Ertesi sabah Sunny tuhaf bir ruh haliyle uyandı. Kabus'un —ve belki de kendilerininkinin— sonuna yaklaştıklarını bildiği için kasvetli bir ürpertiyle dolup taşacağını sanmıştı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde Sunny gayet iyi hissediyordu. Sanki yaklaşan savaşın boyutu idrak edilemeyecek kadar devasaydı ve bu yüzden zihni bunu dert etmeye bile tenezzül etmemişti.
Bunun yerine çözmesi gereken pratik sorunlar vardı. Sunny yeni bedeninde hâlâ tamamen rahat hissetmiyordu; sonuçta bu bedenin boyutuna ve ağırlığına alışmak için neredeyse hiç vakti olmamıştı. Gelecek birkaç gün bu açıdan hayati önem taşıyordu.
Evrim geçirdiğinde üzerindeki giysiler yırtılmıştı, bu yüzden Sunny, Kuklacı’nın Kefeni’ni çağırarak devasa gövdesine sarmaladı. Diğer zırh takımları kadar güçlü olmasa da Kefen çok daha rahattı. Hafif zırhı yeniden kuşanmak biraz nostaljik hissettirse de, onun artık sadece bir antrenman kıyafeti seviyesine düşmesini görmek biraz üzücüydü.
Daha birkaç yıl önce, beşinci kademeden o inanılmaz Uyanmış zırhı sayesinde dokunulmaz bir halde sayısız uyuyan Kabus Yaratığı'nı katletmeyi planladığını hatırlayan Sunny, hüzünle gülümseyerek odasından dışarı çıktı.
Tapınak bir şekilde… farklı görünüyordu.
Devasa dikilitaşların oluşturduğu halka aynıydı, güzel bahçe de öyle. Ancak kadim tapınak içinde yaşayan insanlar değişmişti. Telaşlı ve korku doluydular; panik içindeki bir hızla, hummalı bir kararlılıkla hareket ediyorlardı.
Sunny birkaç tanıdık yüz fark etti. Buradaki ilk gününde gördüğü yaşlı kadın, yüzünde kaybolmuş bir ifadeyle tek başına duruyordu. Genç kadın ellerinde korkmuş bir çocuğu, sırtında ise ağır bir yükü taşıyordu. Düzgün kesilmiş sakallı o nazik adam, elini kılıcının aşınmış kabzasına koymuş, dişlerini sıkıyordu.
İçini çekerek bakışlarını kaçırdı.
Ölümsüz bir Yüce, bir ilahın inşa ettiği hapishaneden bir iblisi kurtarmak için bu savaşı başlatmıştı... ama sonuçta en çok acıyı bu küçük insanlar çekecekti. Aslında, Umut Krallığı'nın yıkılışından bu toprakları lanetleyen deliliğe ve şimdiye kadar her şeyin cefasını en çok onlar çekmişti.
Bir zamanlar kendisi de o küçük insanlardan biriydi...
Şimdiyse onların hayatlarını mahveden bir iblisti.
Sunny bir an hareketsiz kaldı, sonra kendisine doğru yaklaşan ayak seslerini duyunca başını kaldırdı. Effie ve Kai'yi gördü; her ikisi de zırhlarını giymiş ve çantalarını kuşanmışlardı, sanki uzun bir ava çıkmaya hazırlarmış gibi bir halleri vardı.
Kaşlarını kaldırdı.
"...Bir yere mi gidiyorsunuz?"
Küçük kız maskeli kötürüm adama bir bakış attı ve omuz silkti. Kai ise gülümsedi… Sunny onun yüzünü göremese de gözlerinden bunu anlayabiliyordu.
Gülümsemesinin hüzünle gölgelendiğini de fark etmişti.
Okçu sadece başıyla onayladı.
"Evet... gidiyoruz."
Bir an tereddüt etti, sonra ekledi:
"Tabii çok uzun süreliğine değil. Hafta bitmeden döneriz. Görüyorsun ya... Tapınak, bu delilik diyarında huzur bulmak isteyenler için bir sığınaktı. Ama şimdi Noctis bir savaş başlattı; hem Güneş Lejyonu hem de Savaş Çığırtkanları burayı yerle bir etmek için yürüyorlar. Artık o sığınak yok."
Effie başını iki yana sallayıp içini çekti.
"Batı, Güneş ve Savaş'ın birbiriyle çatışan tarikatlarına ait. Güney terk edilmiş durumda ve Kabus Yaratıkları tarafından ele geçirilmiş. Kuzeyi ise... biliyorsun zaten. Bu zavallı aptalların gidecek başka yerleri yok. Biz de onlara Büyük Zincirler'den birine kadar rehberlik edip karşı tarafa geçmelerine yardım edeceğiz. Ve Umut Krallığı'nı sonsuza dek arkalarında bırakacaklar."
Başının arkasını kaşıdı, sonra düşünceli bir tavırla konuştu:
"...Aslında Kabus'un o kadar uzağa gidip gitmediğinden bile emin değiliz. Belki de Zincirli Ada'nın ötesinde hiçbir şey yoktur. Ve evet, bu insanların gerçek bile olmadığını biliyoruz. Yine de... en azından denemek istedik. Cassie gidip Noctis'i onları taşıyabilmek için gemiyi vermeye bile ikna etti."
Sunny şaşkınlıkla ona baktı. Küçük kız çenesini dikti:
"Ne var? Aptalca olduğunu biliyorum. İnsanlar bazen aptalca şeyler yapmalı, biliyorsun değil mi?"
Sunny yavaşça başını salladı.
"...Hayır. Aslında bunun hiç de aptalca olduğunu düşünmüyorum. Sadece... üçünüz birden gidiyorsunuz, peki beni neden davet etmediniz?"
Effie sırıttı.
"Senin işlerin var! Bir grup mülteciye dadılık yaparken o sıska bedenine nasıl alışacaksın? Hadi, tembellik etme de biz yokken o taş sevgiline seni bir güzel benzettir. Bir hafta sonra koca iki orduyla bir randevu muz var, unutma."
Sunny yüzünü ekşitip bakışlarını kaçırdı.
"İnan bana, unutmadım. Sıkı çalışacağım."
Kai bir an için Sunny'nin omzunu —yani yetişebildiği alt kollarından birinin üst kısmını— sıktı ve ardından ikisi başka bir şey demeden uzaklaştılar. Vedalaşmaya gerek yoktu.
Onlar gidince Sunny aniden kendini biraz… boşlukta hissetti.
Başını sallayarak bu saçma düşünceleri zihninden kovdu ve günün geri kalanını Zalim Bakış ile çalışarak geçirmek niyetiyle bahçenin merkezine yürüdü. Aziz de muhtemelen çağrılabilecek kadar iyileşmiş olmalıydı… yani yapacak çok işi vardı.
Berrak gölün yakınında gözlerden uzak bir yer bulan Sunny, bedenini Gölge Dansı'na hazırlamak için geliştirdiği o yoğun egzersiz ve adım serisine başladı. Elbette bu rutin, insan bedeni içindi. Bu gölge dölü ise bambaşka bir canavar… ya da daha doğrusu, bambaşka bir iblisti.
Boyutuna rağmen iblisin cılız bedeni inanılmaz derecede çevik ve hızlıydı. Ayrıca pek çok kişiyi hayretler içinde bırakacak canavarca, patlayıcı bir güç patlamasına da muktedirdi. Üstelik kendisi de bir silahtı; pençeleri, dişleri ve boynuzlarıyla Sunny, silahsızken bile büyük hasar verebiliyordu.
Hatta kuyruğunun ucundaki dikenle bile birilerini öldürebilirdi.
Bu ilk antrenman seansından sonra Aziz'i çağırdı ve gerçek eğitime başladı.
Düello yaparken Sunny, Tapınak sakinlerinin ayrılışını izledi. En önde Kai, en arkada Effie olacak şekilde bir kol düzeninde gidiyorlardı. Kimisi azıcık eşyasını taşıyor, kimisi ise eli boş ilerliyordu. Kimisi ağlıyor, kimisi ise sessiz ve metanetli duruyordu.
Hatta gülümseyenler bile vardı.
Başlarının üzerinde uçan gemi, yürüyemeyecek durumda olanları taşıyarak süzülüyordu. Sunny göremiyordu ama Cassie'nin gemiyi kontrol ettiğini biliyordu. Bir an için onun Denizci Bebeklerle nasıl iletişim kurabildiğini merak etti... ancak bu kısa dikkat dağınıklığı ona pahalıya patladı; Aziz karnına acı verici bir darbe indirince Sunny kendi işine odaklanmaya karar verdi.
Tüm dikkatini antrenmana vererek düşündü:
"Onlara iyi şanslar diliyorum… gerçek olmasalar bile, her şeyin gönüllerince olmasını diliyorum…"
Zorlu antrenmanlarla uzun saatler geçti. Yavaş ama emin adımlarla, güçlü ve tuhaf bedeninin yeni oranlarına alışıyordu. Boyu, menzili, kuvveti… her şey yerine oturmaya başlıyor, kendi teninde yeniden güvenle hissetmesini sağlıyordu.
Bir noktada, ölesiye yorulunca ara vermeye karar verdi. Aziz'e beklemesini emredip gölün kenarına çömeldi ve yüzündeki teri silmek için biraz su aldı. Sonra başından aşağı su döküp içini çekerek gölün berrak yüzeyine baktı.
Aziz'in zarif figürü suya yansıyordu, onun hemen yanında da kendisininki. Obsidyen rengi deri, hayvansi hatlar, sıvı karanlıktan birer havuzu andıran gözler, kıvrımlı boynuzlar… Usta Jet bir keresinde onun bir gün yakışıklı bir delikanlı olacağıyla ilgili şaka yapmıştı. Bunu hatırlayınca Sunny gülümsedi.
"Beni bu halde görseydi ne derdi acaba..."
Ve o an donup kaldı.
Teri buz kesti.
...Gölün yüzeyinde üçüncü bir yansıma vardı.
Solgun tenli, kuzguni siyah saçlı, uzun boylu ve ince yapılı genç bir adamdı bu. Yüzü keskin ve zayıftı; tam olarak yakışıklı denemezdi ama aynı zamanda büyüleyici ve tuhaf bir güzelliği vardı. Dikkat çekici gözlerinin kendine ait bir rengi yok gibiydi, bunun yerine dünyayı iki sıvı gümüş havuzu gibi yansıtıyordu.
Şu anda ise uçsuz bucaksız, engin gökyüzü kadar maviydiler.
Genç adam hoş bir tavırla gülümsedi ve selam vermek için elini kaldırdı.
Sunny'nin zihninde aniden acı verecek kadar tanıdık bir ses yankılandı.
"Ah, Sunless… bunca zamandan sonra seninle tekrar karşılaşmak ne kadar hoş. Şuna bak hele… aman Tanrım! O korkunç simanın ardında seni az kalsın tanıyamayacaktım…"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.