Şafağın soğuk ışığında, devasa bir kızıl kule Labirent'in böğründen göğe doğru yükseliyordu. Buradan bakıldığında, kadim bir ilahın gökyüzüne sapladığı kanlı bir kılıcı andırıyordu.
Kulenin duvarlarından süzülen kızıl mercanlar, tanrıların kanı gibi akarak kulenin etrafından yayılıyor, Unutulmuş Sahil'in kalanını yavaş yavaş yutuyordu. Kulenin kendisi, dört bir yanı kapkara sularla çevrili ıssız bir adada duruyordu. Güneş iyice yükselmeye başlamış olsa da lanetli denizin bu parçası yok olup gitmemişti.
Aksine, girdap gibi dönüp duruyor, durmaksızın kütlesini sürüklüyordu. Karartılı suların hemen altında kıpırdayan belirsiz karartılar, kuleye yaklaşmaya cüret eden insan yüreklerine amansız bir korku salıyordu.
Sunny başını kaldırıp kızıl kulenin ucu bucağı görünmeyen heybetine baktı, benzi attı. Yakından çok daha uğursuz, baskıcı ve ürkütücü duruyordu. Bu devasa yapının insan eliyle inşa edildiğine inanmak zordu; hele ki bir zamanlar, çok eskiden, o insanlar için bir sığınak olduğuna inanmak imkânsız gibiydi.
Şimdi ise Kızıl Kule, çarpık, tekinsiz ve katıksız bir kötülük abidesinden farksızdı. Hiçbir fani ruhun karşı koymaya cesaret edemeyeceği dehşet verici bir güç saçıyordu etrafa.
Yine de tam olarak bunu yapacaklardı.
Başını çevirip Hayalperestler Ordusu'nun kampına göz attı.
Beş yüz kişilik birlik, bu noktaya ulaşabilmek için tam bir haftadır Labirent'i arşınlıyordu. Yolda can verenler olmuştu elbette ama beklediği kadar çok kayıp vermemişlerdi. Bu kısa yolculuk boyunca şans yanlarında yürümüştü.
Bu birkaç gün içinde sayısız kâbus yaratığını kılıçtan geçirmiş, bir şekilde derinliklerdeki sakinlerin gazabını üzerlerine çekmekten kaçınabilmişlerdi. Karanlık Şehir ile Kızıl Kule'nin tam ortasında duran Lord'un başsız heykelini ve daha pek çok büyüleyici, bir o kadar da korkunç şeyi gözleriyle görmüşlerdi.
Ve şimdi, hedeflerine ramak kalmıştı.
İnsanlar hummalı bir şekilde savaşa hazırlanıyordu. Şafak vakti burnunun dibindeki Kızıl Kule'ye baktıklarında yüreklerini kaplayan o korku, yerini kasvetli bir kararlılığa bırakmıştı. Herkes son hazırlıklarını yapıyordu. Kimisi zırhını ve silahını son kez kontrol ediyor, kimisi alelacele derme çatma siperler kazıyordu.
Bazıları ise dualara sığınmış, canlarını bağışlamaları için ölü tanrılara yalvarıyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse, ortalıkta boş boş dolanan tek kişi Sunny gibi görünüyordu.
Ne bekliyorlardı ki? Nephis, bu savaşta tam olarak nasıl bir rol üstleneceğini hâlâ söylememişti. Tabii onu dinlemek zorunda olduğu da tartışılırdı ya...
İç çekip ateşin etrafına toplanmış, savaş planını yüzüncü kez tartışan kafilenin diğer üyelerine doğru yürüdü. Bugün herkesin üzerinde olağandışı bir ağırlık vardı.
Teker teker kalkıp hazırlıklara katılmak üzere dağıldılar. En sonunda ateşin başında sadece Değişen Yıldız kaldı.
Sunny isteksiz adımlarla onun yanına yaklaşıp oturdu, gözlerini aleve dikti. Bir süre sonra sessizliği bozdu:
"Çok garip, değil mi?"
Kız ona dönüp kaşını kaldırdı.
Nephis, ilk karşılaştıkları günden bu yana çok değişmişti ama bir yandan da hiç değişmemiş gibiydi. Bembeyaz teni, fildişi gibi parıldayan gümüşi saçlarıyla hâlâ aynı sakinlik ve özgüveni taşıyordu. Hâlan güçlüydü, hâlâ sarsılmaz bir inançla doluydu.
Sadece... bugünlerde gözlerinde boş bir ifade vardı.
"Garip olan ne?"
Sunny omuz silkti.
"Her şey işte... Tüm bunlar. Bir yıl önce birisi bana şu manzarayı anlatsaydı, aklımı kaçırdığını düşünürdüm. Ama bak, buradayız işte."
Biraz duraksadıktan sonra devam etti:
"Çok uzaklardan geldik. Üçümüz birlikte."
İkisinin de gözleri, Usta temsilcilerine bir şeyler anlatmakla meşgul olan Cassie'ye kaydı. Narin eli Sessiz Dansçı'nın kabzasında duruyordu.
Nephis başını salladı.
"Evet. Ve şimdi, sadece son bir adım atmamız gerekiyor."
İkisi de bir süre sessiz kaldı. Bu son adımın, şimdiye kadarkilerin en zoru olacağını çok iyi biliyorlardı. Kıyaslanamayacak kadar zor...
Sunny derin bir iç çekti:
"Benden ne yapmamı istiyorsun? Günlerdir konuyu geçiştirmene bakılırsa, önemsiz bir şey olmadığını tahmin edebiliyorum."
Değişen Yıldız gülümsedi. Gözlerinde beyaz kıvılcımlar çaktı.
"Aslında ufak bir şey."
Ardından yüzünü Kızıl Kule'ye döndü. Bir an tereddüt ettikten sonra aniden konuştu:
"...Elini ver."
Sunny elini uzattığı anda, kızın serin teninden kendi Gölge Çekirdeği'ne doğru bir şeylerin aktığını hissetti. Rünleri çağırıp baktı; ne göreceğini zaten biliyordu. Hatıraları arasında yerini almıştı bile:
Yemin Anahtarı: [7].
Kafiledekilerin elindeki diğer altı anahtarı bir şekilde toplamıştı. Şimdi de hepsini Sunny'ye emanet ediyordu.
Gözlerini o heybetli kuleye dikmeyi sürdüren Nephis konuştu:
"...Karanlık denizi yok etmeni istiyorum. Ya da en azından defetmeni."
Sunny sırıttı.
"Gerçekten de pek ufak bir şeymiş."
Çok geçmeden güneş biraz daha yükseldi, Kızıl Kule'yi çevreleyen kapkara girdap hafifçe çekildi. Derinliklerden yükselen kırmızı mercan köprüleri, adayı Unutulmuş Sahil'in geri kalanına bağladı.
Ve adadaki kızıl tepelerin arkasından sayısız karartı aniden kımıldamaya, dışarı kaynamaya başladı. Bunlar, lanetli kuleyi koruyan kâbus yaratıklarıydı.
Dehşetin her türlüsü oradaydı. Kabuk lejyonunun üyeleri: leşçiller, yüzbaşılar ve iblisler... Etobur solucan kolonileri, asitli yağ salgılayan dev kırkayaklar ve toprakta yılan gibi sürünen tekinsiz sarmaşıklar...
Çürümüş kemik yığınlarını andıran mahluklar, kayadan oyulmuş gibi duran ve sivri dişlerle dolu korkunç çenelere sahip insansı yaratıklar vardı. Önüne çıkan her şeyi yutan şeffaf böcek sürüleri ve demirden zırhlara bürünmüş devasa örümcekler ortalıkta cirit atıyordu.
Bedenlerinden ölümcül kemik mızraklar fırlatan canavarlar, gözlerini dikip baktığı avı taşa çeviren mahluklar...
Eti delik deşik olmuş ve o deliklerden kırmızı çiçekler fışkıran cesetler; camdan ve kan kırmızı kilden yapılmış gibi duran, peygamberdevesini andıran devasa ucrebeler...
Ve Sunny'nin daha önce hiç görmediği, savaşmadığı, adını bile koyamadığı daha nicesi.
Farklı türdeki kâbus yaratıklarını normalde birbirine kırdıran o alan kavgası yoktu; hepsi garip bir uyum içinde birlikte hareket ediyordu. Kızıl Dehşet'in iradesine boyun eğmişler, Kule'yi korumak için tek bir orduya dönüşmüşlerdi.
Canavar sürüsü, dehşet verici bir dalga gibi kızıl mercan köprülerin üzerinden aşarak insan ordusunun üzerine doğru akmaya başladı.
Safın en arkasında duran Sunny, ön cephedakilerin gövdelerinin titrediğini, gayriihtiyari birer adım geri çekildiklerini net bir şekilde görebiliyordu. Hatta biri elindeki silahı düşürdü. Bir an sonra, Effie'nin gür sesi Uyuyanlar'ın safları üzerinde çınladı:
"Mevzilerinizi koruyun, sefiller! Biri bile kaçmaya kalkışırsa kendi ellerimle gebertirim!"
Garip bir şekilde, kızın bu öfkeli bağırışı yüreklerdeki korkuyu yatıştırmaya yetti.
Fakat hemen ardından gelen o gürültü patırtı, yaklaşan sürünün kükremesiyle gümbürdeyerek her şeyi yuttu.
Kızıl Kule kuşatması başlamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.