Karanlığın Sınırında

Kayıp keşif heyetinin kaderine dair Cassie’nin görülerinden kopardığı son sır buydu. Ama o zaman bile, eline ulaşan bilgi kırıntılardan ibaretti, yarımdı.

Gruptakilere söyleyebildiği tek şey, karanlık nehri geçtikten sonra bir sonraki sınıra ulaşana kadar ne olursa olsun gözlerini sımsıkı kapalı tutmaları gerektiğiydi. Hiçbir canlı bu soğuk suların ötesinde uzanan şeyi görüp de aklını, benliğini koruyamazdı.

En azından onlara söylediği buydu.

Kurallara uyulmazsa ne olacağını Cassie de tam olarak bilmiyordu. Sadece kayıp keşif heyetinin kaderini gösteren o görü parçalanıp her yer karanlığa gömülmeden hemen önceki o kısa an hissettiği dehşetin, hayatı boyunca yaşadığı hiçbir şeye benzemediğini söylemişti.

Gözleri görmeyen bir kızın normalde rüyalarında ve görülerinde ne tür kabuslar ağırladığı düşünülürse, bu söylediği çok şey ifade ediyordu.

Her halükarda, işte tam bu noktada devreye Sunny giriyordu.

Gölgesinin gözlerinden bakmak hala çok tehlikeli olsa da, etrafı dolduran gölgelerin şekillerinden alanı hissetme yeteneği sayesinde grubu gitmek istedikleri yere ulaştırabilirdi.

En azından teoride.

Karanlık nehrin kıyısında duran altı kişi, altın ipi bellerine dolayarak birbirine bağlandı. Herkes hazır olduğunda Nephis altı kumaş şerit ve bir kalıp balmumu çıkardı. Avucunda küçük, beyaz bir alev yakıp iç çeker ve Effie’ye döner.

"İlk sensin."

Avcı kızın yüzü asıldı, memnuniyetsizliğini belli eden bir ifadeye büründü ama yine de usulca liderlerine yaklaştı.

Sonrasında yaşananlar hem çok mahrem hem de bir o kadar ürperticiydi. Değişen Yıldız, balmumunu eritmek için alevini kullandı ve Effie’nin yüzünü ellerinin arasına aldı. Avcı kız gözlerini sıkıca kapattıktan sonra erimiş balmumuyla gözkapaklarını mühürledi. Ardından kumaş şeridi kafasının etrafından dolayarak bağladı.

Gruptaki herkes sırayla aynı işlemden geçti. Sıra Sunny’ye geldiğinde, Neph’in serin elleri yanaklarına değer değmez hafifçe ürperdi.

Bir an sonra, dünyayla bağı kesilmişti.

Demek Cassie böyle yaşıyordu, diye düşündü.

Gölgesine de hiçbir şeye bakmamasını emredince, Sunny mutlak bir karanlığın ortasında dımdızlak kaldı. Yine de durumu görme engelli kızdan biraz daha iyiydi. En azından gölge duyusu hala çalışıyordu.

Bu yetenek sayesinde neyin nerede olduğunu az çok seçebiliyordu. Bu algı biçimi görmekten çok farklıydı ama sıkışınca, yarım yamalak da olsa aynı işi görüyordu. Tabii şartlar elverdiği sürece.

Neyse ki geçmişte sadece gölge duyusuna güvenerek yolunu bulma konusunda epey pratik yapmıştı. Karanlık Şehir’deki o garip basilisk benzeri yaratığı da bu sayede alt etmişti.

Yalpalayarak yürüyen grubu o zarif tekneye doğru yönlendirip binmelerine yardım etti ve bağlı olan halatı çözdü. Ardından küreği bulup asıldı ve tekneyi karanlık nehrin sularında yürütmeye başladı.

Çok geçmeden soğuk bir sis her yeri kapladı.

Sisin derinliklerine doğru ilerledikçe, bir dünyayı geride bırakıp bambaşka bir dünyaya adım atıyorlarmış gibi bir his çöktü üzerlerine.

Çok daha karanlık, çok daha kadim ve çok daha korkunç bir dünyaya.

Kimsenin konuşmaya niyeti yoktu. Sessizlik sadece akan suyun şırıltısı ve ahşap küreğin gıcırtısıyla bölünüyor.

Kendi kendime teselli verip duruyorum işte. Korkudan aklımı kaçırmış falan değilim, kesinlikle.

Sunny bu çocukça düşüncelerle kendini sakinleştirerek tekneye yön vermeye devam etti.

Ancak bir şey sürekli titrer gibi olmasına, ürpermesine yol açıyordu.

Sisle çevrili olmak ve gözlerini kapalı tutmak zorunda kalmak, Sunny’ye o korkunç karşılaşmayı hatırlatıp duruyordu. Sisin içinden çıkıp çaldığı bir sesle kendisini ona bakmaya zorlayan o varlığı unutamıyordu.

Acaba o şey de buralardan mı gelmişti?

Aradan ne kadar zaman geçtiğini kestiremiyordu; ne kadar uğraşırsa uğraşsın zaman algısını yitirmişti. Derken ileride sert, katı bir kütle hissetti. Karanlık nehrin karşı kıyısıydı bu.

Çok geçmeden karaya iyice yaklaştılar.

Teknenin altı taşa sürtünerek durduğunda Sunny hemen rıhtıma atladı ve ipi taş bir sütuna bağladı. Diğerlerinin de karaya çıkmasına yardım etti.

Başını çevirdiğinde, suyun üzerinde salınan başka bir karaltı daha hissetti. Burada ikinci bir tekne vardı; muhtemelen İlk Lord ve yoldaşlarının karşıya geçmek için kullandığı tekneydi bu.

Fakat Nephis ve grubunun aksine, onların arasında bir kahin yoktu. Kimse onlara gözlerini kapalı tutmalarını söylememişti.

Belki de bu yüzden hiçbir geri dönememişti.

İçini kaplayan güçlü bir huzursuzlukla nehre arkasını dönen Sunny, yerin daha da derinliklerine uzanan tünelin ağzına doğru yöneldi. Sıkıntıyla iç çeker ve altın ipi hafifçe çekerek ileriye doğru bir adım atar.

Grubun diğer üyeleri de çaresizce onu takip etti.

Birkaç saniye sonra tünelin karanlığında kayboldular, sessiz nehrin kıyısını arkalarında bıraktılar.

Tünele adımını atar atmaz Sunny’nin sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi. Hiçbir şey göremese de buranın daha önce geçtikleri tünellerden çok farklı olduğunu hemen sezdi.

Burası da doğal yollarla oluşmuş bir yer gibi değildi; birileri – ya da bir şey – tarafından dağın etinin oyulmasıyla açılmış gibiydi. Ancak bunu yapanlar, dışarıdaki madeni ve taş ocağını inşa eden insanlardan kesinlikle farklıydı.

Her detay daha belirgin, daha ustacaydı. Tüneldeki gölgeler bile başkaydı.

Çok daha derin, çok daha karanlıktılar. Ve çok, çok daha... kadim.

Kısa süre sonra tünel geniş geçitlerden oluşan bir labirente dönüştü. Her yer sadece sis ve sessizlikle doluydu.

Yine mi labirent? Tabii ki labirent olacak. Bu lanet olası yerdeki her şey illaki labirent olmak zorunda zaten...

Ancak Sunny bu düşüncesini tamamlayamadan aniden durdu, korku tüm bedenini esir almış, onu oracıkta dondurmuştu.

Çünkü tam önlerinde, diğer tüm gölgelerden tamamen farklı bir gölgenin varlığını hissetti.

Bir insan gölgesiydi bu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.