Karanlık Kanat'ı ve Avcı Dikeni'ni çağıran Sunny, taş balkonun kenarından aşağı atladı. Bir saniye sonra hançeri karanlığı yarıp yukarılardaki kırık bir mercan dalına saplandı. Sert bir çekişle kendini yukarı fırlattı; arkasındaki saydam pelerin belirsiz bir karaltıya dönüştü.
Etrafında, Kızıl Kule'nin binlerce yıldır hiç değişmeyen iç kısmı çatırdıyordu. Kadim kule, Değişen Yıldız ile yapay güneşin taşıyıcısı arasındaki amansız savaşın getirdiği felaketlerin yükü altında ürperiyor, sallanmaya devam ediyordu.
Devasa mercan kökleri parçalanıp aşağı süzülüyor, Kule'nin yankılanan enginliğini kulakları sağır eden bir patırtıyla dolduruyordu. Dev mercan blokları alttaki dallara çarptıkça ufalanıp toza dönüşüyordu.
Tüm bu yıkımın ortasında ilerleyen Sunny, hayatta kalmak için amansız bir mücadele veriyordu.
Gözüne kestirdiği köke ulaşamadan, yukarıdan düşen molozlar dalı un ufak etti. Ardından tepesinden binen devasa mercan kütlesi, Sunny'yi öldürücü ağırlığının altına gömmekle tehdit etti. İstifini bozmadan vücudunu büktü ve Avcı Dikeni'ni yana doğru fırlatarak çöken mercanın rotasından sıyrıldı. Saniyeler sonra sağlam bir kökün böğrüne çarpıp yüzeyinden destek alarak tırmanışını sürdürdü.
Düşen dev bloklardan sıyrılmak, havada uçuşan mermi gibi keskin kıymıkların kendisini doğramasını engellemek ve daha da yükseğe tırmanmak için Avcı Dikeni'ni ve uzanabildiği her yüzeyi kullandı. Döne döne, kıvrıla kıvrıla yukarı tırmanıyordu.
O tırmanırken gölgesi de Caster'ı aramak için kökten köğe atlıyordu.
Soylu, Sunny'den çok daha hızlıydı ama karaya çakılı kalmıştı ve karanlıkta görme avantajına sahip değildi. Sunny, çok geçmeden ona yetişeceğinden emindi.
Eziyet dolu birkaç dakikanın ardından kaçınılmaz olan gerçekleşti ve ona ulaştı.
Mercan tozundan oluşan bir bulutun içinden sıyrılan Sunny, havada kızıl bir iz bırakarak geniş bir kökün üzerine çevik bir perende atarak indi. Bir an sonra ayağa kalktı. Karanlığın ortasında sessizce durmuş, Caster'ın belirmesini bekliyordu.
Buralarda, Kule'nin en üst seviyelerinde kaos aşağıdakı kadar şiddetli değildi. Kırılacak dallar zaten düşmüştü, geriye kalan az sayıdaki dal ise nispeten sağlamdı. Bu durum Sunny'nin, soylunun izleyeceği rotayı tahmin etmesini kolaylaştırıyordu.
Dokumacı'nın Maskesi'nin serin, cilalı ahşabı yüzünü rahatça kaplıyor, hatlarını gizliyordu.
Sunny, Han Li klanının elinde ne tür imkanlar ve bağlantılar olduğundan emin değildi, bu yüzden temkini elden bırakmamayı seçti. Birinin Caster'ın ölümünü kehanet türü bir kehanet yeteneği ya da garip, güçlü bir Hafıza vasıtasıyla kendisine bağlamasından çekiniyordu. Gerçek dünyaya döndükten sonra uğraşmak isteyeceği en son şey, intikam peşinde koşan soylu bir klan olurdu.
Ve şimdi, ikisinden birinin bu lanetli, korkunç kulede öleceğinden adı gibi emindi.
Bu hesaplaşmanın vakti çoktan gelmişti.
Caster'ın kendisinden de şüpheleniyordu. Gururlu varis pek çok şeye sahipti ama kesinlikle bir budala değildi. Sunny'nin Kusur'unu çoktan tahmin etmiş olma ihtimali vardı.
Maske, bu ihtimale karşı aldığı bir sigortaydı.
'Bakalım hangimiz daha iyiyiz... Hangimiz bunu daha çok hak ediyor, görelim...'
Sunny için bu dövüş sadece Caster'ı yenmekten ibaret değildi. Neph'i korumakla da ilgili değildi.
Bu, dünyanın kendisine karşı kazanılacak bir zaferdi.
Bir ömür önce, Akademi'de Caster'la ilk karşılaştıklarında, insanlığın taban tabana zıt iki ucundaydılar.
Biri en tepedeydi, diğeri ise en dipte.
Biri güçlüydü ve etrafı hayranlarıyla sarılıydı; diğeri zayıftı, yapayalnızdı. Birinin elinin altında en iyi eğitim, en iyi eğitmenler, güçlü ailesinin sonsuz imkanları, miras kalmış Hafıza cephaneliği ve gelecekteki başarısını garantileyecek sayısız ruh kırıntısı vardı.
Diğerininse hiçbir şeyi yoktu.
Sunny'nin hiçbir zaman hiçbir şeyi olmamıştı. Ailesi, yuvası, ait olduğu bir yer, yaşayıp ölmesini umursayan tek bir ruh, hiçbir fırsatı, hiçbir şansı... Hiçbir geleceği yoktu.
Caster ile aynı cehennemin içine fırlatıldığında tırnaklarıyla kazıdı, dövüştü, acı çekti, katlandı; iradesiyle, zekasıyla ve ölümle burun buruna geldiği sayısız an sayesinde hayatta kaldı ve kendini geliştirdi. Ve işte şimdi, bir yıl sonra, hakkı olan yeri almaya hazırdı.
Caster'ı yenerek kimseden aşağı olmadığını herkese kanıtlayacaktı. Tarih sayfalarında kaybolup gidecek, bir kenara atılıp unutulacak önemsiz bir hiç kimse olmadığını gösterecekti. O "gerçek" insanlar kadar kendisinin de bir değeri olduğunu kanıtlayacaktı.
Zenginlik ve refah içine doğmamış olmasına rağmen, en iyileri kadar olağanüstü olduğunu gösterecekti.
Hatta... Çok daha fazlası olduğunu.
Sunny karanlıkta beklerken, aşağıdan bir Hafıza fenerinin ışığı hızla yaklaştı.
Caster, düşen molozlardan korunmak için inanılmaz hızını ve eğitimini kullanarak Kule'nin zirvesine doğru fırlamıştı. İyice yaklaşmıştı ki, fenerinin ışığı birdenbire geniş bir mercan kökünün ortasında duran ve yolunu kesen hareketsiz bir figürün üzerine düştü.
Yumuşak kumaştan dokunmuş karanlık bir zırh, hassas noktaları koruyan parıltısız siyah deri... Hafifçe tutulan sade bir kılıç, ucu yere dönük. Korkunç bir iblisin yüzünü andıran ahşap maske yeniydi ama yine de karşısındakinin kim olduğunu anlamakta hiç zorlanmadı.
Nefret ettiği o aşağılık serserinin birkaç metre ötesinde yavaşlayıp duran Caster, dişlerini sıkarak tükürürcesine konuştu:
"Sensin."
Maskenin arkasında gizlenen Sunny gülümsedi.
"Yok, hayır. Yanılıyorsun. Aslında ben değilim."
Sonra kafasını hafifçe yana eğerek gururlu soyluya baktı ve sesine katıksız bir şaşkınlık vererek konuştu:
"Ooo! Selam Caster. Bunca yer arasında burada karşılaşmamız ne büyük tesadüf! Hiç beklemiyordum! Ah, bu kesinlikle kader olmalı..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.