Ağır bir beklentinin hüküm sürdüğü birkaç gün geçti. Sunny vaktini daha önce yaptığı şeylerin aynısını tekrarlayarak geçirdi: Antrenman yaptı ve zihnini kapıda bekleyen o kaçınılmaz sona hazırladı.
Yapacak çok işi vardı.
İlk sırada tekniği geliyordu. Nephis’in öğrettiği akıcı dövüş tarzının üzerine, Gölge Muhafız’ın yere sağlam basan stilinden ögeler eklemiş ve bunu uyarlanabilir bir temelle harmanlamıştı. Becerisi giderek keskinleşiyor, mevcut dövüş kavrayışının elverdiği en yüksek seviyeye doğru yavaşça yükselip sağlamlaşıyordu.
Sunny artık bir çömez değildi. Yüzlerce ölümcül savaştan sağ çıkmış, her birinden daha güçlü ve deneyimli bir adam olarak ayrılmıştı.
Yine de tekniğini mükemmelleştirmek kolay olmuyordu. Önce zihnini ve bedenini sarsılmaz bir iradeyle çelikleştirmesi, ardından bu sertliği esnekliğe dönüştürmesi gerekiyordu.
Boş vakit bulmuşken stilini gelişen fiziksel sınırlarına uyarlamaya da girişti. İçi Boş Dağlar’a yapılan yolculuktan önce imkânsız görünen pek çok hareket artık mümkündü. Savaşma biçimini de bu doğrultuda değiştirmeliydi.
Tüm bunlar ciddi bir çaba ve derin bir zihinsel mesai gerektiriyordu.
İkinci sırada Gölge Dansı vardı. Sunny hâlâ bu ele avuca sığmaz tarzı çalışabilmek için pratik bir hareket dizilimi oluşturma aşamasındaydı. Zihnindeki Gölge Dansı imgesini gerçeğe dönüştürmekten sadece tek bir adım uzaktaymış gibi hissediyordu. Ne var ki hayati bir içerik eksikti sanki. O son adımı atabilmek için son bir ittiğe, bir anlık esine ihtiyacı vardı.
Yine de yaptığı egzersizler boşa gitmiyordu. O ilham anı gelene kadar bedenini ve zihnini gölgeler gibi esnek, biçimlendirilebilir bir kıvama getiriyordu. Son aydınlanma gerçekleştiğinde zihni de bedeni de onu kabul etmeye hazır olacaktı.
Ağır antrenman seanslarının ardından vücudundaki her bir kas sızlıyor, zihnini koyu bir yorgunluk dalgası kaplıyordu.
Üçüncü sırada ise en önemli görev duruyordu. Zihnini ve ruhunu, geleceğin getireceği yıkıcı şoku karşılayabilecek bir kaleye dönüştürmeliydi.
Tüm bu cehennemin ardından zaferle çıkmasını sağlayacak bir zihin berraklığına ulaşması gerekiyordu ama şu an için en ulaşılmaz görünen görev de buydu.
Bir insanın bedenini ve zihnini mükemmel bir silaha dönüştürmesi zordu ama iş ruha geldiğinde süreç çok daha sancılı bir hal alıyordu. Yine de aşması gereken asıl bariyer tam olarak buydu.
Böylece altı gün geçip gitti.
Yola çıkışının yedinci gününde Kai nihayet geri döndü. Büyüleyici genç adam oldukça bitkin ve hırpalanmış görünüyordu. Zırhı ve kıyafetleri çamur, toz ve kurumuş kan içindeydi. Yanına aldığı ok kılıfı tamamen boşalmıştı ve ceketinin kumaşında derin olmayan kesikler göze çarpıyordu.
Sunny’nin gölgesi tüm bu süre boyunca Parlak Kale’nin üzerindeki semaları gözetlediği için haberi ilk alanlardan biri o oldu.
Sunny, Neph’in konsey odası olarak kullandığı küçük odaya vardığında Kai çoktan gelmişti. Ocağın yanına oturmuş, kaba bir toprak kupadan açgözlülükle su içiyordu. Effie hemen yanındaydı, eline bir tabak yemek tutuşturmaya çalışıyordu.
Sunny’yi fark eden Kai zayıfça gülümsedi.
"Selam Sunny."
Sunny bir an duraksadı, ardından bu yakışıklı genç adama yaklaşıp omzuna dostça vurdu.
"Selam Kai. Hoş geldin."
Ardından ne kendisi ne de Effie konuştu. Arkadaşlarının soluklanmasına izin verip diğerlerinin gelmesini beklediler.
Çok geçmeden Cassie, Caster ve Seishan birbiri ardına odaya girip Kai’ye selam verdi. İçeri en son giren Nephis oldu.
Gözleriyle odayı taradıktan sonra Kai’nin yanına oturdu. Bir an duraksadıktan sonra doğrudan onun gözlerinin içine bakarak sordu:
"Kaç kişi?"
Kai bir süre sessiz kaldı. Gözlerindeki ifade yavaşça ciddileşti. Sonunda başını öteye çevirip iç çekti. Dudaklarından tek bir kelime döküldü:
"...Hiç."
Sesi küçük odada yankılanırken orada toplanan herkesin yüzü karardı.
"Yakınlarda bir Uyuyan’ın izini bulurum diye Labirent’i altüst ettim. Ama hiçbir şey yoktu. Ne canlı bir insan, ne bir ceset, ne de tek bir taze kemik parçası görebildim. Çağrı… bu yıl kimseyi bu cehenneme göndermemiş."
'Gelecek yıl da göndermeyecek. Tam da tahmin ettiğim gibi.'
Sunny derin bir nefes verdi. Bazen yanılmış olmak güzel hissettirebilirdi.
On beş yıl önce Çağrı, Unutulmuş Kıyı’ya yedi kişi göndermişti. Ertesi yıl bu sayı iki katına çıkmış, sonraki yıllarda katlanarak artmıştı. Her kış gündönümünün ardından yüzlerce Uyuyan Karanlık Şehir’e ulaşır olmuştu… Ta ki geçen yıla kadar. Geçen yıl sadece dört kişi gelmişti: Sunny, Nephis, Cassie ve Caster.
Üç kişi ise lanetli harabelere bile ulaşamadan Labirent’te can vermişti.
Bu yüzden Parlak Kale sakinleri, Çağrı’nın Rüya Alemi’nin bu bölgesine gönderdiği insan sayısının belirli bir döngüyü takip ettiğine dair bir teori geliştirmişti. Eğer haklı olsalardı, bir hafta önce Labirent’in bir yerlerinde en az on dört Uyuyan belirmiş olacaktı.
Ama Sunny bu teoriye hiçbir zaman inanmamıştı.
Onun zihninde, dördünün amacı hiçbir zaman yeni bir döngü başlatmak olmamıştı. Aksine, onların sonuncular olması gerektiğine inanmıştı hep.
Çağrı’nın Unutulmuş Kıyı’daki insanlara tanıdığı son şans.
Ve şimdi haklı olduğunu biliyordu.
Nephis içini çekerek yavaşça başıyla onayladı ve ocakta yanan ateşe daldı. Herkes sessizce durmuş, alacağı kararı bekliyordu.
Sonunda yüzünü onlara dönmeden konuştu:
"...Herkese taht odasında toplanmalarını söyleyin. Onlarla konuşacağım."
Caster hiç vakit kaybetmeden hafifçe eğilerek odadan çıktı. Effie ona kısa bir bakış atıp peşinden gitti. Diğerleri de onu takip etti.
Sunny odadan en son çıkan kişiydi. Kalbi göğsünde bir davul gibi gümbürdüyordu.
'Başlıyor!'
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.