Kanlı İzler

Sunny elini kaldırıp Aiko ve Stev’e sessiz olmalarını işaret etti. Ardından kaşlarını çatarak gölgesine gizlendiği yerden çıkmasını ve muhafızları bulmasını emretti.

Yatıp kalkıp dua etsinler benden uzaktalar... Yoksa seslerini duyardım.

Peki bu şerefsizler nereye kaybolmuştu?

Cevabını alması uzun sürmedi.

Üç muhafız, Sunny’nin bulunduğu yerden yüz adım kadar ötede, hemen köşenin arkasındaki koridordaydı. Olmamaları gereken bir yerdeydiler çünkü önceki rotalarından tamamen sapmışlardı.

Üstelik hepsi ölmüştü.

İkisinin kafatası ezilerek parçalanmıştı. Sunny onları öldürmek için nasıl bir silah, alet ya da uzuv kullanıldığını anlayamadı çünkü ruhani zırhları çoktan yok olup gitmişti. Ama yine de çeliği delip geçebilecek kadar güçlü bir şey olmalıydı; ne de olsa muhafızları en son gördüğünde kafalarında miğferleri vardı.

Üçüncüsünün durumu daha da vahimdi. Boğazı, felaket derecede keskin dişlerle yırtılmış gibiydi... Genç adamın kafası gövdesinden kopma noktasına gelmişti. Böylesine korkunç bir yaradan kan denizinin akması beklenirdi ama yerde şaşırtıcı derecede az kan vardı.

Buna karşın muhafızın cesedi, sanki vücudundaki bütün kan çekilmişçesine doğalsız bir şekilde bembeyazdı.

Lanet olsun...

Sunny vücudundan buz gibi bir ürperti geçtiğini hissetti.

Gölge etrafı dikkatle süzdü ama bu dehşet verici katliam mahallinde başka kimseyi göremedi.

Aiko ve Stev, endişeli gözlerle Sunny’ye bakıyordu. Birkaç dakika bekledikten sonra nihayet biraz rahatladı ve peşinden gelmeleri için elini salladı.

"Ne oldu?"

Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra tepkisiz bir ses tonuyla konuştu:

"Kan Lordu az önce buradaydı."

Gözleri fal taşı gibi açıldı.

"O mahluk mu?! O zaman neden kaçmıyoruz?!"

Sunny sakin bir ifadeyle onlara baktı.

"Korkmayın, çoktan gitmiş."

Ancak içten içe hiç de sakin değildi.

Üç muhafızı öldürebilecek güçte bir yaratık, normal şartlarda onu pek korkutmazdı. Ama gölgesini fark ettirmeden geçip gitmeyi başaran ve sadece yüz adım ötede, dikkatini çekecek tek bir ses bile çıkarmadan hepsini boğazlayan bir yaratık... İşte bu, endişelenmek için gayet geçerli bir sebepti.

Nasıl bir mahlukat bu böyle?

Ne yazık ki gitmek istedikleri yere ulaşmak için üçünün de muhafızların öldürüldüğü o noktadan geçmesi gerekiyordu. Çok geçmeden burunlarına çarpan keskin kan kokusu, Aiko ile Stev’in yüzündeki bütün rengi soldurdu.

Muhafızların cesetleri yakından bakınca çok daha korkunç görünüyordu. Sunny hafifçe kaşlarını çatarken, Aiko ve Stev midelerindekileri çıkarmamak için kendilerini zor tutuyordu.

"Tanrılarım... Zavallı adamlar..."

Sunny hiçbir şey söylemedi, karanlık bir ifadeyle etrafı süzdü. Gölgesinin gözden kaçırdığı ve Kan Lordu’nun tam olarak ne tür bir kâbus yaratığı olduğuna dair ipucu verecek bir detay bulmayı umuyordu.

Fakat uzun zamandır bu koridorda üç muhafız dışında kimsenin bulunduğuna dair tek bir iz bile yoktu.

"Hey, Sunny? Gidebilir miyiz artık lütfen? Bu iğrençlikler senin umurunda değil gibi ama ben... Yani Stev çok korkmuşa benziyor. Bayılıp yere kapaklandığını düşünsene bir. Bütün Şato duyar herhalde..."

Sunny biraz duraksadı, ardından başıyla onayladı.

Tam oradan ayrılacaklarken kan birikintisinin içinde bir şeyin parıldadığını fark etti. Küçük nesnenin üzerine ışık vurup yansıma yapmadığı için gölge bunu daha önce görememişti.

Yere çömelip elini uzattı ve kana bulanmış metal parçasını aldı. Yakından bakmak için gözlerine doğru yaklaştırdı.

Parmaklarının arasında, çiçek goncası şeklinde işlenmiş gümüş bir küpe duruyordu. Fakat bu tılsımlı bir yadigâr değildi... Sadece basit bir takıydı.

Bu şeyin burada ne işi var?

Kafası karışmış bir şekilde kaşlarını çatarak bir süre öylece kaldı. Sonra ayağa kalkıp parçalanmış cesetlere arkasını döndü.

"Gidelim buradan..."

Çok geçmeden Değişen Yıldız’ın bölgesini çevreleyen barikatlara geri döndüler. Nöbet tutan Uykucular, Sunny’nin yanında iki yabancıyla döndüğünü görünce şaşırdılar ama tek bir soru bile sormadan içeri girmelerine izin verdiler.

Aiko tek kaşını kaldırdı.

"Bizi üst aramasına falan tutmayacak mısınız? Ya casupsak?"

Nöbetçiler birbirine baktı, sonra içlerinden biri konuştu:

"Normalde tutardık. Ama getiren Sunny."

Ufak tefek genç kadın gülümsedi.

"Ooo! Buralarda pek bir hürmet görüyor desene?"

Nöbetçi garip bir bakış attı, sonra biraz mahcubiyetle öksürdü.

"Şey... Ondan değil. Onunla muhabbete girmek... Nasıl desem. Baş ağrısı da."

Sunny alıngan bir ifadeyle adama dik dik baktı.

"Ne demek şimdi bu?"

Nöbetçi telaşla kafasını salladı.

"Yok, yok! Bir şey demedim. Ben... Ben şu barikatı kontrol edeyim en iyisi. Affedersiniz..."

Sözlerini bitirir bitirmez hemen oradan uzaklaştı.

Adamı dolandırıp çizmelerini falan mı almıştım zamanında, neydir?

Şaşkınlıkla kafasını sallayan Sunny arkasını döndü ve iki yeni gelen kişiyi Nephis’i bulmak üzere karargâhın derinliklerine götürdü.

Nephis geniş bir odada tek başınaydı. Değişen Yıldız yere oturmuş, beyaz pelerinine sarınmış hâlde uzaklara dalıp gitmiş gözlerle duvara bakıyordu.

Şu günlerde Neph bir garipti. Zaten her zaman mesafeli ve okunması zor bir insandı ama artık o alışılagelmiş kayıtsız yüzü tamamen donuklaşmıştı. Gri gözleri eskiden de sakindi ancak şimdi bilhassa soğuk görünüyordu. Adeta... Bomboştu.

Sunny onun neyi olduğunu bir türlü anlayamıyordu.

Belki de hâlâ alan yeteneğini son sınırına kadar kullanmanın etkisini üzerinden atamamıştır...

Gırtlağını temizleyerek dikkatini çekti ve getirdiği devasa adamla ufak tefek kızı gösterdi.

"Selam Neph. Bizim ekibe bunları devşirdim."

Nephis başını hafifçe yana eğdi, hiçbir şey söylemedi.

Sunny dişlerini göstererek gülümsedi.

"Aiko’yu hatırlarsın. Hani şu İzci Andel denen adama senin adınla meydan okuduğun kız. Hatta sonra adamın kafasını koparmıştın."

Ardından Aiko’ya bakıp gözlerini süzdü.

Minyatür kız telaşla söze girdi:

"Ah, evet! Çok teşekkür ederim Leydi Değişen Yıldız. O adam... Şey... Tam bir belaydı."

Nephis yavaşça başını salladı ve tepkisiz bir sesle konuştu:

"...Rica ederim."

Sonra gözlerini Stev’e çevirdi.

"...Peki sen kimsin?"

Sunny’nin yüzünde kocaman bir sırıtış belirdi.

"Ha, bu Stev. Stev çok özel bir adamdır. Bak şimdi... Ruh özünde savaşa hazır tam yüz tane yadigâr saklıyor."

Bunları söylerken Stev’in omzuna pat pat vurdu.

"...Uzun lafın kısası, silah sıkıntımızı kökten çözecek adam işte bu."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.