Suçluluk Karinesi

Mordret’in önceki bedeniyle ve o bedeni kullanarak yarattığı ceset kuklalar ordusuyla yapılan savaşın üzerinden iki gün geçmişti. Hafif yaralılar çoktan ayaklanmıştı ama gözcülerden üçünün durumu hâlâ kötüydü.

Yoldaşları, yaralarını iyileştirmek için ellerinden geleni yapsalar da Hisar’daki tüm şifacılar zaten öldüğü için yenilenme sürecini hızlandıracak pek bir şey yoktu. Salonun köşelerinden biri revire dönüştürülmüştü; ağır yaralı üç gözcü orada dinleniyor ve bakımları yapılıyordu.

Sabah, siyah taş duvarların arasında aniden tiz bir çığlık yankılandı. Uyuyanlar yerlerinden fırlayıp, her an bir saldırıya hazır olmak için yanlarından ayırmadıkları silahlarını çağırdılar. Uyanık olanlarsa çoktan harekete geçmiş, çığlığın kaynağına, yani derme çatma revire doğru koşmaya başlamışlardı.

Sunny, yüzünde gergin bir ifadeyle yatağında doğruldu.

Duvar boyunca yan yana dizilmiş üç sedye vardı. Çığlık atan, ortadaki sedyede yatan Kayıp’tı; yüzü saf bir dehşet ifadesiyle çarpılmıştı.

Diğer ikisi ölüydü.

Boğazları kesilmişti, kanlar yere akıyordu. İkisi de uykularında, etraftaki kimsenin ruhu bile duymadan öldürülmüştü. Üstelik salonun girişinden mümkün olan en uzak noktada, gözcü kampının tam ortasında gerçekleşmişti bu.

Üçüncüsü de belli ki pekâlâ öldürülebilirdi ama sanki Kayıplar ile alay etmek istercesine kasten sağ bırakılmıştı.

Sanki Mordret onlara hiçbirinin güvende olmadığını ve istediği her an her birini avlayabileceğini anlatıyordu.

“N—ne?!”

“İçeri nasıl girdi?!”

“Hâlâ burada olabilir!”

Kayıplar paniğin eşiğindeydi ama sonunda eğitimleri ve becerileri galip geldi. Salonun içindeki durum bir kaosa sürüklenmek yerine, anında eş güdümlü bir eyleme dönüştü. Pierce ve Welthe daha varmadan, gözcüler savunma formasyonu almak üzere harekete geçmiş, silahlarını çekmiş ve savaşa hazır hale gelmişlerdi.

İki Üstat, çığlıktan sadece saniyeler sonra göründü. Durumu hızla tartıp askerlerine katıldılar; Yankıların yarısı kapıları tutarken diğer yarısı yanlarına geldi.

Bir an boyunca, Valor kuvvetlerinin kalesinde gergin bir sessizlik hâkim oldu. Hayatta kalan gözcüler revirin başında gergin bir bekleyişe geçerken, boş gözlü beş Yankı çıkışı kapattı.

Salonda başka kimse yoktu… Olayların başından beri yerinden kıpırdamayan Sunny ve Cassie hariç.

Yavaşça, tüm Kayıplar dikkatlerini bu ikisine yöneltti. Bakışları karanlık, soğuk ve tehlike doluydu.

Sunny’nin yüzü seğirdi.

Kahretsin...

Mordret, bu yaptıklarının ikisini nasıl etkileyeceğinin farkında mıydı? Onları bilerek mi ateşe atıyor, gözcülerin yanında kalmalarını imkânsız hale getirmeye mi çalışıyordu?

Neydi bu herifin asıl planı? Amacı neydi? Birkaç gün içinde Aziz Cormac ile nasıl başa çıkmayı planlıyordu ve o zamana kadar diğer herkesin nasıl bir rol oynaması gerekiyordu?

Durumu yumuşatmak için bir şeyler söylemek üzere ağzını açtı ama Kayıplardan biri ondan hızlı davrandı:

“Onlar! Kesin onlardan biri yaptı!”

Bu ilk suçlama yapılır yapılmaz bendin kapakları açıldı. Bir an sonra Sunny ve Cassie, iki yaralı gözcünün ölümünden onları sorumlu tutan bir feryat yağmuruna tutuldu.

Sunny, Kayıp kalabalığına dik dik bakarken kalbinin buz kestiğini hissetti. Tek bir kişiyle mantık çerçevesinde konuşulabilirdi... Ama şu an karşısında gördüğü bir grup insan değil; çok başlı, çok ağızlı ve öfkeyle, korkuyla, karanlık ve ölümcül bir niyetle yanan pek çok gözü olan devasa bir yaratıktı.

Korkuya kapılmış bir kalabalık mantık tanımazdı; sadece korkuyu bilir ve ya ondan kaçmak ya da kaynağını yok etmek isterdi.

İşin ironik tarafı, akıl tutulması yaşayan bir kalabalıktan daha korkutucu pek az şey vardı.

Kayıplar çoğu insandan çok daha dirençli ve hazırlıklıydı ancak onlar gibi savaşta pişmiş savaşçıların bile bir sınırı vardı. Haftalarca o ele avuca sığmaz, korkunç iblis tarafından avlandıktan, katledildikten ve zulme uğradıktan sonra nihayet o sınıra ulaşmış gibi görünüyorlardı.

Elbette suçlamaların arkasında hiçbir mantık yoktu. Ne Sunny ne de Cassie cinayeti fark edilmeden işleyecek imkânlara sahipti; zaten en başından beri kimse onlara güvenmediği için her an gözetim altındaydılar.

Ancak bunu açıklama girişimi, öfkeli bağırışların korosu içinde boğulup gitti.

Sunny, Pierce ve Welthe’nin birbirlerine hızlıca bir bakış fırlattığını fark etti; yüzleri sakin ama kasvetliydi. En azından bu ikisi soğukkanlılığını korumayı başarmıştı... Ama bu bir şeyi değiştirecek miydi?

Kalp atışları yavaşladı.

Sunny zihninde salonun tamamını taradı; kapıların önünde nöbet tutan Yankılar, iki Üstat, gözcülerin formasyonu, kan gölüne dönmüş sedyelerde yatan ölü gözcüler...

Buradan savaşarak çıkabilir miydi? Peki ya sonra ne olacaktı? Valor kuvvetleri kesinlikle onun ve Cassie’nin peşine düşerdi...

Tam o anda aniden bir şey fark etti.

Sunny bir an tereddüt etti, sonra yavaşça ayağa kalktı. Eli, sanki bir silah çağırmaya hazırmış gibi havada süzüldü.

Bu hamle, Kayıplar arasında zincirleme bir tepkiye yol açmaya yetti.

İçlerinden biri aniden ileri atılıp Sunny’ye bir cirit fırlattı. Bir diğeri yayını gerdi, ok çoktan kirişteydi...

Ancak hiçbir şey olmadı.

Neredeyse aynı anda Pierce, sesiyle bağırışları bastırarak gürledi:

“Durun, sizi aşağılık herifler! Saldırı emrini kim verdi?! Kıpırdayan olursa bizzat ben öldürürüm!”

Aynı anda Welthe bir karaltı gibi hareket edip Sunny’nin önünde bitti ve cirit daha ona yaklaşamadan havada yakaladı. Silaha nefretle bakıp yere fırlattı.

Gözcü formasyonunun önünde duran Yankılar aniden dönüp Kayıplara cephe aldılar. Boş gözleri, hiçbir duygu barındırmadan korkmuş savaşçılara dikildi.

İki Üstat, insan kalabalığından oluşan o vahşi canavarı işte böyle dize getirdi. Gözcüler ne kadar kendinden geçmiş olsalar da disiplinin kalıntıları hâlâ kemiklerine kadar işlemişti.

Dahası, korkuyu yenmenin en kolay yolu onu başka, çok daha büyük bir korkuyla bastırmaktı.

Yankıların o tekinsiz bakışları altında, suçlayıcı bağırışlar bıçak gibi kesildi. Kayıplar duraksadı, sonra tereddütle silahlarını indirdiler.

Yine de nefret dolu bakışları hâlâ Sunny ve Cassie’nin üzerindeydi; şiddet arzuları geçici olarak dizginlenmişti ama sönmüş değildi.

Welthe bir an duraksadı, sonra omzunun üzerinden onlara baktı.

“...Benimle gelseniz iyi olur. Diğerlerinin yanında kalmanız... pek güvenli değil. Ama merak etmeyin, sizi koruyacağız.”

Sunny rol icabı titrer, Kayıp kalabalığına bir göz atıp başını salladı.

“Tabii. Evet... sorun değil.”

İçten içe ise sırıtıyordu.

Bizi koruyacaklarmış... Ne büyük saçmalık ama...

Sunny ve Cassie, iç bölmelere doğru götürüldü. İki Üstadın onları ilk sorguladığı yuvarlak masalı odanın, ardından Yükselmiş şövalyelerin özel odalarının yanından geçtiler ve sonunda tek kapısı olan küçük bir odaya getirildiler.

Welthe içeri girmelerine izin verdi ve kapı eşiğinde durdu.

Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra konuştu:

“Biraz bekleyin. Sonra size yiyecek ve su getireceğim. Bundan sonra burası meskeniniz olacak, o yüzden rahatınıza bakın.”

Bunu dedikten sonra kapıyı kapattı ve gitti.

Sunny karanlık bir gülümseme takındı.

Kilidin tık sesini duymamıştı ama niyet gayet açıktı.

Bu küçük oda demir kafesten çok daha konforluydu ama aynı amaca hizmet ediyordu.

Bir kez daha hapis kalmışlardı.

Ancak Sunny, bu sefer burada fazla uzun kalmayacaklarını biliyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.