Karanlık deniz yok olmuştu.
O lanetli derinliklerde barınan bütün dehşet verici yaratıklar da denizle birlikte çekilip gitmişti.
Dünya, lekesiz bir güneş ışığıyla yıkanıyordu. Labirent'in yüzeyi aniden canlanıp aydınlanmış, kızıl mercanların pürüzlü sütunlarının altında keskin gölgeler belirmişti. Öfkeli, bembeyaz güneş, gökyüzünün tam ortasında donup kalmış gibi Kızıl Kule'nin üzerinde tepeden tırnağa yanıyordu.
Sunny gözlerini birkaç saniyeliğine kapatmak zorunda kaldı.
Toprağa uzanmış halde, kendisine kısa bir dinlenme payı çıkardı. Dudaklarından hafif bir gülüş kaçtı.
Gerçekten başarmış mıydı?
İmkansız görünen şeylerin gerçekleşme ihtimaline dair bir hikayeydi bu...
Ne var ki henüz tam anlamıyla dinlenme lüksü yoktu.
Savaş bitmemişti. Kabus Canavarları sürüsü henüz bozguna uğratılamamıştı.
Ve Kule'nin bir yerlerinde, Kızıl Dehşet'in kendisi de henüz yenilmemişti.
Derin bir iç çekişle kendini toparlayan Sunny ayağa kalktı. Neredeyse varmışlardı. Kaçmalarına ramak kalmıştı. Şimdi geriye kalan tek şey son bir hamle yapmaktı. Şu ana kadarki en zorlu hamle olacak olsa bile...
Tepesinde yükselen yüksek mercan tepesine bakarken gözlerini ışığa karşı kıstı ve tırmanmaya başladı.
Hava her zaman bu kadar parlak mıydı?
Sunny tırmanırken rünleri çağırıp şöyle bir göz attı.
Gölgeler: Taş Demon.
Çok şükür.
Demon'ın iyi olduğunu biliyordu ama yine de kontrol etmek istemişti. O sessiz sedasız yaratık ağır hasar almıştı ve kendini toparlaması zaman alacaktı ancak varlığı tehlikede değildi.
Ardından gözleri daha aşağı kaydı:
Gölge Parçaları: 999/1000.
Kahretsin.
Sunny dişlerini sıktı. Gölge Çekirdeği'ni doyurduğunda ne olacağını öğrenmekten hem heyecan duyuyor hem de ölesiye korkuyordu. Bunun faydası dokunacağı kesindi ama bedeli ne olacaktı?
Demon gibi haftalarca sürecek bir uykuya mı dalacaktı? Yoksa Nephis'in Gunlaug'u yendikten sonra düştüğü durum gibi, amansız bir dövüşün ortasında aniden hareketsiz mi kalacaktı?
Bu hayatına mal olabilirdi...
Şu an bununla ilgili yapabileceği bir şey yoktu.
İçini kaplayan huzursuzlukla tırmanmaya devam etti ve çok geçmeden mercan sütununun en tepesine ulaştı. Orada dikilerek Rüyacı Ordusu'nun bulunduğu yöne doğru baktı.
Aniden eline ıslak bir şey düştü. Aşağı baktığında cildinden süzülen bir kan damlası gördü. Bir an sonra bir diğeri Kukla Cübbesi'nin kolçaklarına damladı.
Şaşıran Sunny elini kaldırıp üst dudağına sürdü. Elini çektiğinde parmakları kanla ıslanmıştı.
Burnu mu kanıyordu? Bu da neydi böyle?
Düşününce, neden kendini bu kadar halsiz hissediyordu?
Sunny şaşkınlık içinde eline bakarken gölgesinden aniden şiddetli bir dalgalanma geçti.
Adayı çevreleyen derin hendek boyunca, Rüyacı Ordusu'ndan geriye kalanlar savaşın seyrini kendi lehine çevirmenin eşiğindeydi.
Daha birkaç dakika önce yükselen siyah suyun ve sürünün amansız saldırısının içinde boğuluyor, felaket getiren bir fırtınanın öfkesinde kayboluyorlardı. Ama şimdi işler değişmişti.
Fırtına dinmiş, karanlık deniz çekilmişti. Güneş gökyüzünde ışıl ışıl parlıyor, savaş alanını ışığa boğuyordu. O ışıkla yıkanan Kabus Canavarları tereddütte düşmüş gibiydi... Neredeyse hantallaşmışlardı.
Yine de pes etmiyorlardı. Canavarlar çılgınca bir öfkeyle insanlara saldırmaya devam ediyor, pençeleri ve dişleriyle birbiri ardına can alıyordu. Ancak Rüyacı Ordusu'nun hayatta kalan üyeleri verdikleri her kayıptı on katıyla ödetiyordu.
Aniden gelen kurtuluşun verdiği heyecan verici armağanla yeniden güç toplayıp yüreklerini katılaştırdılar; hırsla, coşkuyla ve öldürme arzusuyla dövüştüler. Bıçaklarının altında giderek daha fazla Kabus Canavarı can veriyor, sürü artık sonsuz görünmüyordu.
Uykucular fırtınanın neden dindiğini ya da lanetli denizin neden çekildiğini bilmiyorlardı ama Değişen Yıldız'a olan inançları artık çok daha parlak yanıyordu. Onları bu cehennemden çıkaracağına söz vermişti ve her nasılsa, o siyah sular bile onun göz alıcı ışığına boyun eğmişti...
Zafer artık imkansız değildi. Neredeyse tadını alabiliyorlardı...
Ancak Nephis'in kendisi aniden tökezledi ve kılıç dansını yavaşlattı. Yüzünde kafası karışmış, kaygılı bir ifade belirdi. Saldıran bir ucube yaratığın pençelerinden sıyrılıp kılıcını onun boğazına sapladı, ardından geriye sıçradı.
Ateş gibi saran canavarlardan birkaç anlığına kurtulunca kılıcını indirdi.
Ve gökyüzüne baktı.
Tepelerde bir yerlerde Kai hâlâ hayattaydı... Bir şekilde.
Neler oluyordu?
Uzun zamandır korkunç bir hızla uçuyor, ezici rüzgarla boğuşuyor, şimşek çakmalarından ve lanetli Kule Elçileri'nden kaçıyor, hem bedeninin hem de zihninin sınırlarını zorluyordu... Yorgunluk artık benliğini ele geçiriyor, düşünmesini bile zorlaştırıyordu.
Tepki vermesini de...
Kendini gerçekten hiç ama hiç iyi hissetmiyordu. Bütün bedeni sızlıyor, görüşü yavaşça bulanıklaşıyordu. İçini mide bulandırıcı bir halsizlik kaplamıştı.
Fırtına birdenbire kopmuş, sonra da iz bırakmadan kaybolmuştu. Gökyüzü kör edici derecede parlaktı.
Bu bir rahatlamaydı.
Ama o lanet ucubeler hâlâ oradaydı.
En azından artık yorulmak bilmez görünmüyorlardı.
Hatta Elçiler de en az Kai kadar perişan bir haldeydi. Kendine pay çıkarıp bunun kendi okları sayesinde olduğunu düşünmek istiyordu. Ne de olsa o lanet canavarları defalarca yaralamıştı...
Ama hayır, bunun bir mantığı yoktu.
Daha önce Kanlı Ok'un etkisine en azından büyük ölçüde direnebiliyor gibiydiler, öyleyse bu durum şimdi neden değişsindi ki?
Bir şeyler yanlıştı...
Güneşi düşmanlarını kör etmek için kullanan Kai, ışığın içine dalarak yana doğru savruldu ve Elçiler'den birinin pençelerinden kıl payı kurtuldu. Ya da o öyle sanıyordu; aslında hiç de kıl payı değildi. Bayağı bir mesafeyle sıyrılmıştı. Sessiz Dansçı'nın devreye girmesine gerek bile kalmamıştı.
Yavaşlıyorlar mıydı?
Aniden gelen bir huzursuzlukla duraksayan Kai saliseler içinde hızını kesti ve o korkunç yaratığa iyice baktı.
Gördüğü şey kaşlarını çatmasına neden oldu.
Elçi... Yanlış görünüyordu.
Cam gibi simsiyah gözleri kararsız ve anlamsız bakıyordu. Siyah tüylerinden kızıl bir nehir gibi akan kanlar sızıyordu. Canavarın kulaklarından da benzer iki kan akıntısı geliyordu. Soluk bedeninin kasları spazm geçiriyor, beyaz derisinin altında panikleyen solucanlar gibi kıvranıyordu.
Kai izlerken Elçi aniden gagasını sessiz bir çığlıkla açtı. Bir an sonra içinden bir kan seli fışkırdı ve rüzgarda kırmızı bir sis gibi dağıldı.
Ardından yaratık son bir kez kasıldı ve kanatlarının kontrolünü kaybetti. Kendini düzeltmeye bile çalışmayan o korkunç ucube aşağıya doğru çakıldı.
Kai irkildi ve dehşet içinde gözlerini açtı.
Kule Elçisi ölmüştü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.