Let There Be Light

BAŞLIK: Karanlığın Bekçisi

İçerik:

İki gün sonra, bir kez daha Karanlık Şehir sınırlarına girdiler.

Nephis haklıydı. Kaleden hiç kimse onlara pusu kurmak için orada beklemiyordu. Gunlaug onları kendi ayağına kabul etmeye dünden razı görünüyordu; bu yüzden ne avcıları ne de o korkunç kambur ortalıklarda görünmüyordu.

Böylesi daha iyiydi.

Grup, aşılması imkansız gri surlara akşamın geç saatlerinde tırmandı ve geceyi kulelerden birinde geçirdi. Tıpkı Sunny, Neph ve Cassie’nin çok uzun zaman önce yaptığı gibi.

Sabah olduğunda ise yıkık katedrale doğru yola koyuldular.

Lanetli şehrin harabe sokakları bir kez daha çevrelerini sarmıştı. Labirent’te geçen aylardan sonra, buranın ruhsuz renkleri onlara yabancı ve tuhaf geliyordu. Etrafta koyu renkli taşlar ve tozdan başka bir şey yoktu; yıkıntıların arasından fışkıran kızıl yapraklı ve yosunlu küçük yeşil alanlar bu kasveti nadiren bozuyordu.

Ve tabii ki, sürüler halindeki dehşet verici düşmüş yaratıklar.

Yine de eve dönmek güzeldi.

Sunny bu düşünceyi yakaladığı an gözlerini kırpıştırdı. Bir gün bu lanetli, kadim hapishaneye dönmekten ötürü böyle duygusal hissedeceğini asla tahmin etmezdi. Ama şimdi, yüreğinin derinliklerinde garip bir huzur vardı. Suru aştıkları andan beri bu his peşini bırakmamıştı.

Biz insanlar ne tuhaf yaratıklarız. Gerçekten de alışamadığımız hiçbir şey yok.

Yoldaşlarına göz attığında onların da benzer hisler içinde olduğunu fark etti. Özellikle de Karanlık Şehir sokaklarında hayatta kalarak, avlanarak ve hatta palazlanarak yıllarını geçirmiş olan Effie’nin yüzünden bu okunuyordu.

Hatta bir keresinde buraya cennet demişti.

İnsanlığın hak ettiği türden tek cennet.

Sunny içini çekti. Avcı kadının o tuhaf fikirleri bir yana, o, insanların bir cennette yaşamak için yaratılmadığına inanıyordu.

Eğer öyle bir yer bulacak olsalar, orayı da kısa sürede cehenneme çevirirlerdi.

Tıpkı şu anda Unutulmuş Kıyı’da mahsur kalan insanların yaptığı gibi.

Kısa süre sonra, o ihtişamlı katedralin yıkıntıları karşılarında belirdi. Grubun üyeleri tapınağa biraz mesafe kala durup bu kadim yapıya asık suratlarla baktılar. Effie’nin usta rehberliği ve tehlikeleri önceden haber veren gölgenin keşifleri sayesinde Karanlık Şehir boyunca yaptıkları yolculuk olaysız geçmişti.

Ancak asıl tehlike yolun sonunda gizliydi ve artık oraya varmışlardı.

Sunny son iki gününü, grubun geri kalanına siyah iblisin nasıl savaştığını, alışkanlıklarını ve bu savaşa nasıl yaklaşmaları gerektiğini bıkıp usanmadan anlatarak geçirmişti. Ellerinden geldiğince hazır sayılırılardı.

Onlara döndü, bir an duraksadı ve konuştu:

Son darbeyi benim vurmam gerektiğini unutmayın. Bu benim için çok önemli.

Kai, karmaşık bir ifadeyle ona bakarak içini çekti.

Bu iblisi öldürmeyi neden bu kadar kafaya taktın Sunny? O yaratığı kendi haline bırakmak daha iyi olmaz mı? Bu çabanı bir türlü anlamıyorum.

Sunny gülümsedi.

Hiç karnın deşildi mi Kai? Mecazi anlamda demiyorum. Gerçekten, keskin bir metal parçasıyla?

Yaraşıklı okçu ürperdi.

Şey... Hayır. Senin deşildi mi?

Sunny’nin yüzündeki gülümseme kayboldu.

Evet, deşildi. Oradaki o piç beni koca keskin kılıcıyla yardı ve bir hendekte kan kaybından öleyim diye bıraktı. Bu yüzden... Ona benzer bir şey yapmam son derece adil, değil mi? Sizin gibi şehir çocuklarında bu işler nasıl yürüyor bilmem ama varoşlarda böyle şeylerin peşini bırakmazlar. Bu kadar basit.

Sana zarar veren birinin elini kolunu sallayarak gitmesine izin verdiğin gün, tüm dünyaya seni cezasızca ezebileceklerini ilan ettiğin gündü. Ondan sonrası zaten mezara giden kısa bir yoldu, hatta daha beterine.

Bu yüzden varoş insanları kinlerini çok ciddiye alırdı.

Kabul, siyah şövalye tam olarak bir insan sayılmazdı. Ama aynı ilke burada da geçerliydi.

Kai ona tuhaf bir ses tonuyla sordu:

Gerçekten mi? Peki... Nasıl hayatta kaldın?

Sunny başını çevirdi, omuzlarını hafifçe silkti.

Güçlü özellikler ve kudretli hatıraların birleşimi sayesinde. İşte böyle hayatta kaldım. Yani... En azından büyük bir kısmım hayatta kalabildi.

Bunu dedikten sonra kafasını salladı, öfkeyle dişlerini sıktı.

Bu kadar lakırdı yeter. Planı zaten biliyorsunuz, hadi gidelim ve bu işi bitirelim.

Bugün Sunny, avcılık kariyerinin zirvesine ulaşacaktı.

Bir iblis avlayacaktı.

Katedralin karanlık, görkemli salonunda mutlak bir karanlık hüküm sürüyordu. Bu zifiri karanlık, devasa salonu yutmuş, duvarlara ve yüksek sütunlara tutunmuştu. Dar pencerelerden sızan nadir ışık huzmeleri, karanlığın sadece daha da derin görünmesine yarıyordu.

Altı insan tapınağa adım attı; ellerindeki fener hatıralarının yaydığı ışık, bu karanlık perdeyi delip geçmeye yetmedi.

Bir an için etrafı derin bir sessizlik kapladı. Ardından ani bir haykırış bu sessizliği paramparça etti:

Şimdi!

Gümüş saçlı, sakin ve çarpıcı gri gözlere sahip uzun boylu genç kadın kılıcını havaya kaldırdı. Kılıçtan yayılan bembeyaz, parlak bir ışık dalgası katedralin dört bir yanını aydınlattı. Karanlık anında yırtılarak yok oldu, katedralin en derin ve en kuytu köşelerine kaçarak gözden kayboldu.

Ve tam karşılarında, siyah çelik zırhlara bürünmüş devasa bir suret belirdi; kılıcı, bu kadim tapınağın sessizliğini bozmaya cüret eden talihsiz ahmakların canını almak üzere çoktan harekete geçmişti.

Savurduğu devasa kılıç, tapınağın çatısını taşıyan taş sütunlar kadar ağır görünüyordu. Yukarıdan aşağıya inen o kılıç, gerçeklikte açılan ve altındaki geçit vermez karanlığı gözler önüne seren dikey bir yırtığı andırıyordu.

Böylesine korkunç bir darbeyi ne durdurabilirdi?

Belki de göklerin tüm ağırlığını göğsünde barındıran bir kalkan.

Effie, alacakaranlık parçasını kaldırarak ileri fırladı. Ağır kalkan, iblisin durdurulamaz saldırısının o dehşet verici darbesini göğüsledi. Çeliğin çeliğe çarpmasıyla çıkan sağır edici ses, katedralin büyük salonunda bir şok dalgası gibi yankılandı ve taş duvarlardan sekerek daha da şiddetlendi.

Kalkan dayanmıştı.

Ancak Effie’nin bastığı zemin o kadar şanslı değildi. Taşlar çatlayıp paramparça olurken avcı kadın geriye doğru savruldu. Dudaklarından acı dolu bir inilti döküldü.

Siyah şövalye, kendisini çevreleyen karanlığın bir anda yok olmasının şaşkınlığıyla bir an için duraksadı.

Ancak bu duraksama saniyenin sadece ufak bir kesiti kadar sürdü; insanların bir sonraki hamle için hazırlık yapmasına yetecek bir süre değildi.

Üstelik o hamle çoktan yola çıkmıştı.

İblis, geriye doğru savrulan Effie’ye dönüp bakmadı bile; hayret verici bir hızla arkasını dönerek kılıcını doğrudan Nephis’e doğrulttu.

Fakat ikinci darbesini indiremeden önce, yetişkin bir insan boyutundaki devasa bir taş kütlesi havayı yararak geldi ve tam hızla zırhlı deve çarptı. Siyah şövalyenin tek yapabildiği, öne doğru eğilip darbeyi omuzuyla karşılamak oldu.

Kaya binlerce parçaya ayrıldı ama iblis kılını bile kıpırdatmadı.

Kayayı fırlatan yaratık ise miğferinin siperliğinin arkasında yanan iki yakut aleviyle, toz bulutunun içinden tam bir kayıtsızlıkla yürüyerek çıktı.

Taş azize, siyah şövalyenin karşısına dikilmek üzere savaş alanına gelmişti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.