Tahtın Mirasçıları

Sunny soğuk taşların üzerine oturmuş, yüzündeki kanı silerken acıyla irkildi. O sırada bütün kale hafifçe sarsıldı, geniş koridorun tavanından tozlar döküldü. Başını kaldırıp hafifçe kaşlarını çattı, ardından isteksizce Harus’a dönüp kamburun giysisinden bir kumaş parçası kesti.

Ceset bunu dert etmeyecekti.

Kanın gözlerine dolmasını engellemek için kumaşı başının etrafına bağladı. İçini çekip rünleri çağırdı.

Gölge Parçaları: [956/1000].

"Büyük haksızlık ama..."

Harus ile girdiği dövüş, Unutulmuş Kıyı’da yaşadığı en zorlu mücadelelerden biriydi fakat tüm bu çabanın karşılığında eline geçen yalnızca tek bir gaddar gölge parçası olmuştu. Gölge Kölesi yeteneğinin en acınası cilvelerinden biri de buydu işte; insanlarla kâbus yaratıkları arasında hiçbir ayrım yapmıyordu. Yeteneğin gözünde Harus, uykuda olan bir canavardan farksızdı.

...Ya da belki de bu, görünmez bir lütuftu.

"İnsan öldürmek hiç kârlı bir iş değil," dedi Sunny pişmanlık dolu bir sesle. Ardından korkunç savaşın hâlâ tüm şiddetiyle sürdüğü taht odasına doğru baktı.

Öfke ve kana susamışlıkla çıldıran birkaç yüz insan, kısacık bir sürede ortalığı yakıp yıkabilirdi. Biri diğerinden güçlü, her biri bir yeteneğe sahip birkaç yüz Uyuyan ise bundan çok daha felaketti. İşin içine yankılar da girince Sunny şu anda o büyük salonda nelerin yaşandığını hayal ederken ürperdi.

Yukarıda her saniye sayısız can sönüyor olmalıydı. Muhafızlar, Değişen Yıldız’ın takipçileri ve bugün Unutulmuş Kıyı’da bulunma talihsizliğine uğramış kim varsa öbek öbek can veriyordu. Aylar önce Cassie’nin öngördüğü gibi, Parlak Kale’nin koridorlarında kan su gibi akıyordu...

Tıpkı Sunny’nin korktuğu gibi.

Nephis ne düşünüyordu böyle?

Onun hırsı hiçbir zaman Karanlık Şehir’in hükümdarı olmak değildi. Kadim kulenin kontrolünü Gunlaug’un elinden almak, sadece amacına giden yolda bir araçtı. Asıl hedefi her zaman Al Kule’ydi.

...Unutulmuş Kıyı’nın Dehşeti’nin yuvalandığı yer.

Bu açıdan bakıldığında, yaşanan bu katliam tam bir israftı. Geçit’e ulaşmak için ihtiyaç duyacağı potansiyel askerler, sayısız hafıza ve diğer tüm kaynaklar göz göre göre heba oluyordu.

Ama gerçekten öyle miydi?

Sonuçta insanlığın geri kalanı, Sunny’nin sahip olduğu ilahi yeteneğin gariplikleriyle sınırlı değildi. Uyanmış birisi bir başkasını öldürdüğünde, düşmanının biriktirdiği ruh özünün büyük bir kısmını devralırdı. Bu özün çoğu heba olup gitse de geriye kalanı fazlasıyla yeterliydi.

Al Kule, önemsiz askerlerle fethedilebilecek bir yer değildi. Bu yüzden Nephis’in bin tane zayıf insana değil; savaşı tatmış, güçlü birkaç yüz savaşçıya ihtiyacı vardı.

Parlak Kale’de şu an yaşananlar bir israf değildi.

Sadece bir güç birleştirmeydi.

Sunny içini çekerek ayağa kalktı ve ruhunun karanlığından Gece Yarısı Kırıntısı’nı çağırdı.

Savaşa geri dönme vakti gelmişti.

O günün sonunda iki yüze yakın insan hayatını kaybetti. Bunca ölüme rağmen savaş acı bir beraberlikle sonuçlandı.

Bunun asıl sebebi ise sadece üç kişiydi: Nephis, Tessai ve Gemma.

Savaşa katılan diğer Uyuyanlar ne kadar güçlü ve yetenekli olursa olsun, bu üçünden biriyle teke tek dövüşte kimsenin şansı yoktu. İnanılmaz becerisi, güçlü yeteneği ve soylu geçmişi nedeniyle o zamana kadar Karanlık Şehir’in en güçlü savaşçılarından biri olduğuna inanılan Caster bile onların eline su dökemezdi.

Gururlu Soylu, avcıların lideriyle karşı karşıya geldiğinde, efsunlu kılıcı hızla Gemma’nın kalbini bulmuştu. Ancak herkesin dehşet dolu bakışları arasında, uzun boylu adam bu ölümcül darbeyi almasına rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Birkaç an sonra yara sihirli bir şekilde kapandı, geride iz bile bırakmadı.

Caster, korkunç avcının bedenini kaç kez keserse kessin, Gemma’nın eti kendini hemen onarıyordu. Gururlu Soylu sanki kılıcını suya saplıyor gibiydi.

Gemma’nın yeteneği onu adeta ölümsüz kılıyordu; inanılmaz becerisi, kurnazlığı ve bilek gücü ise onu bir ölüm elçisine dönüştürüyordu.

Tessai de en az onun kadar ürkütücüydü. Soğuk ve buzla bağdaşan güçlü yeteneği, hem cildini taş kadar sertleştirmesini sağlıyor hem de düşmanlarını zayıflatıp hareketlerini yavaşlatıp katılaştırıyordu. Daha da kötüsü, Neph’in alevlerini büyük ölçüde etkisiz kılıyordu.

Sonunda ölü sayısı katlanılamaz bir raddeye gelince, üç lider de kendi adamlarına geri çekilme emri verdi.

Günün sonunda Parlak Kale’nin yeni lordu hâlâ belirsizdi. Kalenin kendisi, tahtın üç adayı tarafından yönetilen üç savaşan gruba bölündü.

En çok savaşçıya ve onları silahlandıracak en fazla hafızaya sahip en büyük ve en güçlü grup, Tessai ile Hizmetçilerin lideri Seishan’ın ittifakıyla kuruldu. Muhafızlar ve Hizmetçiler birleşerek diğer iki grubun açıkça meydan okuyamayacağı bir güç haline geldi. Kalenin stratejik ve savunulması en kolay alanlarının bulunduğu kuzey ve batı kısımlarını ele geçirdiler.

İkinci gruba Gemma ve baş zanaatkar Kido liderlik ediyordu. İkisinin elindeki savaşçı sayısı diğer gruplara göre daha az olsa da bu savaşçıların her biri bir düzine insana bedeldi. Onlar avcılardı; tüm Karanlık Şehir’deki en deneyimli ve en korkunç Uyuyanlar. Bu grubun elinde tuttuğu bölge büyük olmasa da hayati bir öneme sahipti çünkü Parlak Kale’deki tek güvenilir yiyecek ve su kaynağını onlar kontrol ediyordu.

Son grup ise sadece Nephis’e aitti. Kalenin ana kapısının bulunduğu güney kısmını ve eski yerleşimin dış mahallelerini kontrol ediyordu. Kadim hisarın eski sakinlerinin çoğu, sığınak bulma umuduyla buraya kaçmıştı.

Ancak çok geçmeden Karanlık Şehir’in hiçbir yerinde artık emniyet kalmadığını anladılar.

Gunlaug’un gidişiyle birlikte tüm düzen yok olmuştu. Kimse avlanmaya gitmiyor, yiyecek getirmiyor, kâbus yaratıklarını uzak tutmak için surlarda nöbet tutmuyordu. Anarşinin karanlığında filizlenen suç ve şiddeti durduracak kimse kalmamıştı.

Ve beyaz tahtı yeni bir lord ele geçirene kadar da hiçbir şey değişmeyecekti.

Taht için kanlı mücadele başlamıştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.