Harper, yüzünde donup kalmış o zavallı ve ürkek gülümsemeyle ona bakıyordu. Gözlerinde sahte bir dostluk, endişe ve çaresizlik okunuyordu. Sunny, nedense bu gülümsemeyi onun suratından söküp atma isteğiyle dolup taştı.
Pislik...
Darmadağın olmuş zihni yüzünden duygularını kontrol etmekte zorlanıyordu. Yüzüne bir şeyler yansımış olmalıydı ki Harper aniden gözlerini kırpıştırıp bir adım geri çekildi. Ancak günün sonunda, Parlak Kale’ye geri kabul edilme arzusu, temkinli davranma güdüsüne baskın çıktı. Kendini durmaya zorladı, birkaç saniye tereddüt ettikten sonra konuştu:
“Ben... Bu sabah beni evine davet ettiğin için teşekkür etmek istemiştim.”
Sunny, bu sıska gence baktı. Alacakaranlığın çökmesiyle birlikte solgun yüzü derin gölgelerin ardına gizlenmişti. Sonunda cevap verdi:
“Pekâlâ. Konuşabiliriz.”
Düşün Sunny, düşün...
Fakat zihni itaat etmeyi reddediyordu. Düşüncelerinin büyük bir kısmı, geleceğin ifşa olmasıyla uyanan o soğuk korku denizinde boğuluyordu. Geriye kalan kırıntılar ise tamamen yönünü şaşırmış durumdaydı.
Sunny bir elini kaldırıp yüzünü ovuşturdu.
O bir casus. Gunlaug’un bizi öldürmesini kolaylaştırmak için burada. Ne yapmalı?
Sabahleyin... Evet, henüz her şey değişmeden önce Sunny, Harper’ın muhafızlardan birine rapor verdiğini görmüştü. Bu korkak herifi bir güzel benzetip kulübeden dışarı fırlatmak istiyordu... Ama bu yanlış bir karar olurdu.
Yapılacak en mantıklı şey, bu talihsiz casusu ifşa etmek değil, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranıp ona yanlış bilgiler sızdırmaktı. Evet... Köstebeklerle başa çıkmanın en ideal yolu buydu. Kendisi de bir casus adayı olarak bu işleri iyi bilirdi.
Peki, Harper’ı kandırmayı başarabilecek miydi? Kaderin cilvesi işte, bu beceriksiz muhbir kurban olarak tam da doğru kişiyi seçmişti. Sunny pek çok sır biliyordu ve yalan söylemesi imkansızdı.
Öte yandan, aldatma sanatında da ustaydı. O yüzden...
“Sunless?”
Sunny irkilerek sıska gence baktı.
“Kusura bakma. Bugünün avından sonra biraz kendimde değilim. Bir şey mi diyecektin?”
Harper, rahatlamış bir tavırla yeniden gülümsedi.
“Bak, benim için ve buradaki yerleşimdeki herkes için yaptıklarına teşekkür etmek istemiştim. Kaleden ayrılırken yanıma çok özel bir eşya almıştım. Onu seninle paylaşmak istedim!”
Sunny kaşlarını çattı.
“Özel bir eşya mı?”
Tam olarak planının ne olduğunu anlamalıyım. Birkaç yalanın arasına birazcık gerçek serpiştirip sabah olunca Nephis’e rapor veririm. D-değil mi?
Bu sırada Harper hevesle başını sallıyordu:
“Şey... Bir şişe içki. Bahçede çalışan zanaatkarlar her ay sadece birkaç tane satıyor. Bir tane kapmak çok zor ama şans yüzüme güldü. Gelip denemek ister misin? Kulübem hemen şurada.”
Sunny’nin dikkati bir anlığına dağılsa da kendini odaklanmaya zorladı. Harper neden bahsediyordu? Zanaatkarlar, içki, şans...
...Neden olmasın?
Sunny onaylarcasına başını sallayıp önden gitmesi için işaret verdi ve onu takip etti.
Harper’ın inine giderken diğer gecekondu sakinlerinin yanından geçerken, Sunny etrafının yürüyen ölülerle sarılı olduğu hissinden kurtulamıyordu.
Bu insanların çoğu zaten ölmüştü. Sadece henüz haberleri yoktu.
...Ama Sunny biliyordu.
Bu bilginin ağırlığı onu yavaş yavaş eziyordu.
Harper’ın küçük kulübesi, mahalledeki diğer sefil barınaklardan bile daha acınası durumdaydı. Çürümüş tahta parçalarından derme çatma yapılmıştı ve içeriye soğuk rüzgarları buyur eden pek çok çatlağı vardı. İçeride, yatak niyetine kullanılan bir yığın deniz yosunu ve alçak bir ahşap masadan başka bir şey yoktu. Sunny, bu sıska Uykuda Olan’ın kaleye dönmek için neden bu kadar çırpındığını şimdi daha iyi anlıyordu.
En azından bir kapısı vardı.
İçeri girdiklerinde Harper mahcup bir tavırla etrafa bakındı ve Sunny’yi masanın önündeki yere oturmaya davet etti. Ardından yosunların altından bir cam kavanoz çıkarıp nadide bir hazineymiş gibi önüne koydu. Bir yerlerden kaba bir demir bıçak çıkaran Harper, kavanozun balmumu mührünü açtı, bıçağı masaya bıraktı ve kırık bir toprak kaba süt beyazı bir sıvı doldurdu.
“Buyur!”
Kabı Sunny’ye uzatıp gülümsedi.
Sunny kabı alıp bu tuhaf içkiyi kokladı. Dış mahallelerde kendini içki şişelerinde boğan ya da ucuz uyarıcılar ve uyuşturucularla hayatına son veren pek çok insanı hatırladı. Şansına, zihinsel durumunu bozacak herhangi bir şeye izin vermeyecek kadar her zaman paranoyaktı. Üstelik uzun bir süre boyunca, belirli bir şeyi başarmadan ölmesine izin veremezdi.
Bu yüzden Sunny alkole pek aşina değildi.
Kabı dudaklarına götürdü, nefesini tuttu ve tek dikişte bitirdi. Hoş bir sıcaklık anında vücuduna yayılarak beraberinde bir nebze de olsa tatlı bir teselli getirdi.
...İnsanların neden buna bayıldığını anlayabiliyorum.
Pek de fena değildi aslında.
Harper aceleyle kabı tekrar doldurdu ve sordu:
“Son avı duydum. Tanrı aşkına, bir Kule Elçisi ile karşılaşmadan sağ kurtulmuşsunuz! Korkunç olmalı...”
Sunny bir an duraksadı, sonra omuz silkti.
“Ben sadece arkada duruyordum.”
Sıska genç başını iki yana salladı.
“Yine de. İnanılmazsın! Değişen Yıldız Leydi Nephis ile en başından beri birlikte olduğunu, Labirent’te iki aydan fazla hayatta kaldığını duydum. Bu doğru mu?”
Gerçekten berbat bir oyuncuydu. Sunny, Harper’ın bir casus olduğunu bilmeseydi bile bu noktada bir bit yeniği olduğunu sezerdi. Ancak hiçbir şey fark etmemiş gibi davranmak kolaydı.
Benim gibi fareler, onlara azıcık saygı gösterdiğin sürece sana her şeyi anlatır, değil mi?
İçkinin etkisiyle yüzü kızaran Sunny, yavaşça gülümsedi:
“Ah... Evet! Aslında ben olmasaydım çoktan ölmüştü. Onun hayatını kaç kez kurtardım biliyor musun?”
Bu kısım tamamen planlıydı; Harper’da, Sunny’nin dilini çözmek için aşağılık duygularını ve kıskançlığını kullanma planının işe yaradığına dair sahte bir kanı oluşturmayı amaçlıyordu. Ancak ağzından dökülen sonraki sözler Sunny’nin kontrolü dışında gelişti.
Dişlerini sıkarak aniden sarardı ve fısıldadı:
“...Peki ne için? Ha? Bunun için mi? Bunların olmaması gerekiyordu. Nasıl böyle oldu?!”
Ardından Sunny başını ellerinin arasına alıp karanlık bir kahkaha attı.
Bu kötü... Neler diyorum ben böyle?
Harper, Sunny’nin korkusunu içkinin etkisine yorarak biraz daha cesaretlendi:
“Leydi Nephis ile omuz omuza çok savaşmış olmalısın!”
Sunny başını öne eğdi, sonra omuz silkti.
“Evet.”
Sıska genç birkaç saniye tereddüt etti ve temkinli bir şekilde sordu:
“Öyleyse... Onun yeteneğini görmüş olmalısın?”
Düşmanının yeteneğini öğren, kusurunu öğren, zaaflarını öğren... Onları öldürmenin yolu budur. Sunny, Harper’a bakarken Nephis ile tanıştıktan sonraki ilk savaşlarını hatırladı. O zamanlar Nephis ona, zayıf noktalarını öğrenmek için ölü bir kabuk yiyicinin leşini hiç parçalayıp parçalamadığını sormuştu.
Bu korkak Uykuda Olan’ın şu an yaptığı da tam buydu. Onları parçalarına ayırıyordu. Henüz ölmemiş olmalarına rağmen...
“Tabii. İyileştirme için kullanılabiliyor.”
Harper’ın gözleri parladı.
“Demek bir şifacı! Tabii ya. Böyle bir yetenek Değişen Yıldız Leydi’ye çok yakışıyor. Herkes onun bir melek olduğunu biliyor...”
Güzel...
İlk hedefine ulaşmıştı. Sunny, Harper’ı Nephis’in yeteneğinin sadece iyileştirme ile sınırlı olduğuna inandırarak başarılı bir yanlış anlaşılma yaratmıştı. Gecekonduda başka casuslar da olmalıydı elbet. Onun bugün yaralı avcıları nasıl iyileştirdiğini anlatarak bu bilgiyi pekiştirdiklerinde, Gunlaug ve adamları büyük ihtimalle Değişen Yıldız’ın hiçbir saldırı yeteneği olmadığına inanacaklardı.
Onun alevlerinin hem iyileştirip hem de yok edebileceğini kim tahmin edebilirdi ki?
Harper bu sırada kaba biraz daha içki dolduruyordu.
“Bu arada hep sormak istemiştim. Leydi Nephis’in gerçek ismini nasıl aldığını biliyor musun?”
Belki zihninin o berbat durumu yüzünden, belki içkinin etkisiyle ya da belki de sadece bir anlık muhakeme hatasıyla Sunny, cevap vermeden önce söyleyeceklerini yeterince tartmadı:
“Muhtemelen benimle aynı yolla.”
Sonra donup kaldı.
Lanet olsun sana!
Harper’ın zihninde Nephis hakkında sahte bir imaj oluşturmaya o kadar odaklanmıştı ki, bir an için kendi gerçek kimliğini bir sır olarak saklaması gerektiğini unutmuştu.
Aptal! Aptal! Aptal!
Sunny, paniğini yüzüne yansıtmamaya çalışarak, son söylediği sözün bir şakaymış gibi görünmesi için başını arkaya atıp kahkaha atarak durumu toparlamaya çalıştı.
Neyse ki Harper ona inanmış görünüyordu. O da güldü ve gözlerinde muzip pırıltılarla Sunny’ye baktı.
Ancak sonraki sözleri, Sunny’yi korkunun soğuk kucağına itti. Sanki ayaklarının altındaki cehennem kapıları ardına kadar açılmıştı.
Oyuna eşlik etmek isteyen sıska genç sırıttı ve şaka yollu konuştu:
“Ah! Elbette, elbette, Lord Sunless! O zaman gerçek ismin nedir?”
Sunny, yüzündeki gülümseme donmuş bir halde ona bakakaldı.
Düşün! Düşün! Buradan nasıl kurtulursun?!
Ancak bir çıkış yolu yoktu, en azından onun görebildiği kadarıyla. Yakalanmıştı.
Zihninde o tanıdık baskı peyda oldu. Sunny yavaş yavaş bembeyaz kesildi.
Harper hâlâ sırıtıyor, cevabı bekliyordu. Yüzü sıska ve yorgundu; hem korku hem de çaresiz bir umutla doluydu.
O sadece zayıf, acınası bir çocuktu alt tarafı.
Baskının yerini kör edici bir acı aldı ve Sunny’nin bedenini bir titreme sardı.
Neden, neden bu soruyu sormak zorundaydı ki?!
Ama artık çok geçti. Olanlar geri alınamazdı.
Köşeye sıkışmış bir hayvan gibi, Sunny’nin aklında tek bir şey vardı...
Harper sonunda bir şeylerin ters gittiğini sezinledi. Gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Sun...”
...hayatta kalmak.
Acı sınırlarını zorlayıp bir cevap vermeye zorlamadan sadece bir saniye önce, Sunny aniden öne atıldı, kaba demir bıçağı kaptı ve zavallı gencin kalbine sapladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.