etti:
"Vay be. Senmişsin. Gölün içinde ne işin var? Yabancı gibi davranma Mordret… gel, Ruh Denizime gir de yüz yüze konuşalım."
Genç adamın yansıması bir an duraksadı, gülümsemesi biraz zoraki bir hal aldı. Sonra tekrar konuştu:
"Ne tuhaf… Konuştuğunu duyabiliyorum ama dudakların kıpırdamıyor. Yeni numaralar mı öğrendin Sunless? Ah, senin adına sevindim. Ben de kendimi bu aralar biraz o işlere verdim…"
Sunny kaşlarını çattı, gölgeler gözlerini perdeledi.
"Duydum… Neler yaptığını duydum. Krallık topraklarının koca bir bölgesi ha, Mordret? Gerçekten mi? Masum insanları öldürmekten zevk almadığını sanıyordum. Yoksa onlar gerçek değil diye mi kendini avuttun?"
Mordret başını hafifçe yana eğdi. Ardından aynı hoş gülümsemeyle cevap verdi:
"Eğer gerçek olmasalardı, onları öldürmenin ne anlamı kalırdı ki?"
Bunu duyunca Sunny’nin içini bir ürperti kapladı.
Bu sırada yansıma başını iki yana salladı.
"Bir amaca hizmet edecek kadar gerçeklerdi... ama beni yanlış anlama. Uyanık dünyada aynısını yapmazdım. Öldürdüklerimin hepsi zaten ölüydü, Sunless. Hepsi mahkûm edilmişti ve bu ölümler bir işe yaramayacaktı. Ben sadece onların ölümlerine farklı bir anlam yükledim."
Mordret kendinden pek memnun görünmüyordu ama binlerce insanı katlettiği için pişmanlık duyuyor gibi de değildi. Sadece… umursamazdı.
Bu ise çok daha sinir bozucuydu.
Hiçlik Prensi Sunny’ye bakıp kıkırdadı:
"Yani şu küçük kahinin maceralarımı sana bir bir anlattı, öyle mi? Güzel, çok güzel. Kendim anlatmak zorunda kalmayacağım. Ne de olsa zaman kısıtlı… bu kadar mesafeden bir yansıma göndermek benim için bile kolay değil."
Sunny bir an duraksadı, sonra içini çekerek dört kolunu birden göğsünde kavuşturdu.
"Anlattı, her ne kadar ben olanları tanımlamak için macera kelimesini seçmesem de. Ne istiyorsun Mordret?"
Yansıma bir süre sessiz kaldı, sonra gülümsedi.
"Neden olacak, ne isteyebilirim ki? Elbette Kabus'u fethetmeyi. Sen istemiyor musun?"
Sunny'nin ağzından alçak bir hırıltı yükseldi.
"İstiyorum. Oyun oynamayı bırak da benden ne istediğini açıkça söyle."
Mordret içini çekti.
"Peki, madem ısrar ediyorsun. İstediğim şey oldukça basit… ama kolay olduğunu söyleyemem. Noctis'i ne pahasına olursa olsun hayatta tutmanı istiyorum."
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
"Bana ne yaptırmaya çalışıyor bu… Gerçekten Noctis’i korumamı mı istiyor, yoksa tam tersini yapıp onu öldürmemi mi umuyor? Savaş daha başlamadan Noctis’in ölmesini neden istesin ki? Hayır, bekle… Belki de gerçekten Noctis’in yaşamasını istiyordur… ah! Lanet olası Mordret… Bu yalancı piçten nefret ediyorum!"
Yansımaya karanlık bir ifadeyle baktı, ardından dümdüz bir sesle sordu:
"Hepsi bu mu?"
Hiçlik Prensi gülümsedi:
"Evet, hepsi bu. Eğer bu basit görevi yerine getirebilirsen, Kabus'u fethedeceğimize ve buradan sağ çıkacağımıza garanti verebilirim."
Sunny alayla soludu.
"Garanti verebilirmiş, bak sen! Nasıl? Ne planlıyorsun? Peki ya Hope? Onu serbest bırakmaya mı çalışacaksın, yoksa hapishanesini eski haline getirmenin bir yolunu mu buldun?"
Aniden bir rüzgar esti, gölün yüzeyini dalgalandırdı ve sürgün prensin yansıması suyun hareketleriyle bozulup titremeye başladı.
Yeniden konuştuğunda sesi biraz derinden geliyordu.
"Ah, ne kadar talihsizce. Görünüşe göre özüm tükendi… Tekrar görüşene dek, Sunless..."
Sunny yumruklarını sıktı.
"Yine mi aynı numara? Tam bir soruya cevap vereceğin zaman ortadan kayboluyorsun… piç kurusu, şu an aynı tarafta olduğumuzun farkındasın değil mi? Yükseldikten sonra birbirimizi öldürebiliriz… ama önce bu Kabus’tan sağ çıkmamız lazım!"
Mordret’in kahkahası duyuldu, sesi gittikçe ruhani ve neredeyse duyulmaz bir hal aldı.
"...piç… değilim. Ah, keşke olsaydım…"
Ve böylece gitti. Yansıma gölün yüzeyinden silindi ve Sunny bir kez daha yalnız kaldı.
Bir süre berrak suya dik dik baktı, sonra yüzünü ekşitti.
"Basit bir görevmiş… sanki o deliye ayak uydurmak mümkünmüş gibi, bir de hayatta tutacakmışım…"
Dişlerini sıktı ve ayağa kalktı.
Antrenmanına devam etme vakti gelmişti. Zaman daralıyordu...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.