Karanlığın Yolcusu

Devasa heykel, taş bedeninden süzülen siyah sular eşliğinde hırçın dalgaların arasından yükseldi. Yürüyen abide kanyondan nihayet çıktığı için lanetli deniz şimdilik ancak onun karın hizasına gelebiliyordu.

Fakat karanlık sular biraz daha yükseldiğinde, devin omuzlarına kadar gömülmesi işten bile değildi.

Sunny’nin, o an gelmeden önce bu davetsiz yolcudan kurtulması gerekiyordu.

Çok aşağılarda, devin göğsüne yapışmış tuhaf bir yaratık duruyordu. Saydam bir denizanası ile yılan balığının çiftleşmesinden doğmuş gibiydi. Canavarın iğrenç, şeffaf etinin altında, devasa bir insansıya ait çarpık bir iskelet seçilebiliyordu.

Sunny’nin bedeninden bir ürperti geçti.

Taş devin yanında bu yılan balığı gözüne küçük görünmüştü ama bu sadece bir göz yanılsamasıydı. Yaratık aslında bir tren kadar büyüktü. Sivri dişlerle dolu çenesi, bir insanı tek lokmada yutabilecek genişlikteydi.

Kahretsin.

Durumun tek iyi yanı, bu yaratığın Bozulmuş bir kabus canavarı değil, sadece Düşmüş sınıfından olmasıydı. Muhtemelen derinliklerin asıl dehşet saçan yaratıklarına yapışarak, onların avlarından kalanlarla beslenip bu lanetli denizde hayatta kalmıştı.

Nephis konuşur konuşmaz, yaratığın uzun duyargaları sanki bu ani sese tepki verir gibi titredi. Yılan balığı başını hafifçe onların olduğu yöne doğru çevirdi.

Sunny cevap verdiğinde ise o duyargalar yeniden dalgalandı. Canavar kafasını bir kez daha çevirdi ve bu kez doğrudan Sunny’e dik dik bakmaya başladı.

Lanet olsun...

Bir an sonra, ucubeyi devin boynuna doğru çeken şeffaf dokunaçlar gövdesinin altından fırlayıp taş yarıklarına tutundu.

Tam da grubun sığındığı yere doğru geliyordu.

Yükselen Yıldız bir şeylerin ters gittiğini hissetmiş olmalıydı ki, gözlerinin derinliklerinde aniden beyaz kıvılcımlar çaktı.

Sunny elini kızın omzuna koyup başını iki yana salladı.

"Yapma."

Altlarındaki taş dev olsun ya da olmasın, lanetli denizin ortasında böyle bir ışık yakmak hiç akıl kârı değildi. Kanyonun sınırlarından çıktıklarına göre, artık asıl kabus canavarları dışarıda kol geziyordu. Daha önce de konuştukları gibi, ışık onların son çaresiydi; ancak savaşmaktan başka hiçbir çıkış yolu kalmadığında başvuracakları bir şeydi.

Ve Sunny istese de istemese de, o an henüz gelmemişti.

Yüzünü ekşiterek arkasını döndü.

"Ben hallederim."

Bu devasa yılan balığı onun çözmesi gereken bir sorundu.

"Harika, çok güzel de... Ben bu şeyi nasıl defedeceğim şimdi?"

Aşağıya bakıp harekete geçmek için önünde bir düzine kadar saniyesi kaldığını hesapladı. İğrenç ucube, dev heykelin göğsünü ürkütücü derecede istikrarlı bir hızla tırmanarak onlara doğru yaklaşıyordu.

Düşün, düşün...

Birkaç saniye sonra Effie’nin yanına gidip diz çöktü. Avcının elini tutup avucuna bir şey bıraktı.

"Devin yukarı aşağı hareketini hissediyor musun? Bunlar adımları. Adımları saymaya başla. Eğer otuz adımdan sonra dönmemiş olursam, sana verdiğim bu şeyi gücünün yettiği kadar o yöne doğru fırlat. Tamam mı?"

Effie başını onaylarca salladı. Yüzündeki o her zamanki alaycı ifadenin yerini sert bir kararlılık almıştı.

"Güzel. Bana şans dile."

Avcı bir an duraksadıktan sonra mırıldandı:

"Şansın bol olsun."

Sunny arkasını dönüp tam gidecekken, kız aniden kolunu kavradı.

Sunny durup kaşını kaldırdı.

"Ne var?"

Effie kararsızca yutkundu.

"Şey... Sunny... Eğer... Eğer ölürsen, ruh parçalarını alabilirim, değil mi?"

Sunny bir an kıza bakakaldı, yüzü öfkeyle seğirdi.

Bu fırlama yok mu!

"Asla! Eğer ölürsem bütün parçalarımı denize dökün. Kimseye tek bir kırıntı bile kalmayacak, anlaşıldı mı?"

Sözünü bitirir bitirmez grubu arkasında bırakıp sallanan taş platformun kenarına doğru yürüdü.

Hadi bakalım, gazamız mübarek olsun.

Aşağı atlayıp devin omzuna doğru kaydı. Hırçın dalgaların içine düşmemek için taştaki bir çatlağa sıkıca tutundu. Sağındaki omuz, devin kolunu sallamasıyla yavaşça hareket ediyordu. Solunda ise heykelin göğsü boyunca uzanan ve diğer omuza bağlanan kavisli bir taş yol vardı.

Bu kavisli yol, aslında bilinmeyen bir heykeltıraş tarafından taşa ustalıkla oyulmuş olan devin tuniğinin yakasıydı. Sunny bu kaygan ve sallantılı yüzeyde dengede kalmaya çalışarak hızla ileri atıldı.

Çok geçmeden, tırmanan yılan balığının tam üst hizasına ulaştı. Canavar artık o kadar yakındı ki, şeffaf ve devasa gövdesindeki her iğrenç detayı görebiliyordu.

Bu ne ya? Neden karşıma çıkan her şey bu kadar iğrenç olmak zorunda?

Kısa bir iç çekişin ardından mırıldandı:

"Şunu bir deneyelim bakalım."

Sinsi Diken’i çağırıp dişlerini sıktı. Ön koluna ufak bir kesik atıp kunainin namlusuna kanından sürdü. Ardından, bedenindeki tüm gücü toplayıp hançeri aşağı fırlattı.

Sinsi Diken havada dönerek dev yılan balığının gözü olması gereken yere tam isabet etti. Yaratığın üzerinde belirgin bir göz yoktu ancak etin altındaki o deforme olmuş insansı kafatasının göz çukuru tam oradaydı.

Kunai, canavarın kafasına derinlemesine saplandı ve açılan yaradan kızıl bir kan fışkırdı. Elbette bu kadar büyük bir yaratık için böylesine küçük bir yara hiçbir şey ifade etmiyordu. Bir an için ortalığa derin bir sessizlik çöktü.

Ardından, yılan balığının gövdesinden yüzlerce ince dokunaç fışkırdı. Şeffaf etten oluşan bu karmaşık yığın, doğrudan Sunny’e doğru hücum etti.

Kahretsin!

Dengede durduğu yerden aşağı savrulmamak için hemen Sinsi Diken’i geri çekti ve öne doğru atıldı. Bir saniye sonra, dokunaçlar az önce durduğu yere çarptı ve etrafa taş parçaları saçıldı.

Sunny koşmaya devam etti; dokunaçların onu deşmesine saniyeler kalmıştı, bunu çok iyi biliyordu. Arkasından gelen taş kırılma sesleri, her adımda daha da yaklaşıyordu. Sinsi Diken yeniden elinde belirdi.

Yolun sonuna geldiğinde kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı. Sunny okkalı bir küfür savurdu ve kendini karanlığın boşluğuna bıraktı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.