Kaderin cilvesi işte. Bugün Harus, Unutulmuş Sahil’de karşılaşabileceği belki de en kötü rakiple burun burunaydı… En azından Uykucular arasında.
Yine de Sunny hiç şaşırmadı.
O ölümcül kamburla nihai bir kavgada tutuşmaya kaderli olduklarını öteden beri hissederdi. Eskiden bunun basit bir sezgiden ibaret olduğunu sanırdı; fakat artık zaman zaman zihnine düşen o belirsiz önsezilerin hiç de rastgele olmadığını biliyordu.
Çok uzun zaman önce, aralarında kaderden bir bağ kurulduğunu zaten sezmişti.
Durum böyleyken, Becerisinin Harus’unkine neredeyse tamamen ters düşmesi şaşırtıcı sayılır mıydı?
Geçerliliğini tam olarak yitirtmese de hareket alanını ciddi şekilde kısıtlıyordu.
Sunny’nin yerinde bir başkası olsaydı çoktan can vermişti. Görme yetisinden mahrum kalmış birkaç şanssız dışında kimse o ürkütücü derecede güçlü kamburun gazabına karşı koyamazdı. Ama Sunny öylesine biri değildi.
Kör olsa dahi, arkasında Gölge Duyusu vardı. Harus’u gözleriyle görmekle aynı şey sayılmazdı elbette; yine de gölgesinin hareketlerini süzerek saldırıları yüksek bir hassasiyetle tahmin edebiliyordu.
Elbette kusursuz değildi. Bu algı türünün gözlerinin yerini tamamen alacağı seviyeye henüz ulaşamamıştı.
Şimdi bir seçim yapması gerekiyordu.
Gölgesi bedenini sardığında gücüne, hızına ve dayanıklılığına muazzam bir artış sağlıyordu. Fakat ona ikinci bir çift göz veremiyordu.
Ya sadece Gölge Duyusuna güvenip bu güç artışını koruyacak ya da gölgeyi serbest bırakıp Harus’la kendi gücüyle savaşırken tekrar görmeyi seçecekti.
Zor karardı…
Ölümcül kasabın öne atılan kambur gölgesini hissettiği an sola sıçradı. Korkunç bir hızla şakağının dibinden geçen şeyin rüzgârını duydu. Saniyenin kesri kadar gecikseydi, düşmanının yumruğuna sarılı demir zincirin baklaları kafatasını un ufak edecekti.
Ancak kamburun diğer elini gözden kaçırdı.
Bileği aniden demir gibi bir pençeyle kavrandı ve büküldü. Sunny’nin ağzından acı bir feryat dökülürken Gece Yarısı Parçası elinden kayıp gitti. Bir saniye daha geçse kemikleri un ufak olacaktı…
Bükülme yönünü takip ederek kolunu kurtarmak adına havada bir takla attı ve istemeye istemeye gölgeye bedeninden çekilmesini emretti.
Taşların üzerine indiğinde nihayet yeniden görebiliyordu.
Harus onu tek eliyle bileğinden yakalamıştı; diğer elini ise ezici bir darbe indirmek üzere havaya kaldırmıştı. O darbe yüzüne gelseydi, geriye tanımlanabilir bir şey kalmayacağından emindi.
Yine de… Boştaki elinde hâlâ Gece Yarısı Parçası duruyordu.
Tachi’nin ucunu yukarı çevirip doğrudan kamburun boğazına doğru savurdu. Düşmanının gözlerinde beliren hafif şaşkınlık kırıntısıyla birlikte Harus darbesinin yönünü değiştirip koruma pozisyonuna geçti.
Jilet keskinliğindeki bıçak, adamın ön koluna sıkıca sarılmış ağır zincirin baklalarına çarpıp sekerek kıvılcımlar saçtı.
Bu hamle Sunny’ye bileğini kurtarıp geriye fırlama fırsatı verdi. Moraran eli titrese de kabzayı tekrar iki eliyle kavradı ve Harus’un karşısına dikildi.
Kambur başını yana eğip eğlenir bir ifadeyle ona baktı.
"Kayıp giden bir solucan gibisin… Nasıl yapıyorsun bunu?"
Sunny dişlerini göstererek sırıttı.
"Çok mu merak ettin?"
Ardından yüzünü buruşturdu ve sancılı bir sessizliğin ardından ekledi.
"...Becerim sayesinde seni hâlâ görebiliyorum."
Harus genişçe sırıttı.
"Ha öyle mi? Güzel… Bunu söylemen ne ince davranıs…"
Cümlesi biter bitmez elini aniden ileri fırlattı.
Ne yapmaya çalışıyordu?
Aralarındaki mesafe yumruk atamayacak kadar uzaktı…
Fakat bir an sonra hatasını anladı. Ne var ki artık çok geçti.
Zincir, kamburun kolundan boşanıp aradaki mesafeyi bir göz kırpışında katetti. Sunny tepki veremeden Gece Yarısı Parçası’nın namlusuna dolandı.
Harus korkunç bir kuvvetle asıldı.
Sunny ya kendisini o acımasız celladın tam önüne fırlatacak ya da kılıcını bırakacaktı. İkinci seçeneği yeğledi.
Gece Yarısı Parçası mermer zeminde çınlayarak uzağa fırladı. Kılıcı geri alma umudu yok gibiydi… Harus’un kılıcı zihnine geri çağırıp tekrar somutlaştırmasına izin verecek kadar zaman tanıyacağını da hiç sanmıyordu.
Nitekim o korkunç kambur, Sunny’nin bedenindeki her bir kemiği kırmaya kararlı demir yumruklarıyla üzerine çullanmıştı bile.
Geber git, piç!
Sunny hırlayarak öne atıldı. Ölümcül bir darbeden sıyrılıp kendi acımasız vuruşunu indirdi. Yumruğu kamburun çenesine patladı ve Harus’u sendeltti.
Sunny zayıf görünebilirdi, diğer erkekler kadar uzun boylu da değildi belki ama artık kenar mahallelerin o çelimsiz çocuğu değildi.
Hayal bile edilemeyecek dehşetlere karşı girilen ölümcül dövüşlerde kazanılmış dokuz yüz gölge parçacığının gücü damarlarında çağlıyordu. Göründüğünden çok daha güçlüydü.
Çıplak elleriyle taşları parçalayacak kadar güçlüydü.
Yine de Harus’un yanına bile yaklaşamazdı. Yüzüne yediği darbeyle sarsılsa da kambur pek zarar görmüş gibi durmuyordu. Hatta bir sonraki vuruşu Sunny’nin dizlerini neredeyse kırıyordu.
Sonraki birkaç an boyunca ikisi de vahşi, barbarca bir boğuşmanın içine battı. Yumruklarını, bacaklarını, hatta dişlerini kullanarak birbirlerini yok etmek için ellerinden geleni yaptılar. Harus deneyimli bir katilin hesaplı becerisiyle dövüşüyordu; Sunny ise aldığı acımasız terbiyenin ona öğrettiği çaresiz, vahşi bir kurnazlıkla direniyordu.
Kambur bu kavgada açıkça üstündü. Muazzam gücü, ağır cüssesi ve uzun erişim mesafesiyle kazanmak için tek yapması gereken Sunny’yi yere sermekti. Bunun farkında olan Sunny, kavranmaktan kaçınmak için varını yoğunu ortaya koydu. Büküldü, sıyrıldı, kamburun devasa ellerinden kaçıp art arda darbeler indirdi.
Kısa süre sonra Harus’un köşeli yüzündeki yarım düzine kesikten kanlar süzülmeye başladı. Ancak Sunny çok daha kötü durumdaydı. Kamburun yumrukları ve özellikle o lanet zinciri bedeninde korkunç izler bırakmıştı. Alnındaki deri yarılmış, yüzünden aşağı bir kan nehri boşanıyordu.
Normalde bu durum birini kör ederdi. Fakat zaten iki gözü de görmüyordu; etrafı süzmek için gölgesini kullanıyordu.
Ne kadar da manidar…
Yine de Sunny’nin bir hata yapması an meselesiydi. Ve o an çok geçmeden geldi.
Sunny saniyenin kesri kadar gecikti ama Harus’un o geniş avuçlarından birini omzuna geçirmesi için bu kadarı yetti. Sonra Sunny’nin kemiklerini inleten bir kuvvetle sıktı; böylece düşmanının tek avantajını, yani hareket kabiliyetini elinden aldı.
Sunny’nin gözleri dehşetle açılırken kambur dişlerini göstererek sırıttı.
"...Ölme vakti geldi, küçük solucan."
Sözünü bitirir bitmez onu duvara fırlattı; darbenin şiddetiyle taş yüzeyde çatlaklardan bir ağ oluştu. Canı yanan ve başı dönen Sunny, boğazını sarıp sarmalayan soğuk ve kaçınılmaz bir baskı hissetti.
Kurbanının doğrudan gözlerinin içine bakan Harus, Sunny’nin boğazını sıkarak gülümsedi.
"Güzel. Görebiliyor olman çok güzel. Genelde göremezler. Büyük kayıp…"
Sunny yumruğunu kaldırıp kamburun yüzüne patlattı ama hiçbir işe yaramadı. Düzgün bir darbe indirecek desteği bulamıyor, gövdesini hareket ettiremiyordu.
Yine de bir kez daha denedi, sonra bir kez daha, bir kez daha…
Boğazını sıkan adamın yüzündeki deri yarıldı, akan kan çoğaldı ama Harus büyülenmiş gibi ona bakarak gülümsemeye devam etti.
"Güzel. Güzel. Bu çok güzel… Çok, hem de çok güzel..."
Sunny elini zayıfça tekrar kaldırdı ama duraksadı. Kambura vurmadan önce bir an tereddüt etti.
Ciğerlerinde kalan son hava kırıntısıyla hırıldadı:
"Hey, piç… Hatırlıyor musun… Seni öldürmek için… bir hileye başvurmak istemediğimi… söylemiştim?"
Harus sadece sırıttı.
"...Şey… o… o bir hileydi…"
Aynı anda kamburun yüzüne bir kez daha vurdu. Bu yumrukların hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar zayıf olduğunu bilen Harus istifini bozmadı.
Fakat bu kez, son anda Sunny’nin elinde hayaletimsi bir bıçak belirdi. Normal Hatıraların aksine, bu bıçak yokluktan, neredeyse anında dokunmuştu.
Ardından Harus’un şakaktan girip beyninin derinliklerine saplandı ve onu oracıkta öldürdü.
Gülümseme kamburun dudaklarında donup kaldı. Gözleri irileşti, ardından yavaşça camlaştı. Sunny’nin boğazındaki o korkunç baskı gevşedi.
Sonra kırık bir kukla gibi zemine yığıldı; boş gözleri hâlâ açık ve hiçbir şeye bakmıyordu.
Sunny dizlerinin üzerine çöküp hırıltılı bir nefes çekti.
"Geber... seni piç. Geber, geber, geber…"
Yüzünde çarpık, öfke dolu bir tebessüm belirdi.
"Geber de cehennemde efendine yoldaşlık et!"
Titreyerek duvardan destek alıp ayağa kalktı ve ölü kasaba nefret, zafer ve aşağılamanın tuhaf bir karışımıyla baktı.
Bir süre sonra konuştu:
"İstemiyor olmam yapmayacağım anlamına gelmez, seni budala."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.