Bir süre sonra taş kulübeden içeri adımlarını attıklarında kendilerini başka bir kalabalığın ortasında buldular. Değişen Yıldız’ın kaldığı yerin ana salonunda toplanan otuz kırk kişi, zaten dar olan mekânı daha da küçültmüştü.
Ancak bunlar varoşlardaki sıradan Uyuyanlar değildi. Çoğu, dış yerleşimin az sayıdaki avcı grubundan gelen deneyimli savaşçılardan ve Nephis’in Karanlık Şehir’de geçirdiği süre boyunca kendi tarafına çektiği insanlardan oluşuyordu.
Sunny daha önce bu ekibin bir parçasıyken, Unutulmuş Sahil’in acımasız gerçekliği karşısında zar zor hayatta kalmaya çalışan zayıf, çaresiz gençlerdi. Şimdiyse devran dönmüştü. Neph’in bu küçük yardımcıları, devşirme malzemelerden derme çatma zırhlar kuşanmış, eğreti silahlarla donanmıştı; hatta bazılarının yetenekli Anıları bile vardı. Duruşları, kendilerine güvenleri bile bambaşkaydı.
Dürüst olmak gerekirse, artık onlarla avcılar arasındaki fark neredeyse kapanmıştı. Sunny hangisinin kim olduğunu bilmese, birbirleriyle karıştırabilirdi.
Değişen Yıldız kalabalığın arasından süzülüp lanetli kalıntıların kasvetli manzarasına açılan pencereye doğru yürüdü. Kısa bir an dışarıyı süzdükten sonra yüzünde karanlık bir ifadeyle geriye döndü.
"Anlatın."
Avcı gruplarının liderleri bir an kararsızca bakıştı. Uzun, darmadağınık saçlı ve alnından çenesine kadar uzanan üç çirkin yarası olan tıknaz bir genç adam, çekimser bir sesle söze girdi:
"Hoş geldin Lady Nephis. Sağ salim dönmene sevindik."
Nephis başıyla hafifçe onayladı. Avcı bir an duraksadıktan sonra kasvetli bir tonla devam etti:
"Biz... uh, geçen bu aylar boyunca emirlerine ve tavsiyelerine harfiyen uyduk. Kurduğun milis gücünü takviye edip organize ettik, yerleşimi saldıran canavarlardan korumak için konuşlandırdık. Harabelerde sen ve kafilenin bizim için avladığı Anılar sayesinde, korumalar ve sivil halk arasındaki kayıplar oldukça azaldı. Yani, eskisine kıyasla."
Değişen Yıldız hiç konuşmadan sadece gözlerinin içine bakmakla yetindi. Genç adam derin bir iç çekti.
"Diğer meseleye gelince... Neredeyse tam dediğin gibi gelişti. Ayrılışından kısa süre sonra Ev Sahipleri yerleşime basıp o Muhafızların kaybolmasıyla ilgili Effie’nin teslim edilmesini, yargılanmasını istediler. Onun gittiğini söylediğimizde ise işi şiddete döktüler. Birkaç kişi yaralandı ama ölen olmadı."
Effie burnundan soluyarak alaycı bir ses çıkardı. Avcı ona karmaşık bir bakış fırlatıp yanağını kaşıdı.
"Ondan sonra hemen her hafta bir kere geldiler. Birtakım insanları pataklayıp etrafı kırıp döktüler, hep aynı talebi yinelediler. Ama biz istifimizi bozmadık, tıpkı tembihlediğin gibi... Sineye çektik. Bu durum onları daha da çileden çıkardı sanki ama işi büyütmek için geçerli bir bahaneleri yoktu. En nihayetinde hayatı bize zindan etmekle ve insanları hırpalamakla yetindiler."
Uzun boylu avcı kadın başını iki yana salladı.
"Peki kapıda köpürerek beni karşılayan o kalabalık neyin nesiydi? Doğrusu ne bunun?"
Genç adam mahcubiyetle kafasını öne eğip boğazını temizledi.
"Şey, o... Yani, Kale sizin o Muhafızların cinayetinden sorumlu olduğunuzu bangır bangır haykırdıkça, yerleşimdeki insanlar size karşı daha bir... nasıl desem, minnet duymaya başladı?"
Effie şaşkın bir ifadeyle adama baktı.
"Haksız yere suçlandığım için mi?"
Genç adam mahcupça gülümsedi.
"Şey, hayır. Tam aksine. Sözde... yarım düzine Muhafız’ın defterini dürmüş olmanıza bayıldılar. Hatta tek pişmanlıkları daha fazlasını gebertmemiş olmanız. Onların işini nasıl bitirdiğinize dair çeşit çeşit hikâyeler türedi, hepsi birbirinden renkli. En popüleri de... Muhafızların senin, eh, namusuna göz diktiği, bu yüzden Kale halkına iyi bir ders verdiğin yönünde."
Uzun boylu avcı kadın gözlerini kırpıştırdı.
"Benim... namusum mu? Ne zamandan beri namusum varmış benim?"
Genç adam sırıttı.
"Bana öyle bakma, bunu ben uydurmadım tamam mı? Park’a kız, onun fikriydi."
Effie, suçlulukla omuz silken başka bir avcıya ters ters baktı.
"Lady Nephis, yerleşimdekilerin sizi desteklemesi için elimizden geleni yapmamızı söylemişti. İşe yaradı işte, yaramadı mı?"
Cazgır avcı kadın, bıkkın bir ifadeyle elini yüzüne sürttü.
"Ama... ben onları öldürmedim ki?"
Avcının gözlerindeki ciddiyet kaybolmadı.
"Kimin umurunda?"
Effie tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki Nephis araya girdi:
"Vakit dar. Boş laflarla zaman kaybetmeyin."
Ardından yüzü yaralı avcıya dönüp sordu:
"Son talimatım ne oldu?"
Adam kaşlarını çattı, belindeki deri keseden küçük ahşap bir kutu çıkardı. Kutuyu sanki dünyadaki en korkunç Kabus Yaratığıymış gibi tutuyordu. Aşırı bir dikkatle Nephis’e yaklaştı ve kutuyu ona uzattı.
Alnında boncuk boncuk ter birikmişti.
"Bu... Kaledeki kişinin getirdiği şey. Sakla’ya o şeyi yaptırmak için ne kullandılar bilmiyorum ama sonuç, en azından bıraktıkları notta yazana göre, tam da istediğin gibi."
Tereddüt etti.
"Kutuyla not bir gün öylece yastığımın üzerinde belirdi. O şeyin ne olduğunu okuduğumda az kalsın kalpten gidiyordum."
Sunny merakla kutuya kilitlendi. Sakla, Gunlaug’un teğmenlerinden biriydi; Zanaatkârların başındaki genç bir kadındı. Alan Yeteneği, bitkilerin belirli özelliklerini değiştirmesine izin veriyordu ki yiyeceğin kıt ve tek düze olduğu Unutulmuş Sahil’de bu muazzam bir güçtü.
Peki Nephis ondan bu kadar önemli ne istemiş olabilirdi? Ve bu avcı neden bu küçük kutudan bu kadar tırsıyordu?
Değişen Yıldız kutuyu dikkatle teslim aldı, birkaç an süzdükten sonra Caster’a uzattı.
"Ne yapacağını biliyorsun."
Caster hafifçe başını sallayıp kapıya yöneldi ve gözden kayboldu.
Nephis bu sırada avcılara dönerek kararlı bir tonla konuştu:
"İyi iş çıkardınız. Hepinize teşekkür ederim."
Yüzlerinde kocaman gülümsemeler belirdiği sırada, Effie’nin dipsiz çantasını alıp tekrar açtı. Çantayı baş aşağı çeviren Değişen Yıldız konuştu:
"Bu... bir Ödül ya da hediye değil. Bu sadece hepinizin hak ettiği ve çok yakında ihtiyaç duyacağı bir şey."
Bir an sonra, masanın yüzeyine saçılan ışıl ışıl kristallerden bir nehir aktı çantadan. Yüzlerce, binlerce kristal... Her biri büyüleyici, zarif bir ışıkla parıldıyordu. Çok geçmeden kristal seli masanın kenarlarından taşıp yere dökülmeye başladı.
Birkaç an içinde, odada toplanan dona kalmış insanların önünde binden fazla ruh parçası birikmişti. Dipsiz çanta nihayet boşalmıştı.
Sunny parıldayan dev kristal yığınına bakıp derin bir iç çekti. Bütün bu curcuna başlamadan önce, kendisinin de böyle bir yığını vardı... tabii çok ama çok daha küçüğü. Göz bebeği, tek gurur kaynağıydı.
Şimdi hepsi uçup gitmişti ne yazık ki.
'Şu manzaraya bak. Bir de kendimi zengin sanırdım...'
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.