Harper, kalenin içinde uyulması gereken kuralları ve adetleri en ince ayrıntısına kadar anlatarak onlara rehberlik ediyordu. Cana yakın ve konuşkan bir çocuktu, bu sayede Sunny meseleyi kısa sürede kavradı.
Genel hatlarıyla her şey oldukça basitti. Birkaç küçük istisna dışında, bir arada yaşamanın temel kurallarını bozmadıkları sürece istediklerini yapmakta özgürlerdi. Mermer hisarın içinde herkesin kullanımına açık olan yerler vardı; bir de sadece Gunlaug’un birliğine mensup kişilerin girebildiği bölgeler mevcuttu. Bu yasaklı yerler, yüksek bir kulenin etrafına sarılmış yılan simgesiyle işaretlenmişti.
Yürürlerken Sunny, üzerinde bu simgenin işlendiği birkaç kaba dokuma duvar halısı fark etti. Halıların kumaşı siyahtı; merkezinde ise stilize edilmiş beyaz bir kule ve ona dolanan altın bir yılan nakşedilmişti. Bunların sırasıyla Karanlık Şehir’i, Aydınlık Kale’yi ve kalenin efendisini temsil ettiğini tahmin etti.
Bunun dışında, yiyecek ve su gibi temel ihtiyaçların nerede ve ne zaman karşılanacağı haricinde bilinmesi gereken pek bir şey yoktu. Harper son olarak hisarın diğer sakinlerine karşı nasıl davranmaları gerektiğine değindi:
“Buradaki insanlar çok iyidir ama yine de nezaketi elden bırakmamalısınız. Özellikle muhafızlarla ve avcılarla iletişim kurarken dikkatli olun. Bu adamlar bizi koruyor ve hayatta kalmamızı sağlamak için canlarını tehlikeye atıyorlar, bu yüzden saygıyı hak ediyorlar. Eğer içlerinden biriyle... şey... bir yanlış anlaşılma yaşarsanız, omuzlarındaki yükü göz önünde bulundurun. Evet, öyle yapın.”
Sunny, bu cılız gence karanlık bir bakış attı ve kafasında bu sözleri şöyle tercüme etti: “Gunlaug’un adamlarına bulaşmayın, eğer onlar size bulaşırsa da sesinizi çıkarmayıp sineye çekin.”
Ne kadar da harika.
Bu sırada kaledeki insanların gerçekte nasıl yaşadıklarına dair birkaç manzara yakalama fırsatı buldu. Sunny’nin beklentisinin aksine, kimse sandığı kadar bitkin veya perişan görünmüyordu. Hatta herkes hallerinden memnun gibiydi, gündelik işlerini sıradan bir rahatlıkla hallediyorlardı.
Elbette yüzlerinde endişe, stres ve baskı izleri vardı ama aynı şey gerçek dünyadaki insanlar için de söylenebilirdi. Genel olarak bakıldığında, kale sakinleri şaşırtıcı derecede... sıradan görünüyordu.
“Sanırım insanoğlu her şeye alışabiliyor.”
Ve Değişen Yıldız’ın ona öğrettiği gibi, uyum sağlama yeteneği en büyük güç idi.
Ortada bir nebze de olsa istikrar olduğu sürece, insanlar tutunacak bir yol bulurdu. Kadim hisarın o tiran efendisi, ne kadar nefretlik biri olursa olsun, Unutulmuş Kıyı’da hapsolmuş Uykuculara o istikrarı sağlıyor gibiydi. Effie’nin o piç hakkındaki sözleri, yani burayı bir arada tutan tek şeyin o olduğu gerçeği Sunny’nin zihninde yankılandı.
“Belki de o... gerekli bir kötülüktür?”
Nihayet kalenin en batıdaki kulesine ulaştılar. Gerçekten de burası oldukça boş ve sessizdi. Uzakta beliren Kızıl Kule’nin tekinsiz görüntüsünden ürken pek az kişi burada kalmak istiyordu.
Ancak ikisi için burası mükemmeldi. Cassie zaten hiçbir şey göremiyordu, Sunny ise gölgelere olan duyarlılığı sayesinde Kızıl Kule’nin varlığına çoktan alışmıştı. Üstelik şu an kuledeki tüm pencereler kapalıydı ve dışarıyı görmelerini engelliyordu.
Harper aniden durdu ve biraz mahcup bir tonda konuştu:
“Şey... Sormayı unuttum. Tek oda mı istersiniz yoksa iki mi?”
Sunny ve Cassie, fazla düşünmeden aynı anda cevap verdiler:
“Tek.”
“İki.”
Aynı anda donup kaldılar ve taş kesilmiş ifadelerle birbirlerine döndüler. Cassie’nin yanakları kızarırken Sunny’nin yüzü daha da kireç gibi oldu.
Sunny, tek oda isterken art niyetli bir şey düşünmemişti. Sadece aylardır birlikte kamp yaptıkları için, bir şeye ihtiyacı olur diye Cassie’nin yanında bulunmak onda bir alışkanlık haline gelmişti. Daha da önemlisi, bu öngörülemez kalede onu bir saniye bile gözünün önünden ayırmak istemiyordu. Buradaki hiç kimseye güvenmiyordu.
Fakat bu yeni şartlar altında, tek oda istemek farklı bir anlama çekilebilirdi.
Ama öyle bir şey yoktu!
Sunny boğazını temizleyip Harper’a baktı:
“Eğer yan yanaysa iki oda olsun. Mümkün değilse tek oda da olur.”
Ürkek genç başının arkasını kaşıdı ve biraz şaşkın bir tonda yanıtladı:
“Peki... tamam. Sizin için yan yana iki oda bulabilirim sanırım. Takip edin beni.”
Bunu dedikten sonra ilerlemeye başladı.
Sunny, Cassie’ye bir bakış attı, sonra başını iki yana sallayıp Harper’ın peşine takıldı.
“Yanlış anlamaz, değil mi?”
Çok geçmeden iki sağlam ahşap kapının önünde duruyorlardı. Harper, Sunny’ye iki demir anahtar uzatıp gülümsedi.
“İşte geldik. Odalar çok büyük değil ama gerçekten... şey... sıcak bir havası var. İlk güvenli gecenizin tadını çıkarın çocuklar! Uzun zamandır kendinizi güvende hissetmemiş olmalısınız. Ben kaleye girmeden önce hiç hissetmezdim. Tanrıya şükür o günler geride kaldı! Neyse, yemek yarın güneş doğduktan bir saat sonra ana binadaki büyük salonda verilecek. Orada görüşürüz!”
Son bir kez onlara bakıp mahcup bir şekilde gülümsedi ve uzaklaştı.
Sunny ve Cassie, tuhaf bir sessizliğin içinde baş başa kaldılar.
Hâlâ biraz mahcup hisseden Sunny içini çekip konuştu:
“Umarım öyle bir niyetim olduğunu...”
Cassie aniden kıkırdadı.
“Biliyorum. Sadece beklemiyordum. Dur tahmin edeyim; bu kaledeki her bir kişiye karşı güvensizlik besliyorsun ve bu yüzden onları korkutup kaçırmak için beni bir şahin gibi izleyeceksin. Tıpkı aşırı korumacı, huysuz ve kavgacı bir ağabey gibi. Değil mi?”
Gülümseyerek başını bir o yana bir bu yana çevirdi, sonra ekledi:
“Dürüst olmak gerekirse ben de burada pek güvende hissetmiyorum. O yüzden, teşekkürler! Yine de itiraf etmeliyim ki burası neredeyse bir otel gibi. Ailem beni bir keresinde dağ tatiline götürmüştü, çok eski bir otelde kalmıştık. Adı neydi... Overgaze mi? Overlook mu? Her neyse, burası tıpkı oraya benziyor.”
Sunny sırıttı.
“Değil mi? Ben hiç otele gitmedim ama benim de aklıma ilk gelen buydu.”
Tabii eğer bahsi geçen otel, yüzlerce Kabus Büyüsü taşıyıcısıyla doluysa, sahibi ölümcül bir tiransa ve bir şey olduğunda yardım çağırabileceğiniz tek bir polis memuru bile yoksa...
“Vay be. Komik aslında...”
Sunny hayatının büyük bir kısmını polislerden korkarak ve ne pahasına olursa olsun onlardan kaçmaya çalışarak geçirmişti.
Ama şimdi, onları gerçekten de çok özlüyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.