Sunny, sırtından aşağı soğuk terler boşaldığını hissetti. Gunlaug’un yılanı andıran sesiyle sarsılmış, bir an için dizlerinin üzerine çöküp bağışlanma dilenme dürtüsüne kapılmıştı. Ancak o sırada koca salondaki herkesin aynı şeyi hissettiğinin de farkındaydı.
Buradaki herkes, tiranın gözünde suç sayılabilecek bir şeyler yapmıştı.
Neredeyse insanların günahlarını itiraf etmeye başlamasını bekliyordu ki, tam o anda kapılardaki tuhaf bir kargaşa dikkatini çekti.
Tehditkâr bir kararlılıkla hareket eden iki muhafız, bir adamı salonun ortasına kadar sürükleyip yere fırlattı. Adamın üzerindeki paçavralar ve kemikleri sayılacak kadar zayıf oluşu, dış yerleşkede yaşayan biri olduğunu ele veriyordu.
Yine de ince derisinin altında çelik gibi kaslar oynaşıyordu; gözlerindeki öfkeli ve korkusuz bakış ona gururlu, boyun eğmez bir hava katıyordu. Muhafızlara tiksinti dolu bir bakış fırlatarak yerden kalktı; sırtı dik, başı yukarıdaydı. Yüzünde korkudan eser yoktu. Aksine, karanlık ve hiddetli bir kin okunuyordu.
Gunlaug, tahtından bu cesur adama tepeden baktı ve başını hafifçe yana eğdi. Yabancı, altın maskedeki yansımasını görünce yüzünü buruşturdu ama yine de başını öne eğmedi.
Sunny, yabancıdan etkilenerek, "Tam bir irade gücü," diye geçirdi içinden.
Bu sırada Parlak Lord’un sesi koca salonda bir kez daha yankılandı:
"Himayemdekiler. Bugün bir misafirimiz var. Jubei denilen bu adam, bize dış yerleşkeden konuk oldu. Duyduğumuza göre geçenlerde adamlarımdan birine karşı ağır bir suçlamada bulunmuş. Adil ve müşfik bir lord olarak Jubei’yi buraya, davasını savunması ve suçluyu ifşa etmesi için davet ettim. Bu meselenin kökenine inmeliyiz! Ne de olsa bu karanlık dünyada yolumuzu aydınlatan tek yıldız yasalarımızdır..."
Gunlaug’un zırhından yayılan zihinsel baskıdan azade olmasına rağmen Sunny, onun derin ve yumuşak sesinden tuhaf bir şekilde etkilenmişti. Hatta tüyleri diken diken oldu. Altın Yadigar olsun ya da olmasın, Parlak Lord güçlü ve insanın kanına giren bir karizmaya sahipti. Onu dinlememek elde değildi.
Fakat Jubei denen adam sadece sırıttı.
"Doğru. Senin haydutlarından birini suçlamaya geldim Gunlaug. Bakalım bu işten nasıl sıyrılacaksın, piç."
Bunu dedikten sonra elini kaldırdı ve salonun her zamanki köşesinde durup olan biteni izleyen avcı grubuna parmağını uzattı.
"İşte oradaki adam, o sözde Öncülerinden biri, cinayetten suçlu. Masum bir çocuğu en iğrenç şekilde katletti. Yıllardır senin ve uşaklarının her türlü rezil suçunu izliyorum ama artık yetti. Bugün, yaptığı her şeyin hesabını canıyla vermesini izleyeceğim!"
Kalabalığın arasından şaşkınlık dolu fısıltılar yükseldi. Bir Öncü’yü suçlamak, aklı başında birinin yapacağı iş değildi. Saygın konumları nedeniyle bu adamlar neredeyse dokunulmazdı. Yine de Jubei geri adım atacak gibi durmuyordu.
Gunlaug konuştu:
"...Öyle mi? Bu ağır bir suçlama, Jubei. Lütfen, bize daha fazlasını anlat."
Dış yerleşkeden gelen adam dişlerini gıcırdattı.
"O pislik ve yanındakiler, her türlü ödül ve zenginlik vaadiyle saf bir çocuğu partilerine çektiler. Ona, onlardan biri olacağını ve senin şu lanet olası kalende yaşayacağını söylediler. Ama gerçekte, onu canavarlara yem olarak kullandılar!"
Yere tükürdü.
"Siz kendinize bir de avcı mı diyorsunuz, sizi lanet korkaklar?! Hiç mi utanmanız yok?!"
Koca salona ağır bir sessizlik çöktü. İnsanlar şimdi yüzlerinde karanlık ifadelerle avcı grubuna baka kalmıştı. Kale sakinleri her türlü kötü işe göz yummaya alışıktı ama bu kötülüklerin hepsi insanlar tarafından yine insanlara karşı işlenirdi.
Affedemedikleri şey, bir insanın kendi soyundan birini Kabus Yaratıkları’na peşkeş çekmesiydi. Karanlık Şehir’de bu, kutsala saygısızlıkla eşdeğerdi.
Gunlaug başını avcılara doğru çevirdi; adamlar onun bakışı altında titredi.
"Bu doğru mu?"
Grubun en yaşlısı olan Öncü, Jubei’ye karanlık bir bakış fırlatıp kaşlarını çattı.
"Bir yanlış anlaşılma olmalı lordum. Söz konusu çocuk, partimin çok değerli bir üyesiydi. Geleceği için hepimizin büyük umutları vardı. Ölümü hepimizi derinden sarstı."
Sesi dengeli ve sakindi. Belki de biraz fazla sakin.
Jubei hırladı:
"Yalan! O gün şans eseri ben de avdaydım ve her şeyi kendi gözlerimle gördüm! Ne yaptığını biliyorum, piç!"
Gunlaug kalabalığa döndü ve içini çekti. Bir süre sonra vakur bir sesle konuştu:
"Ne kadar talihsiz bir durum. Görünüşe göre senin sözüne karşı onun sözü var Jubei. Ne yapsak, ne etsek? Elbette cesur adamlarıma tüm kalbimle güveniyorum. Hepinizi hayatta tutan bu kahramanlara güvenmeyecek kadar nankör kim olabilir ki? Şüphesiz aranızda, himayemdekiler arasında, bu kadar aşağılık ve kötü niyetli kimse yoktur."
Sunny, bu sinsi sesin hedefinde kendisi varmış gibi hissederek nefesini tuttu. Bu kelimelerin ardına gizlenmiş o dondurucu tehdit pek de örtülü sayılmazdı.
Gunlaug, ezici zihinsel aurasıyla kalabalığı darmadağın ederek bir an sessiz kaldı. Sonra insanların nefes almasına izin vererek başka yöne döndü ve ekledi:
"Ancak bu kadar ciddi bir meselede taraf tutmak bana yakışmaz. Ve bu mesele, ah, gerçekten çok ciddi. Ne büyük bir ikilem. Adaleti nasıl tesis edeceğiz, himayemdekiler?"
Oluşan sessizlikte, hem avcıların hem de Öncülerin lideri olan Gemma aniden söz aldı:
"Lordum, eğer izniniz olursa. Bu duruma tam uyan bir yasamız yok mu? Bu kadim kalede insanlar yaşadığından beri var olan bir kuraldan bahsediyorum. Elbette meydan okuma hakkından söz ediyorum."
Jubei’ye bir bakış atıp gülümsedi:
"Eğer bu cesur avcı, suçlamasından en ufak bir şüphe duyuyorsa geri çekilmeli. Duymuyorsa, suçluya meydan okuyabilir ve bunu kanla kanıtlayabilir. Tabii buradaki asıl suçlu... benim. Bu adamlardan sorumlu kişi olarak, onların avcı sıfatıyla işledikleri her suç benim hatamdır."
Gemma’nın karizmatik gülümsemesi geniş ve dostaneydi.
"Eee, ne diyorsun Jubei? Geri mi çekileceksin? Yoksa bana mı meydan okumak istersin?"
Dış yerleşkeden gelen avcı, gözlerinde nefret ve tiksinti kıvılcımlarıyla bir süre ona dik dik baktı. Sonunda tükürerek cevabı yapıştı:
"Senden korktuğumu mu sanıyorsun, seni köpek? Tabii, neden olmasın. Sana meydan okuyorum!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.