Öfke ve nefretle kavrulan kalabalık, dalgalar halinde kaleden içeri aktı. Ne var ki sur kapılarının üzerinde sallanan kafataslarının altından geçer geçmeyen, o kor gibi yanan öfkeleri bir anda buz kesti.
Aydınlık Kale’nin yankılanan taş koridorlarında, Gunlaug’un mutlak gücünü unutmak imkânsızdı. Kendilerini bildiler bileli Karanlık Şehir’i demir yumrukla yönetmiş, diz çökenleri el üstünde tutarken dik kafalıları yerle bir etmişti.
Geçmişte sayısız erkek ve kadın Aydınlık Lordu’na meydan okumaya kalkışmıştı. Aralarında yüce ruhlar da vardı, gözü dönmüş caniler de, sıradan insanlar da... Şimdi hepsinin kafatası, göz oyuklarında yuvalanan karanlıkla gelen kalabalığa bakıyordu.
Sonunda, dış yerleşimin sakinlerini ince bir şüphe ve korku kemirmeye başladı. Birçoğu gözlerindeki ışığı yitirmiş, çaresiz bakışlarla Nephis’e kilitlenmişti.
Kayıp Yıldız ise bu ani ruh hali değişimine en ufak bir tepki vermedi. Yüzündeki o alışıldık duygusuz maskeyle, dosdoğru önüne bakarak sakince ilerledi. Gerçekten ne düşündüğünü kimsenin anlamasına müsaade etmiyordu.
Gözden uzak kalmaya çalışan Sunny, Nephis, Effie ve Caster’a yakın olabilmek için kalabalığın ön saflarına doğru süzüldü. Kimse ona dönüp bakmadı bile. Büyük resme bakıldığında, onu sıradan, önemsiz bir piyon olarak görüyorlardı.
Tam da istemiş olduğu gibi.
Sunny’nin pencerelinden bakıldığında, kalenin havası bir tuhaftı; üstelik bu tuhaflık içeri doluşan sefillerden kaynaklanmıyordu. Salonlar ve koridorlar fazla boş, fazla cansız görünüyordu. Her zamanki gibi günlük işlerinin peşinde koşturan tek bir ruh bile yoktu. Giriş salonundaki o şatafatlı masa bile boştu, her gün orada oturan memur sırra kadem basmıştı.
"Nerede bu insanlar?"
Aradığı cevabı bulması uzun sürmedi.
Taht odasına adım attığında, duvarlar boyunca dizilmiş yüzlerce Uykucu’nun kendilerini beklediğini gördü. Aydınlık Kale’nin bütün nüfusu buraya toplanmış gibiydi. Muhafızlar, avcılar, zanaatkârlar, o sessiz hizmetkâr kadınlar... Hatta Kalede kalabilmek için harçlık ödeyen sıradan halk bile buradaydı.
Sunny birkaç tanıdık yüze rastladı. Hafıza Pazarı’nın başındaki iri yarı adam, Stev, Birlik üyelerinin yanında huzursuzca dikiliyordu. Kumarhanenin sahibi Aiko ve Kalede kaldığı o kısa süre boyunca gözünün ısırdığı daha pek çok kişi de oradaydı.
Havadaki gerilim kurşun gibi ağırdı. Bu insanların hepsinin kendi rızasıyla buraya gelmediği aşikârdı. Çoğunun yüzünde tedirgin, ürkek bir ifade vardı. Bazıları ise gözlerinde uğursuz bir merakla rahat ve neşeli bir edayla bekliyor, izleyecekleri seyir için sabırsızlanıyordu.
Sunny’nin içini asıl ürperten şeyse, insanların arasında dikilen birkaç Kâbus Yaratığı oldu. Bunlar Kale sakinlerine ait Yankılardı ve her biri diğerinden daha korkunç görünüyordu.
"Neden sahiplerinin Ruh Denizlerinden çıkarılmışlar ki?"
Ulu salonun derinliklerinde, karanlık girintinin duvarına işlenmiş sahte yıldızların aydınlattığı yüksek kürsüde, Aydınlık Lordu’nun dört teğmeni duruyordu. Avcıların lideri Gemma, baş zanaatkâr Kido ve hizmetkâr kadınlardan sorumlu Seishan.
...Ve elbette Harus.
Sunny, o korkunç kambura kilitlendi. Adam her zamanki sıkkın ifadesiyle duvara bakıp duruyordu.
Bugün aralarından en az birinin öleceğine neredeyse emindi.
Harus, bakışları hissetmişçesine aniden başını çevirip Sunny’ye baktı. Ancak Sunny bu kez gözlerini kaçırmadı. Yüzünde sakin ve hesapçı bir ifadeyle, kamburun cam gibi donuk gözlerinin içine bakmaya devam etti.
"Tek bir kişiye bile yakalanmadan o kadar insanı nasıl öldürebildi acaba? Bu kadar kurbana rağmen o kasabı iş üzerindeyken gören biri kesin çıkmıştır. Nasıl bir Görünüş Yeteneği var ki? Nasıl bir Karşı Saldırı geliştirmeliyim?"
Harus birkaç saniye boyunca ona baktı, ardından başını hafifçe yana eğip tuhaf bir keyifle gülümsedi. Bir saniye sonra sanki tüm ilgisini kaybetmiş gibi bakışlarını tekrar duvara çevirdi.
Bu sırada Tessai salonun ortasına kadar yürüyüp Effie’yi yere fırlattı, dizlerinin üzerine çökertti. Ardından Nephis’e tiksinti dolu bir bakış atıp tahta çıkan basamaklardaki diğer teğmenlerin yanına katıldı.
Dış yerleşimden gelen yaklaşık iki yüz kişi, taht odasının bir ucunda, yüzlerinde karanlık bir endişeyle duruyordu. Doğrudan Kayıp Yıldız’a hizmet edenler hariç, çoğunun üzerinde kirli paçavralar vardı; sadece birkaç kişi düzgün bir zırh giyebilmişti. Kimisi tamamen silahsızdı, kimisinin kemerinde Hafızalar veya derme çatma silahlar sallanıyordu, hatta bazılarının elinde Öldürülen Kule Habercisi’nin pençelerinden aceleyle yontulmuş kılıçlar vardı.
Karşılarında, arkalarını tahta dönmüş şekilde kale halkı duruyordu. Birçoğu burada bulunmaktan hoşnutsuz görünse de gözlerinde hor görme ve öfke okunanların sayısı daha fazlaydı. Bunlar ağırlıklı olarak sayısı iki yüzü aşan Birlik üyeleriydi. Her birinin üzerinde sağlam Hafıza zırhları, ellerinde ise efsunlu silahlar vardı. Güçlü, iyi beslenmiş ve dövüş konusunda tecrübeliydiler.
Özellikle avcılar, az sayılarına rağmen heybetli bir duruş sergiliyordu. Nephis’e derin bir nefretle bakıyorlardı; adamlarından birini tam da bu salonda katlettiği anı hâlâ dün gibi hatırlıyorlardı.
Kayıp Yıldız, iki grup arasındaki boşluğun ortasında, Effie’nin yanında dikilmiş, fildişi tahta bakıyordu. Mermer gibi pürüzsüz yüzü soğuk ve ifadesizdi; gümüş rengi saçları yüksek pencerelerden süzülen güneş ışığında parıldıyordu. Sakin gri gözlerinin derinliklerinde ışık kıvılcımları dans ediyordu.
Herkesin odak noktası, bugün Kale’nin kadim duvarları arasında kopan o karanlık duygu fırtınasının yegâne hedefi oydu.
Bu durum onu rahatsız ediyorduysa bile renk vermiyordu.
Ve sonunda, Aydınlık Lordu’nun kendisi göründü.
Sunny, Gunlaug’un salona girdiğini henüz onu görmeden anladı. Bunu çevresindeki insanların geçirdiği ani değişimden fark etmişti. Göze görünmez bir baskı dalgası kalabalığın üzerine çökerek insanları inletmiş, neredeyse dizlerinin üzerine çöktürmüştü. Bacakları titriyor, yüzleri sararıyor, ciltlerinden soğuk terler dökülüyordu; gözlerine derin bir korku ve panik yerleşmişti.
Bu dehşet verici tiyatronun arkasındaki kuklacı nihayet sahneye çıkmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.