Kan ve Susuzluk

Sunny, kafese her an daha da yaklaşan kan sızıntısına baktı, sonra bakışlarını kapıya çevirdi. Birinin... ya da bir şeyin... kapıyı tekmeleyerek içeri dalıp dalmayacağını merak ederek beklemeye koyuldu.

Fakat gelen giden olmadı. O ilk şiddetli bam sesinden sonra, her yer tekinsiz bir sessizliğe gömüldü. Saniyeler geçti, sonra dakikalar... En sonunda, yavaşça kapıdan uzaklaşıp Cassie'ye baktı.

"Koku geliyor mu?"

Kız bir an duraksadı, ardından başıyla onayladı.

"...Kan."

Sunny bir süre öylece kıpırdamadan durdu, sonra her zamanki yerine dönüp oturdu. Yüzü asıktı. Bir süre sonra, karanlık bir tonda konuştu:

"Suyu idareli kullanmaya başlamamız gerekecek."

İnsanlar yiyecek olmadan uzun süre hayatta kalabilirdi ama su... su çok daha kıymetliydi. Susuz kalırsa, sağlıklı bir insan bile birkaç güne kalmaz can verirdi.

Üstelik bu dünyadan göçüp gitmenin çok az yolu bundan daha ıstırap vericiydi.

Cassie başını çevirdi, sonra kederle sordu:

"Neden? Bizi burada öylece bırakacaklarını mı düşünüyorsun?"

Sunny, geleceği görenin kendisi olduğunu hatırlatarak ona ters bir cevap vermeye yeltendi. Ama sonunda dilini tuttu.

"...Sadece ne olur ne olmaz diye."

Ellerinde sadece bir dolu matara su kalmıştı. Birer uyanmış olarak, susuzluğa sıradan insanlardan daha uzun süre dayanabilirlerdi; özellikle de vücudu üç çekirdek, Kan Dokusu ve gölgeleriyle güçlenmiş olan Sunny için bu daha kolaydı.

Fakat bu süre yeterli olacak mıydı?

Bunu bilmenin imkanı yoktu.

Gözlerini kapatıp yavaşça nefesini verdi, sonra meditasyon yapmaya çalıştı.

Zaman ağır aksak ilerliyordu. Açlıkları her geçen an artıyordu ama kimse yemek getirmiyordu. Dış dünyayla olan son bağları da koptuğu için, hangi günde olduklarını kestirmek imkansızdı. Sunny ve Cassie, bir şeylerin olmasını bekleyerek loş bir karanlıkta tek başlarına kaldılar; bazen de soğuktan titreyerek uykuya daldılar.

Çok geçmeden suları tükendi. Zaten matara pek de büyük değildi.

...Ardından, susuzluk geldi.

Sunny deliliğin neye benzediğini bildiğini sanırdı ama bir şeyler içmeden geçen birkaç günün ardından —en azından birkaç günün geçtiğini sanıyordu— delice sayılamaların tamamen farklı bir boyutu olduğunu anladı.

Susuzluk hissi kesinlikle çıldırtıcı, işkence dolu ve boğucuydu. Boğazı sanki kesiliyormuşçasına acıyor, dudakları ve dili kuruyup çatlıyordu. Kafasının içi zonklayan bir ağrıyla doluydu ve kaslarına dayanılmaz kramplar giriyordu. Tek düşünebildiği su, su, suydu...

Ancak hepsinden kötüsü korkuydu. Bu lanetli kafeste, bir köpek gibi unutulmuş ve bir kenara atılmış halde ölecek olma korkusu. Belki bir gün biri o ağır kapıyı açacak ve demir parmaklıkların arasından umutsuzca ve zavallıca dışarı uzanmış, kurumuş cesedini bulacaktı...

Sunny kafesten kurtulmak için aklına gelen her şeyi denemişti ama yaptığı hiçbir şey işe yaramadı. Tek sonuç, durumunun daha da kötüleşmesi oldu.

Artık boğazı ve ağzı yanıyormuş gibi hissediyordu, tüm vücudu feci şekilde sızlıyordu. Kendini güçsüz ve bitkin hissediyor, görüşü bulanıklaşmaya başlıyordu. Sunny zamanının çoğunu yağ lambasının turuncu alevine bakarak geçiriyordu, çünkü aşağı yukarı net görebildiği tek şey oydu.

Sonra, o da yok oldu.

Taş hücre daha da karardı; artık sadece rünlerin hayaletimsi, sönük parıltısı kafesin demir parmaklıklarını aydınlatıyordu.

"...Yağ bitti."

Sunny gözlerini yumdu.

Gerçekten ümitsiz miydi?

Hayır, pes edemezdi... etmeyecekti...

Tüm bu acı ve çaresizlik içinde, onu bir nebze de olsa aklı başında tutan tek şey, Cassie'nin hemen yanında olması ve aynı cehennemden geçmesiydi. En azından... en azından yalnız değildi.

Tüm o karmaşık duygulara ve geçmişteki günahların ağır yüküne rağmen, acısını biriyle paylaşmak bu durumu katlanılabilir kılmasa da en azından biraz hafifletmişti. Ne öleceklerini ne de yaşayacaklarını bilmemenin verdiği o ıstırabı ve dehşeti, bilinmezliğin korkusunu tek başlarına göğüsleyemezlerdi. Ama birlikteyken bir şekilde dayanmayı başardılar. Belki de sadece diğeri tarafından ilk yıkılan kişi olarak görülmemek için...

Yağ lambasının alevi söndüğünden beri kaç gün geçtiğini bilmiyordu. Zaman anlamını yitireli çok olmuştu. Tek bildiği susuzluk, acı ve sadece biraz daha dayanmak için gösterdiği o inatçı, hırslı iradeydi.

...Bir noktada, karanlıkta gözlerini açtı ve büyülü rünlerin bulanık mavi parıltısına baktı. Sonra başını çevirip kollarında uyuyan Cassie'ye baktı.

Bir ses vardı... kapının arkasından gelen bir ses.

Sunny, Cassie'ye uyanmasını söylemek istedi ama boğazı o kadar kurumuştu ki hiçbir ses çıkmadı. Bu çaba sadece daha fazla acı getirdi. Dişlerini sıktı, sonra kızı yavaşça sarstı, gözlerini açmasını bekledi ve dikkatlice parmağını dudaklarına koydu.

Sessiz kalmasını istiyordu.

Kör kız birkaç an tereddüt etti, sonra başıyla onayladı.

Birbirlerini bırakıp sarsak adımlarla ayağa kalktılar. O sırada, o hafif ses daha da netleşti... sanki keskin bir şey, taşların üzerinde yavaşça sürüklenirken sürtünme sesi çıkarıyordu.

Hııııırt... hııııırt... hııııırt... hııııııııırt...

Bu tüyler ürpertici, gıcırtılı ses gitgide yaklaşıyordu.

Sonunda tam hücrenin dışına ulaştı ve aniden kesildi. Ardından çok daha hafif bir sürtünme sesi ve kapı kilidinin tıkırtısı duyuldu.

Kapı açıldı ve Sunny, taş odanın eşiğinde duran bulanık bir karaltı gördü. Susuzluktan yarı kör olmuş halde, onun kim ya da ne olduğunu seçemiyordu.

...Ama kan kokusu geri gelmişti.

Sadece bu sefer, çok ama çok daha keskindi...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.