Cassie son karşılaşmalarından bu yana değişmişti.
Saçları uzamıştı; gözlerini, yüzeyi kör ve karmaşık işlemelerle bezeli tuhaf, gümüş bir yarım maske örtüyordu. Maske, gece yarısı mavisi paltosunun üzerine giydiği; kısa bir göğüs zırhı, kolçaklar, tozluklar ve eklemli bir omuzluktan oluşan cilalı çelik zırhıyla tam bir uyum içindeydi.
Sessiz Dansçı kemerinde asılıydı ama tam karşısında, kabzası yukarı doğru kıvrılan uzun bir hançer daha vardı.
Ancak en büyük değişim tavırlarındaydı. Kör kız bir şekilde... çok daha yaşlı görünüyordu. Daha kararlı, daha vakur ama aynı zamanda bitkin. Sanki yılların ağırlığı omuzlarına binmiş gibiydi.
'Ne? Ne yılı? Benden daha küçük o!'
Sunny biraz bocaladı, sonra muhtemelen sıcak bir kavuşma bekleyen genç Ateş Muhafızı'nın hatırına o da gülümser gibi yaptı.
Sonuçta aralarında neler geçtiğini kimse bilmiyordu.
"Evet. Notunu aldım... her ne kadar gizemli olsa da. İşte geldim. Kanlı canlı karşındayım."
Onu Cassie’ye getiren kız onlara bir bakış attı, sonra bir bahane uydurup kampa geri döndü. İki eski dostun duygusal geçeceğini düşündüğü buluşmasında aradan çekilmenin nezaketli bir davranış olacağına karar vermişti.
...Eski dostlar, gerçekten de öyle.
Sunny biraz tereddüt etti, sonra sordu:
"Ee... nasıl gidiyor?"
Cassie içini çekip yüzünü yanmış ağacın kazılmış köklerine çevirdi.
Bir süre sonra konuştu:
"Pek iyi değil aslında."
Sesi mesafeli geliyordu.
"Biliyorsundur, Boşluk Dağları'na girmeye çalıştık. Ama nafileydi. O sisin içine adım atmaya cüret eden herkes için orası safi ölümden ibaret. Unutulmuş Kıyı'ya dönecek bir yol bulmayı umuyorduk. Ancak günün sonunda, sadece hayatta kalabildiğimiz için kendimizi şanslı saydık."
Cassie bir an sessiz kaldıktan sonra sordu:
"Peki ya sen?"
Sunny sırıttı:
"Ben mi? Oh, hiç bu kadar iyi olmamıştım..."
Bunu der demez Açgözlü Sandık’ı çağırdı, içinden taze ve hoş kokulu meyveler çıkarıp yakındaki bir kütüğe oturdu. Sulu bir şeftaliden koca bir ısırık alıp afiyetle çiğnedikten sonra kör kıza bir bakış fırlattı.
"Ah, kusura bakma. Yanıma sadece bir kişilik almışım."
...Evet, Sunny gülünç derecede küçük hesaplar peşinde olduğunun farkındaydı. Ama ne olmuş yani? Kin tutmak ve huysuzluk etmek onun göbek adıydı. Mecazi anlamda tabii.
"Demek Unutulmuş Kıyı'ya dönmeyi beceremediniz. Peki şimdi... tam olarak ne yapıyorsun? Bu iğrenç ormanda neden ağaç köklerini eşeliyorsun?"
Cassie hafifçe gülümsedi, ardından istifini bozmadan cevap verdi:
"...Bir şey arıyorum."
Sonra kazdığı çukurdan uzaklaşıp ona doğru döndü.
"Evet, Beyaz Tüy klanına senin sağ döneceğini söyledim. Hayır, nerede olduğuna veya geçen ay neler yaptığına dair bir görü görmedim."
Sunny karanlık bir ifadeyle ona dik dik baktı:
'Bu da ne?! Şimdi de zihin mi okuyor?!'
"...Ve hayır, zihin okuyamıyorum. Bilmen gerekiyorsa; ikinci yetenek, bir sonraki birkaç saniye içinde neler olacağını hissetmemi sağlıyor. Bu yüzden baston kullanmadan yürüyebiliyorum ve senin ne diyeceğini önceden bildim."
Yüzünü buruşturdu.
'Bu... sanırım çok sinir bozucu olacak.'
Sunny, Cassie’ye bakıp zırhını ve silahlarını yeniden süzdü. Böyle bir yetenekle çok dişli bir savaşçıya dönüşmüş olabilirdi. Ya da olmayabilirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse bunun tam olarak nasıl işlediğini anlamamıştı.
Bu yüzden merakla sordu:
"Bu artık görebildiğin anlamına mı geliyor?"
Cassie başını salladı.
"Hayır... tam olarak değil. Ama ileri bir adım atmak istersem ve bir uçuruma düştüğümü hissedersem, onun yerine etrafından dolanabiliyorum. Bir kılıcın tenime saplandığını hissedersem, onu savuşturmaya çalışabiliyorum. Ve bir soru sorulacağını hissedersem, ona cevap verebiliyorum."
Biraz düşündükten sonra dedi ki:
"Öyleyse, bir sonraki sorum ne?"
Kör kız sadece başını sallamakla yetindi.
"Tahmin etmek için ruh özü harcamama gerek yok. Sığınağa neden tek parça halinde döneceğini bildiğimi merak ediyorsun."
Sunny meyvesini bitirdi, çekirdeğini çukura fırlatıp gülümsedi:
"Kesinlikle. Eğer son maceralarımı gizlice izlemediysen, ölmeyeceğimi nereden biliyordun?"
Cassie bir an duraksadı, sonra bakışlarını kaçırdı. Bir süre sonra konuştu:
"Hâlâ bahar mevsimindeyiz."
Kaşlarını çattı.
"Bunun konumuzla ne alakası var? Bahar olduğu için mi iyi olacağımı biliyordun?"
Cassie gülümsedi.
"Evet. Ölmeyeceğini biliyordum. Çünkü, bak..."
Bir an durakladı ve sonra sakince ekledi:
"...Ben senin öldüğünü zaten gördüm; kış mevsiminde. Aslında ikimizin de."
Cassie bu bombayı patlattıktan sonra Sunny tam bir dakika boyunca, gözleri fal taşı gibi açılmış, kelimeler boğazına dizilmiş halde ona bakakaldı. Sonunda dişlerini sıkıp tısladı:
"Bu da ne demek?! Öldüğümüzü mü gördün?!"
Cassie içini çekti, sonra sadece onaylayarak başını salladı.
"Evet."
Sunny hırladı.
"Anlat şunu!"
Kör kız kısa bir süre tereddüt etti, sonra aynı donuk sesle sordu:
"Bildiğinden emin misin? En son görümü biriyle paylaştığımda ve kader ile aşık atmaya çalıştığımızda neler olduğunu gördün."
Sunny’nin yüzünde karanlık, nefret dolu bir ifade belirdi. Öfke yüklü bir sesle tükürürcesine konuştu:
"Kim umurunda?! Bana ne gördüğünü şu an söyle!"
Cassie içini çekip ona doğru döndü.
"Pekala. Ama hatırla... daha önce üçümüzün başına gelenleri hatırla. Kaderi nasıl kandırmaya çalıştığımızı ama sonunda nasıl kaderin oyuncağı olduğumuzu."
Bir an sessizliğe büründü, sonra devam etti:
"Gördüğüm şuydu: Aşağıdaki Gökyüzü'ne doğru parçalanarak düşen bir ada vardı ve ikimiz —kanlar içinde, paramparça ve bitkin halde— onunla birlikte aşağı süzülüyorduk. Kar yağıyordu. Tepemizde, etrafı fırtına bulutlarıyla çevrili devasa bir kuş uçuyordu. Dehşet verici, siyah bir kanatlı ejderha ile dövüşüyordu; kanları yağmur gibi üzerimize yağıyordu. Sonra karanlık bizi yuttu... ve yok olduk."
Cassie gözlerini yere indirdi, ardından kasvetli bir sesle ekledi:
"İşte böyle öldük."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.