Kanlı Karmaşa

Sunny, bacaklarında derman namına ne varsa kullanarak heykele doğru koştu. Koşuşu, sıradan bir insanın... hayır, diğer uykusuzların bile hayal edemeyeceği kadar muazzam bir hızdaydı.

Rüzgar kulaklarında uğuldarken, gölge Gece Yarısı Parçası’nın keskin ağzından süzülüp havaya uçtu ve arkaya dönerek yaralı ucube canavarı izlemeye başladı. Kanatları paramparça olmasına rağmen, elçi hiç de sinmişe benzemiyordu. Aksine, o korkunç gagasını açıp insanın kanını donduran bir çığlık kopardı, ardından daha da vahşi bir öfkeyle bu küçücük insanların üzerine atıldı.

"Sanırım pek memnun kalmadı!"

Yoldaşlarının ölümle burun buruna olmasına rağmen Sunny, onlara yardım etmek için durmadı. Nephis, mağarayı koruyan yaratığın ancak kadim heykele dokunmuş biri tarafından öldürülebileceğini söylemişti. Biri gidip o taşa dokunana kadar, bu savaş beyhude ve aptalca bir ölüm kalım oyunundan başka bir şey değildi.

Savaşın özü, nihayetinde öldürmekti. Kimse o lanet şeyi gerçekten öldürmeyi hedeflemiyorsa, nasıl hayatta kalmayı umabilirlerdi ki?

Bu yüzden Sunny, bir bakıma onlara zaten yardım ediyordu.

Arkasında ise işler ekip için hiç de iyi gitmiyordu. Elçi ne kadar yetenekli olursa olsun bir grup uykusuz için fazla büyük, fazla güçlü ve fazla hızlıydı. Şimdiye kadar hiçbirinin parça pinçik edilmemiş olması bile mucizeydi.

Ama bu durum daha ne kadar sürecekti?

Gölgelerin gözü önünde, o dehşet saçan gaga bir kez daha havaya kalkıp indi... ve yine Effie’nin o sarsılmaz kalkanına çarptı.

Ancak bu defa, yuvarlak kalkanın yüzeyinde derin bir çatlak belirdi.

Avcı kız daha ne olduğunu anlayamadan, yaratığın güçlü uzuvları çatlayan kalkana adeta birer gülle gibi ardı ardına indi. Sonunda hatıra daha fazla dayanamayıp paramparça oldu; Effie’nin koluyla birlikte. Sunny, doğal olmayan bir açıyla bükülen zeytin rengi teninden dışarı fırlayan kemik parçalarını görebiliyordu.

"Lanet olsun! Daha hızlı!"

Karanlık taştan sütun yaklaştıkça, elçinin yaralı avcı kızın işini bitirmeye yeltendiğini ama Taş Aziz tarafından engellendiğini gördü. Aynı anda Nephis, yaratığın ön bacaklarının oluşturduğu bariyer arasından sıyrılmayı başardı. Kılıcı parıldayarak soluk tene saplandı ve ucubenin böğründe derin bir yarık açtı.

Arkasından gelecek ani bir saldırıdan korkmayacak kadar uzaklaştığına kanaat getiren Sunny, gölgeye geri dönmesini emretti. Savaş alanı anında gözünün önünden kayboldu ve kısa süre sonra gölge ona yetişip bedenine sarıldı.

Sunny’nin hızı iki katına çıkmıştı.

Arkasından yükselen vahşi savaş çığlıklarının eşliğinde, yarım kalmış heykele yaklaştı.

Ancak daha elini taşa süremeden, önünde aniden bir insan figürü belirdi ve siyah kumların üzerinde kayarak tam taş sütunun önünde durdu. Bu Caster’dı.

O gururlu soylu pek de iyi durumda görünmüyordu. Parlak pullu zırhı, korkunç canavarın pençeleriyle yırtılmış, kaslı göğsünde dört derin yara bırakmıştı. Yaralarından oluk gibi kan akıyor, bu da yakışıklı genci solgun ve darmadağın gösteriyordu.

Hayır, sadece bu da değildi. Caster’da garip bir şeyler vardı... Sunny tam olarak ne olduğunu kestiremiyordu. Ancak boynundaki gümüş zincire asılı, kum saati şeklindeki kristal muskaya gözü ilişti.

"Bu da ne? Tılsım şeklinde bir hatıra mı? Caster’ın bir tılsımı olduğunu bilmiyordum..."

Soylu hiç vakit kaybetmeden kanlı elini heykele koydu ve bir an için gözlerini kapattı.

"...O mermer kemerin altındayken boynunda böyle bir şey yoktu. Değil mi?"

Bir saniye sonra gözlerini açan Caster, Sunny’ye karanlık bir bakış attı ve yine bir gölge gibi hızlanarak savaş alanına geri döndü.

O gözden kaybolur kaybolmaz Sunny, hızını kesmek için kendini hiç çekinmeden taş sütuna bıraktı. Sert yüzeye çarpıp geri sekerek yerde yuvarlandı ve sendeleyerek ayağa kalktı.

"Ah! Lanet olsun! Bu acıttı!"

Bu da heykele dokunmak sayılardı... değil mi?

Sayılmalıydı.

Arpaya doğru bakan Sunny, bir başka kanlı okun kule elçisinin etine saplandığını ve bir an sonra parçalandığını gördü. En azından yok olmamış, sadece Kai’ye geri dönmüştü.

Zarif Dansçı, devasa ucubenin etrafında vızıldayarak dönüyor, gözlerini hedef alıyordu. Bu zarif kılıç bir yankıydı ve şafak parçası lütfuna sahip olmadığı için canavar için gerçek bir tehditten ziyade sadece can sıkıcı bir sinek gibiydi. Yine de birkaç yüzeysel kesik atmayı başararak piçin kanını akıtmıştı.

İşte Sunny’nin tam olarak ihtiyacı olan şey buydu: Kan, alabildiğine kan.

Kendini öne fırlatan Sunny, Gece Yarısı Parçası’nı arkasında tutarak elçiye doğru atıldı.

"Bakalım hangimiz önce öldürecek Caster. Benim gibi kenar mahalle faresi üçüncü bir yükselmiş hatıra kazanırken, senin gibi yüce bir soylunun eli boş kalırsa çok komik olmaz mı?"

Avından biraz uzaktayken, Sunny, Taş Aziz’e savaş tarzını değiştirmesini emretti.

Bu ürkütücü gölgenin kullanmayı en sevdiği ya da sadece ekipmanına ve duruma en uygun gördüğü tarz; temkinli, zarif ve dengeli olandı. Ama Sunny’nin şu an ihtiyacı olan şey bu değildi.

Onun istediği şey vahşet, gaddarlık ve kanlı bir karmaşaydı.

Taş Aziz bir an duraksadıktan sonra aniden kalkanını fırlatıp attı, kılıcını iki eliyle kavrayıp öne doğru fırladı. Az önceki o asil zarafetinden eser kalmamıştı. Karşısındaki gölge artık soylu bir şövalye değil, barbar bir kasaptı.

Artık ne kendini korumayı ne de ekibin diğer üyelerini kollamayı umursuyor gibiydi. Hatta düşmanı öldürmek bile umurunda değildi. Tek amacı, yaratığa olabildiğince acı çektirmek, maksimum hasarı vermek ve en önemlisi, alabildiğine kanatmaktı.

Tam da Sunny’nin ona emrettiği gibi.

Sunny geri koşarken, elçinin devasa gövdesinde irili ufaklı, durmaksızın kanayan yaralar açılmaya devam etti. Soluk teni artık yarı yarıya karanlık bir kanla kaplanmıştı. Caster’ın büyülü kılıcı da bir iki yara açmıştı ama asıl darbeyi gözü dönmüş gölge ve Yıldız Tozu indiriyordu.

Effie de hâlâ savaştaydı. Kolu feci şekilde kırılmış olmasına ve dudaklarından kanlı köpükler sızmasına rağmen, o güzel mızrağı ucubenin savunmasını aşarak derisinde kanlı bir iz bırakmayı başarmıştı.

Ancak bu saldırıların hiçbiri yaratığın işini tamamen bitirecek kadar güçlü değildi.

Katliam alanına iyice yaklaşan Sunny, gölgesine Gece Yarısı Parçası’nın üzerine akmasını emretti. Şafak parçası gücü kılıcın içinde alevleniyor, sarsılmaz çeliği adeta inletiyordu.

Ve tüm bunların ötesinde, o hain kan çiçeği, kılıcı bastırılamaz bir kana susamışlık ve açlıkla dolduruyordu.

Hızını kesmeden kule elçisinin üzerine atılan Sunny... kendini sırtüstü yere bıraktı. Hızın etkisiyle siyah kumların üzerinde kayarken, Gece Yarısı Parçası’nı yukarı doğru sapladı.

Korkunç yaratığın karnına saplanan jilet gibi keskin kılıç, deriyi ve kasları tereyağından kıl çeker gibi yararak ucubeyi deşti, onu sendeletip yere serdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.