Kanlı Kızılın Gölgesinde

Sunny yüksek bir mercan tepesinin üzerinde dikilmiş, aşağıda tüm şiddetiyle devam eden savaşı izliyordu. Yüzü hafifçe asılmıştı fakat gözlerinde en ufak bir panik belirtisi yoktu, sakindi.

Rüya Görenler Ordusu iki taraftan kuşatılmış durumdaydı. Ucube sürüsünün biri ön safları ağır ağır yutuyor, diğer bir guruh ise başlarının üstünden çullanıyordu. Yukarıdakileri şimdilik durduran tek şey, gerilmiş devasa keskin demir tel ağıydı.

Ateşli bir kâbusun içinden fırlamış gibiydi her şey.

Göz açıp kapayıncaya kadar bir insan daha can veriyor, canavarların o dehşet verici pençeleri ve dişleri arasında canice parçalanıyordu. İnsanların çığlıkları ve feryatları, kâbus yaratıklarının kulakları tırmalayan kükremelerine karışıp uyumsuz bir gürültü dalgasına dönüşüyordu. Kızıl mercanı yıkayan bu kanlı dalga, Sunny'nin omurgasından aşağı soğuk bir ürperti yaydı.

Meydanın kan gölüne dönmüş manzarasına sırtını dönüp Nephis'e göz attı.

Değişen Yıldız yere oturmuştu. Yüzü dingin, gözleri kapalıydı. Alnındaki Şafak Parçası mücevheri hiddetli bir beyaz ışıkla parıldıyor, yüzlerce hatırayı katkısız bir güçle besliyordu. Aşağıda yaşanan o korkunç katliamdan zerre etkilenmemiş gibi derin bir meditasyonun koynundaydı.

Cassie onun yanında dikilmiş, gözlerini yere dikmişti. Bir eli Sessiz Dansçı'nın kabzasındaydı. Kör kızın diğer iki yankısı ilk hücum sırasında ordunun ön saflarında yer almıştı ve şimdiye kadar çoktan yok edilmişlerdi.

Sunny bir şeyler söylemek istedi ama sonra vazgeçti. Sözlerin hükmünü yitirdiği andaydılar.

Gözlerini tekrar Kızıl Kule'ye çevirdi. Bakışları bir an kulede takılı kaldı, ardından o korkunç kıyım sahnesine geri kaydı. Gözlerini kısarak Rüya Görenler Ordusu'nun o karmaşık formasyonu içinde Effie ile Kai'yi seçmeye çalıştı.

'Hemen ölmeyin be aptallar...'

Aşağıda, hayata hâlâ inatla tutunan o ilk hat savaşçılarının ortasında kalan Effie, kan ve vahşet dışında her şeyi çoktan unutmuştu. Dünya onun için sadece bu boğucu, öfkeli savaşın sınırlarından ibaret kalmış, ne geçmişi ne de geleceği bırakmıştı.

Sadece şu an vardı ve şu an, şiddet ile ölümden başka bir şey vaat etmiyordu.

Ve tabii ki öldürmekten.

Kan içindeki yüzünde beliren deli işi bir gülüşle ucubelerin biri bitip diğeri başlarken hepsini eziyor, parçalıyor, un ufak ediyordu. Uzun, fit bedeni adeta ölümcül bir savaş makinesine dönüşmüştü. Yırtıcı bir hız, yıkıcı bir güç, öldürücü bir keskinlik ve gözünü bürümüş bir hırsla hareket ediyordu. Zirve de Alacakaranlık da sanki kollarının birer uzantısı gibiydi; bir saldırıp bir savunmaya geçerek o melun canların her birini birer birer alıyordu.

Zırhı birkaç yerden delinmişti ama dönüp bakmıyordu bile. Onların bir önemi yoktu. Tek önemli şey olabildiğince çok kâbus yaratığını katletmek, o nefret dolu canavarları olabildiğince silip süpürmekti. Leşler üst üste yığılıyor, kızıl mercanın üzerini kesintisiz, oluk oluk kanayan bir et yığınıyla kaplıyordu. Bir süre sonra Effie attığı adımlara dikkat etmek zorunda kaldı.

Yine de ucubelerin sayısında en ufak bir azalma yoktu. Sanki ucu bucağı olmayan, sonsuz bir sürüydü bu. Ama korkmuyordu...

Aksine, Effie bu durumdan keyif alıyordu.

Ah, bu his ne kadar da canlandırıcıydı!

Testere gibi bir pençeden sıyrılıp öne atıldı, kalkanının kenarıyla üzerindeki canavarın göğüs kafesini paramparça etti. Kazandığı ivmeyi kaybetmeden mızrağını diğerine sapladı. Silahını geri çekip dönmeye vakit bulamayınca, Zirve Parçası'nın sapıyla devasa bir kabuklu leşçinin kıskaç darbesini savuşturdu ve canavarın zırh gibi sağlam kabuğunu acımasız bir tekmeyle tuzla buz etti.

Diğer Uyuyanlar da bu korkusuz avcıyı bu ölüm denizinde bir sığınak olarak görerek etrafında dövüşüyordu. Hâlâ dayanıyorlar, hâlâ nefes alıyorlardı. Büyülenmiş gibi savaşan Gemma ve Caster'ın etrafında da diğer iki direnç adacığı oluşmuştu.

O gururlu soylu, kendisine yaklaşmaya cüret eden her yaratığın içini boşaltan hayaletimsi bir çelik kasırgasına dönüşmüştü. Hareketleri o kadar hızlıydı ki düşmanlarının kanı yere bile düşemiyordu. Bu yüzden Caster'ın etrafını sürekli kırmızı bir sis bulutu kaplıyordu.

Deneyimli avcı, kurnazlığı ve becerisiyle ucubeleri birer birer ölümün kucağına yolluyordu. Gemma'nın bedeninde açılan yaralar anında kapanıyor, iz bile bırakmıyordu. O uzun boylu adama zarar veremeyen sayısız korkunç yaratık onun eliyle can vermişti.

Yine de insanlar ölüyordu. Birer birer düşüyorlar, bu gözü dönmüş sürüyü püskürtecek daha az savaşçı kalıyordu.

Effie dövüşürken zihnine düşen ani bir düşünce, vücudundan hafif bir titreme geçmesine neden oldu.

'...Ağır. Bu lanet kalkan çok ağır...'

Yoruluyordu.

Kai öldürdüğü canavarların sayısını unutalı çok olmuştu. Sürekli kan kaybetme ve bunu büyüyle geri kazanma döngüsü yüzünden başı hafifçe dönüyordu. Şansına, henüz tek bir atışı bile karavana gitmemişti... galiba... ve ok atmaya devam edebiliyordu.

Demir ağın üzerine giderek daha fazla ceset düşüyor, kanları aşağıdakilerin üzerine akıyordu. Sanki yağmurun altında dövüşüyorlardı. Kırmızı, pis kokulu bir kan yağmuru...

Kan, kan, kan. Nereye baksa kandan başka bir şey göremiyordu.

Midesi bulanmıştı artık.

Dişlerini sıkan Kai yayını bir kez daha gerdi, tepesindeki iki ölü yaratığın arasından nişan alıp oku fırlattı.

[Uyanmış bir yaratığı katlettiniz...]

Okları tükeniyordu.

Kuşatma makinelerinin mızrakları da bitmek üzereydi.

Ve o lanet elçiler hâlâ tepelerinde turluyor, aşağı inmeye yeltenmiyorlardı bile.

'Neden, neden saldırmıyorlar?!'

Aşağı bakan Kai soluklanmaya çalışarak mırıldandı:

"Lanet olsun..."

Neden bu kadar kararmıştı ortalık? Ok kılıflarını göremiyordu.

Zihninde bir şeyler netleşti, ardından gözlerini kırpıştırdı.

Başını tekrar yukarı kaldırdığında, tüm ağın cesetlerle kaplandığını fark etti. O kadar çok ölü kâbus yaratığı birikmişti ki savaş meydanını güneşten ayıran kasvetli bir halı oluşturmuşlardı.

Ağın arasından sızan gün ışığı iyice azalmıştı ve her saniye ortalık daha da kararıyordu.

Gözleri fal taşı gibi açıldı.

Karanlık yüzünden değil, Kai'nin kulağına aniden o kadar ağırlığın altında inleyen demir tellerin sesi geldiği içindi bu. Sanki sınırına dayanmış, koptu kopacaktı.

Koruyucu ağ birazdan çökecekti.

Yüzü kireç gibi oldu.

'Hayır, olamaz!'

Kızıl mercandan yüksek tepede, Değişen Yıldız aniden gözlerini açtı ve Sunny'ye baktı.

"Vakit geldi."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.