Şafak Dokuyan Adımlar

Takip eden bir hafta kadar sürede her şey korkunç bir hızla gelişti.

Nephis, gösterişli bir tören ya da tutkulu bir konuşma yapmaksızın Parlak Kale’nin hükümdarı oldu. Kimse onun otoritesini sorgulamadı; sanki bu, hayatın en yalın, tartışmasız bir gerçeğiydi.

Bir bakıma öyleydi de.

Ancak Sunny’nin ilgisini çeken başka bir şey vardı: Nephis, kadim hisarın beyaz tahtına tek bir kez bile oturmamıştı. Kalabalıkların toplanması gerektiğinde bile Değişen Yıldız, tahta çıkan merdivenlerin en alt basamağına çökmeyi yeğliyordu. Sanki Parlak Kale’nin kendisine ait olmadığını… ya da belki de kendisinin Parlak Kale’ye ait olmadığını vurgulamak ister gibiydi.

Sunny ilk başlarda Nephis’in insanları hemen Altsız Kule’ye doğru yürümeye zorlayacağından emindi ama o bu konunun lafını bile etmedi. Planlarını sorduğunda ise sadece kararlarını kış gündönümü gelene kadar ertelediklerini söylemekle yetindi.

Zaten gündönümüne şunun şurasında birkaç gün kalmıştı. Bu esnada hayatta kalan herkesin başını kaşıyacak vakti yoktu.

Karanlık Şehir’de artık yalnızca beş yüz insan kalmıştı. Bir aydan kısa bir sürede Unutulmuş Sahil’deki insan nüfusu yarı yarıya erimişti. Dış yerleşim yeri tamamen terk edilmişti; öyle ki ellerindeki nüfus, Parlak Kale’yi korumaya ve ayakta tutmaya ancak yetiyordu.

Yine de direndiler.

Kadim hisarın salonları ve koridorları kandan, cesetlerden temizlendi. İçeri sızmayı başarmış Kâbus Yaratıkları tek tek avlanıp ortadan kaldırıldı. Savunma hatlarında açtıkları gedikler tespit edilip onarıldı.

Neph’in nöbetçileri, tamamen yok olan Kale Muhafızları’nın rolünü üstlendi; surlarda nöbet tutup kaleyi dış tehditlere karşı korumaya başladılar. Avcı grupları kalıntılara düzenledikleri seferlere geri döndü. Dış yerleşimden ve Kale’den gelen avcılar, Effie ile Gemma’nın önderliğinde güçlerini birleştirdi. Bir kez daha herkesin yiyecek yemeği, sığınacak güvenli bir limanı vardı.

Taht uğruna verilen kanlı mücadelenin kargaşasında can veren gencecik insanların yokluğu, ortamdaki o kahredici boşluk ve sağ kalanların ruhlarında açılan görünmez yaralara rağmen, her şey yavaş yavaş eski düzenine dönmeye başladı.

Ancak bu normallik perdesinin arkasında hiçbir şey eskisi gibi değildi. Bunun sebebi de Değişen Yıldız ve onun Şafak Tacı’ydı.

Bu mucizevi Parça Anı sayesinde Karanlık Şehir’deki insanlar artık sadece Kâbus Yaratıkları’nı daha az riskle avlamakla kalmıyor, lanetli harabelerin Düşmüş hükümdarlarına da meydan okuyabiliyordu. Tabii ki bu korkunç yaratıkların hepsi ağır bedeller ödenmeden öldürülemiyordu. Fakat Unutulmuş Sahil’de geçen bunca yıldan sonra deneyimli avcılar şehirdeki muhtelif dehşetler hakkında epeyce bilgi sahibi olmuştu. Bu birikimi bir araya getirerek hangileriyle kapışıp hayatta kalabileceklerini hesapladılar.

Pek çok güçlü Kâbus Yaratığı’nın izi sürüldü ve sırayla katledildiler. İnsanoğlu birdenbire Karanlık Şehir’deki en baskın tür haline gelmese bile, en azından artık en zayıfı değildi.

Nephis, Düşmüş mahlukları katlederek aynı anda birkaç hedefe birden ulaşıyordu. Kale’deki her bir insanı silahlandırmak adına istikrarlı bir şekilde Anı cephaneliği biriktiriyordu. Bu Anılar’ın bazıları Yükselmiş Seviye’deydi ve bu tür güçlü teçhizatların sayısı her geçen gün artıyordu.

O ve savaşçıları, aynı zamanda bol miktarda ruh parçasıyla dönüyor, bunları da Kale sakinlerinin emip güçlenmesi için dağıtıyorlardı.

Kaderin garip bir cilvesiydi ki, artık tebaasından haraç toplayan değil, tebaasına cömertçe ikramda bulunan bir Parlak Hanım vardı.

Bu durum insanların ona duyduğu saygı ve hayranlığı daha da körükledi.

Ancak belki de en önemlisi, bu avlar sayesinde halkını tek bir vücut halinde savaşmaya ve kendilerinden katbekat güçlü yaratıklara karşı üstün gelmeye eğitmesiydi.

Cassie’nin rehberliğinde, hayatta kalan Zanaatkarlar da aralıksız çalışıyordu. Yeteneklerini ve zanaatlarını, Karanlık Şehir’deki insanların Düş Alanı’na karşı vereceği savaşta teçhizat ve ikmal hususunda hiçbir eksik kalmasın diye seferber etmişlerdi. Ne var ki artık üstlendikleri işin mahiyeti bambaşkaydı.

Eskiden tek işleri Gunlaug’un Birlikleri’ne ekipman sağlamak ve Kale’de yaşayanların konforunu sürdürmekken, şimdi tek gayeleri insanların savaşta ihtiyaç duyacağı şeyleri imal etmekti.

Sanki büyük bir savaşa hazırlanıyor gibiydiler.

Zanaatkarların üzerinde çalıştığı ve Sunny’nin pek bilgi sahibi olmadığı birkaç büyük proje daha vardı. Bunları doğrudan Nephis talep etmişti. Sunny, Altsız Kule’ye saldırma vakti geldiğinde bu şeylerin çok işe yarayacağından kuşkulanıyordu.

...İşte böylece kış gündönümü geldi çattı.

Tam bir yıl önce bugün, Sunny Unutulmuş Sahil’e ayak basmıştı. Burada bunca zaman hayatta kalabildiğine inanmak zordu. Herhangi birinin hayatta kalabilmiş olmasına... Ama bir yıl sanki yaşanan her şeyi içine sığdırmaya yetmeyecek kadar kısa hissettiriyordu.

Daha çok bir ömür gibiydi. Belki de birkaç ömür…

Yine bir yıl sonra, tam da bugün Sunny sekizinci yaşına girdi.

Geçen doğum gününü hatırlayınca dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. O zamanlar henüz tamamen bir yabancı olan Cassie, ona hiç beklemediği bir tebrik sunmuştu. Sunny de bir sonraki doğum gününü uyanmış biri olarak, bol sütlü ve şekerli bir fincan kahve içerek kutlama hayalleri kurmuştu.

O düşlerin gerçekleşeceği yoktu.

On sekizinci yaşını, Alacakaranlık Kulesi’nin boş bir salonunda, esnek ve güçlü bedeninden terler süzülürken Gölge Dansı’nın adımlarını çalışarak karşıladı.

Bugünlerde o eşiğe yaklaştığını hissediyordu. Birazcık daha gayret etse, gizemli Unsur Mirası üzerindeki ilk ustalık seviyesi onun olacaktı. Artık bir adım ötesindeydi.

O gün bir şey daha oldu.

Sunny antrenmanına devam ederken, Büyü’nün o tanıdık sesi aniden kulağına fısıldadı:

[...Gölen evrimleşti.]

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.