Sunny, Caster’a sert bir ifadeyle bakıyordu. O nazik gülümsemesine ve güven veren sesine rağmen, yakışıklı mirasçının neyin peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu.
Sonuçta varoşlarda büyümüştü.
Caster "Sana yardım edeceğim," demişti.
Ama asıl kastettiği şuydu: "Sana sahip olacağım."
Çünkü korkunç bir sır kadar güçlü bir koz yoktu. Bu yardımın bir bedeli olacaktı.
Ama Sunny’nin başka ne seçeneği vardı ki? Eğer Caster ile hemen orada dövüşüp onu öldürmeye, böylece suçunun tek tanığını sonsuza dek susturmaya niyetli değilse, reddedemezdi.
Dahası... Caster’ın olacağını düşündüğü şeyle gerçekten olacaklar arasındaki mesafe, sanıldığı kadar aşılmaz değildi. Sunny hayatta olduğu sürece işleri tersine çevirmek için bir umut hep vardı.
Sadece adım adım ilerleyerek bu durumun içinden çıkması gerekiyordu.
Sunny kendini zorlayarak gülümsedi.
"Teşekkürler Caster. Bunu... bunu asla unutmayacağım."
Ardından ayaklarının dibinde yatan cesede bir göz atıp hızla genişleyen kan gölünden kaçınmak için bir adım geri çekildi. Yüzü sakin görünse de vücudu görünmez, hafif bir titreme ile sarsıldı.
"Peki... şimdi ne yapıyoruz?"
Gururlu mirasçı bir an duraksadı, sonra ağırbaşlı bir sesle konuştu:
"Önceliğimiz, kimsenin seni bu halde görmemesine engel olmak. Bir süre burada bekle. Temizlenmen için bir şeyler getireceğim."
Sunny içini çekti. Harper’ın yakınında kalmayı hiç istemiyordu ama Caster haklıydı. Her tarafı kan içindeyken ortalıkta dolanmak berbat bir fikirdi.
"Ya sonra?"
Caster duraksadı.
"Sonra cesetten kurtulmamız gerekecek. Ama... ne varoş farelerine ne de muhafızlara yakalanmadan bunu yapmak kolay olmayacak. Endişelenme yine de... bir yolunu bulacağım. Dönmemi bekle yeter."
Sunny, bu mirasçıya güvenip güvenemeyeceğini düşünerek tereddüt etti. Onun bir kalabalıkla geri dönmesini engelleyen neydi? Ama hayır. Sunny’yi avucunun içinde tutmak, ondan tamamen kurtulmaktan çok daha fazla işine gelirdi Caster’ın.
Yine de yakışıklı genç oradan ayrıldıktan sonra, etrafı kollaması için gölgesini peşinden gönderdi.
Cesetle baş başa kalan Sunny derin bir iç çekip barakanın derme çatma duvarına yaslanarak yere çöktü. Çok yorulmuştu.
Gece yavaş yavaş yıkıntıların üzerine çöküyor, her şeyi huzurlu bir karanlığa boğuyordu. Elbette yanındaki taşların üzerinde hareketsiz yatan o kanlı bedeni hâlâ görebiliyordu. İlk kez, gözlerinin gölgeleri delip geçememesini diledi.
Harper’ın gözleri hâlâ açıktı, ona suçlayıcı bir ifadeyle bakıyordu.
Ben... seninle sonsuza dek iç içe kaldım, değil mi?
Ruh Denizi’ne bakmasına bile gerek yoktu; Sunny, öldürdüğü her canlının sessiz saflarına yeni bir gölgenin daha katıldığını biliyordu.
Yapabileceği tek şey beklemekti.
Zaman ağır aksak ilerledi.
Caster’ın şüphe uyandırmadan gereken her şeyi toplaması uzun sürüyordu. Meraklı gözlerden kaçınmak ve sürekli dikkatini çekmeye çalışan insanlarla konuşarak vakit kaybetmek zorundaydı. Bir noktada Cassie bile ona seslendi:
"Selam Caster. Sunny’yi gördün mü?"
Kaldıkları yerden uzakta, öldürdüğü gencin cesedinin yanında yerde oturan Sunny, acı bir gülümsemeyle mirasçının yokluğunu açıklamak için ne tür bir bahane uyduracağını dinledi.
Bir süre sonra düşünceleri uzaklara daldı. Dışarıdaki taşlara vuran yağmurun sesini dinleyip yüzünü ekşitti. Yağmur onu hep kötü bir ruh haline sokardı.
Çünkü ne zaman yağmur yağsa, geçmişi hatırlardı.
Geçmişi gizemlerle dolu olan ve trajedi diye haykıran Nephis’in aksine, o basit bir çevreden geliyordu. Hikayesi trajik olmaktan ziyade sıradandı. Ölmekte olan bir dünyada acı ve sert hayatlar yaşayan talihsiz insanların önemsiz bir hikayesi.
Sunny’nin ebeveynlerinin ikisi de vasıfsız işçilerdi. Fakirlerdi ama sefil değillerdi. Babası, şehrin dış bariyerleriyle ilgilenen sayısız bakım ekibinden birinde çalışıyordu. Annesi ise hava filtrasyon sistemleri üreten yeraltı bir fabrikadaydı. Gelirleri birleşince, varoşlardaki insan kovanlarından birinde küçük bir hücre kiralamaya ancak yetiyordu.
Kız kardeşi Rain doğduktan birkaç ay sonra, Sunny dört yaşlarındayken, babası bir iş kazasında öldü; şehir bakım işçileri arasında bu sık rastlanan bir durumdu. Üç yıl sonra ise annesi hastalanıp hayata gözlerini yumdu. Onun gibi fabrika işçileri, ağır koşullar nedeniyle sık sık hastalanıp ölürdü; bu da şaşırtıcı bir sonuç değildi.
Sunny ve Rain, devletin çocuk bakım merkezine gönderildi. Kız kardeşi küçük ve şirin olduğu için sonunda evlat edinildi. Ancak Sunny hem daha büyüktü hem de "davranış bozuklukları" vardı, bu da onu tamamen istenmeyen biri yapıyordu. Giderek daha iğrençleşen bir dizi koruyucu aile yanında birkaç yıl dayandıktan sonra nihayet kaçmayı başardı ve varoş sokaklarında nasıl hayatta kalacağını öğrendi.
O sokaklarda, tıpkı onun gibi, bir sonraki gün doğumunu görebilmek için her gün her türlü nahoş şeyi yapmak zorunda kalan bir sürü çocuk vardı. Ancak o zaman bile çoğu uzun süre dayanamazdı. Orada hayatta kalmak için çok özel bir yaratık olmak gerekiyordu.
Sunny o yaratıklardan biriydi.
Bunun bir kısmı saf şans, bir kısmı ise zeki olmasıydı. Ama asıl sebep, bir hedefinin olmasıydı. Sunny, kız kardeşini bulmadan ölmeyi reddediyordu.
Bir şekilde, kız kardeşinin onu bulup kurtarmasını beklediğine kendini inandırmıştı. Bir gün yeniden bir aile gibi, birlikte mutlu yaşayacaklardı. Bu yanlış hedef, onu her şeyden çok hayata bağlamıştı.
...Tabii ki sonu iyi bitmedi.
Bu lanet olası dünyada hiçbir şey iyi bitmezdi.
İnsan kanından bir göletin sadece birkaç santim uzağında oturan Sunny kıkırdadı ve yüzünü ovuşturdu.
Mutlu son diye bir şey gerçekten var mıydı?
Şu piç neden bu kadar gecikti?
Doğrusu Caster’ın tam olarak nerede olduğunu ve ne yaptığını biliyordu.
Şu anda elini Harper’ın barakasının kapısını açmak için kaldırıyordu.
Sunny yorgunlukla yerden kalktı ve anıların ağırlığını üzerinden attı.
Geçmişi hatırlamanın ne anlamı vardı ki? Gelecekte hayatta kalması gerekiyordu...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.