Sunny, Kapı’ya bakarken bir anlığına dehşetle kaskatı kesildi. Sonra silkelenip kendine geldi ve bitkinliğine meydan okuyarak, muhafız Kapı’dan dışarı adımını atmadan önce öldürebildiği kadar çok ucube öldürmek için ileri atıldı.
İçinden bir ses, o çıktıktan sonra bu süprüntülerin yüzüne bakacak vaktinin bile kalmayacağını söylüyordu.
Acaba o mu? Kaç dakika geçti?
Hiçbir fikri yoktu. Bir noktada zaman mefhumunu yitirmişti. Tek bildiği, geçen sürenin henüz yeterli olmadığıydı.
O esnada, Kapı’nın karanlığından devasa bir figür belirdi. O çıkar çıkmaz, kadim hortlakların boş göz çukurlarındaki kızıl alevler daha parlak yanmaya başladı; ölü ağızlarından tehditkar ulumalar yükseldi.
S-sıçtık...
Muhafız dört metreden uzundu. Kurumuş vücudu Sunny’nin daha önce dövüştüğü ilkel avcıları ve iblisleri andırıyordu ama onlardan çok daha ürkütücüydü. Elinde uzun bir mızrak tutuyordu; mızrağın ucu tek parça obsidyenden yontulmuştu ve üzerinde öyle çok kadim, kurumuş kan lekesi vardı ki sanki taş bu kanı emip koyu kırmızıya dönmüştü.
Dev, diğer hortlaklarınkinden çok daha dayanıklı ve heybetli görünen, üzerine tuhaf, mavimsi demir şeritlerin işlendiği karmaşık bir deri zırh giyiyordu. Bileklerinde demir ve kemikten yapılma onlarca bileklik, omuzlarında ise dehşet verici bir canavarın postundan dikilmiş bir pelerin vardı.
Yaratığın kafatası ona miğfer görevi görüyordu ve yüzünde hatları çarpık, vahşi bir ölü maskesi takılıydı.
Hem maskenin hem de başındaki kafatasının üçer gözü vardı; bu altı gözün tamamından çevreye yoğun, kötücül bir kızıl ışık yayılıyordu.
Sunny’nin sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi.
Bu da ne böyle...
Bu kadim reis ne tür bir yaratıktı bilmiyordu ama onun Düşmüş bir tiran olduğundan şüphesi yoktu, hem de oldukça güçlü bir tiran. Belki de bu hortlakların çıktığı höyük, en başta bu kadim belayı gömmek için inşa edilmişti.
Ve maskesinin üç gözü vardı.
Üç gözlü olan her şey, Sunny’nin tam olarak anlamlandıramadığı bir sebeple ürpermesine yol açıyordu. Unutulmuş Kıyı’dan sonra, bunun bilmemesi gereken kadar korkunç bir şeyin işareti olduğunu öğrenmişti.
Düşmüş bir tiranı öldürebilir miydi?
Belki hazırlanmak ve düşmanını incelemek için uzun bir vakti olsaydı, gölgeden saldırarak bunu başarabilirdi.
Ancak şimdi, Sunny bitkin ve hırpalanmış haldeyken, gölge özü tükenmek üzereyken ve yüzlerce kabus yaratığı kanasusamış bir coşkuyla ustalarının etrafını sarmışken hiç şansı yoktu. Kesinlikle yoktu.
Pekala... Belki küçücük bir şans.
Savaşmaya çalışmak yerine başka ne yapacaktı ki? Kuyruğunu kıstırıp kaçacak mıydı?
Aslında neden olmasın? Sunny bir kahraman değildi, hiçbir zaman da olmak istememişti.
Ama henüz kaçmaya niyeti yoktu.
Kabus yaratıkları eskisinden daha büyük bir gazapla saldırılarını tazelediğinde dişlerini sıktı ve obsidyen mızrağını savurdu. Kadim hortlakların ilkel dövüş tarzının iliklerine kadar işlediğini hissediyordu.
Sunny’nin dökeceği kan henüz bitmemişti...
İçinde hâlâ biraz savaşma azmi kalmıştı.
Spor salonunda, sessizlik ve korku yerini kaos ve paniğe bıraktı.
Okulun duvarları aşılmıştı; kabus yaratıkları, korkunç ve boş gözlerinde yanan delilikle içeri süzülüyordu.
"Geri çekilin! Geri basın!"
Çocuklar duvarlardan birine doğru itilmişti. Öğretmenler, ellerinde titreyen sıradan silahlarla çocuklarla o korkunç canavarlar arasında duruyordu.
Uyanmışlar amansız bir savaşa tutuşmuştu ama sadece beş kişi olmaları, tüm ucubeleri durdurmak için yeterli değildi. Er ya da geç bazılarının aradan sızması kaçınılmazdı.
Ve çok geçmeden sızdılar da.
Cehennem kurdunu andıran, siyah etlerinden dışarı fırlamış pürüzlü kızıl dikenleri ve ağzından damlayan salyalarıyla devasa, ürkütücü bir canavar savaştan sıyrılıp çocuklara doğru atıldı.
Rain hayatında bu kadar durdurulamaz bir şey görmemişti.
Böyle bir şeyle nasıl savaşılırdı ki? Hiçbir insan bunu başaramazdı...
Yine de öğretmenler denedi.
Birkaçı yaylarını gerdi ama oklar cehennem köpeğinin alacalı siyah kürkünden basitçe sekip gitti. Okul müdürü elindeki ağır mızrakla yaratığı durdurmaya çalıştı ama tek bir darbeyle yana savruldu, silahı elinden uçup gitti.
Artık canavar ile savunmasız çocuklar arasında duran kimse kalmamıştı.
Tanrım... Kahretsin...
Sunny yolun sonuna gelmişti. Bu da bir bakıma tam da olmak istediği yerdi.
Artık hepsini öldürerek kabus yaratığı selini durdurmaya çalışmıyordu. Bu kadar çok varken ve her saniye Kapı’dan yenileri çıkarken bu imkansızdı.
Ancak yapmaya çalıştığı şey, ilgiyi mümkün olduğunca üzerine çekmekti.
Hatta tüm ilgiyi.
Bunu başarmak için de basit bir şey yapması gerekiyordu.
Tiran'a saldırmalıydı.
Ne kadar zor olabilirdi ki?
Bakalım göreceğiz...
Sunny o lanet Höyük Reisi ile, ya da adı her neyse onunla, uzun uzadıya bir kavgaya tutuşmayı planlamıyordu. Sadece o korkunç piçle bir, bilemedin iki darbe değiş tokuş edecek, umuyordu ki ona ufak bir yara açacak ve sonra Gölge Adımı ile güvenli bir yere sıvışacaktı.
Bu kadarı kafiydi...
Sınırlarını biliyordu.
Ucube yığınını yarıp geçen Sunny, devasa tirana doğru kanlı bir yol açtı ve sonunda karşısına dikildi.
Üç kızıl gözü yanan ölü maskesi ona doğru döner dönmez, Sunny aniden kendini küçük ve zayıf hissetti. Hırpalanmış vücudundaki acı şiddetlendi ve dudaklarından istemsiz bir inilti döküldü.
Sadece durmak ve yere yığılmak istiyordu.
Diz çökmek...
Ah... Zihin saldırısı mı?! Hepsi bu mu yani? Piç, sen bir de Gunlaug’la tanışmalıydın... İnsanları titretmek nasıl olurmuş ondan öğrenirdin...
Ayrıca kendi maskesi, tiranın yüzündeki o kaba şeyden çok daha korkunçtu.
Baskıcı lanete karşı koyan Sunny ileri atıldı ve kanlı mızrağını kaldırdı.
Ancak saldırma fırsatı bulamadı.
Höyük Tiranı hızlı hareket ediyormuş gibi görünmese de eli Sunny’ye doğru öyle korkunç bir hızla fırladı ki Sunny tepki verecek vakti zor buldu. Dev, silah kullanmaya gerek bile duymamıştı; onu yumruğuyla ezmeye niyetliydi.
Yeraltı Dünyası Mantosu’nu olabildiğince ağırlaştıran Sunny, mızrağın sapını iki eliyle kavrayıp darbeyi karşılamak yerine saptırmayı hedefledi.
Bunu yapabilmeliydi...
Kurumuş devin yumruğu kadim mızrakla çarpıştı...
...Ve onu, sanki Yükselmiş kademesinde bir Yadigar değil de sıradan bir çubukmuş gibi kolayca paramparça etti.
Sunny kemiklerinde yankılanan o korkunç darbeyi daha hissedemeden, beş devasa parmak çelik bir ayı kapanı gibi gövdesine kapandı.
Ve sıktı.
S-sıçtık!
Yadigârın yok edildi.
Ne yazık... Adının ne olduğunu öğrenme şansım bile olmadı...
Yeraltı Dünyası Mantosu’nun taş gibi metali inledi ama dayanmayı başardı.
Kemik Dokusu’nun sarsılmaz direnciyle güçlenen kemikleri de dayandı.
Sunny’nin pek keyif aldığı söylenemezdi. Tek bir nefes bile alamıyor, yavaş yavaş ezilerek öldüğünü hissediyordu. Canı cehennem gibi yanıyordu, hatta ondan da beter...
Ama daha kötüsü, tiran onu böyle kıskıvrak yakalamışken Gölge Adımı’nı kullanamıyordu.
Kaçamıyordu.
Sanırım... sanırım sıçtım...
Sunny, tiranın demir pençesinde çırpınırken, dev başını hafifçe yana eğdi ve avını yerden kolayca kaldırıp o üç parlak kızıl göze yaklaştırdı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.