Hiç şüphe yoktu ki gelen kişi Caster’dı; Sunny’nin, antrenmanlarda bile olsa Nephis’i bir dövüşte yenebildiğini gördüğü yegane kişi.
Akademi günlerinde Caster, kendi uyanmış adayı döneminin parlayan yıldızıydı. Yakışıklı, cana yakın ve sadece popüler değil, aynı zamanda saygı duyulan biriydi. Sunny bunu itiraf ederken her ne kadar dişlerini sıksa da, bu saygının tek sebebi onun o yüce mirasçı statüsü değildi.
Diğer mirasçılar bile ona gıptayla bakardı. Hatta pek çoğu, Değişen Yıldız’ın birinciliği tesadüfen kaptığını düşünerek onun sıralamanın gerçek kralı olduğuna inanırdı.
Caster güçlüydü, yetenekliydi ve karizmatikti. Tüm bunların yanında mütevazı ve öyle sıcakkanlı bir kişiliği vardı ki, birinin ondan nefret etmesi neredeyse imkansızdı. Geçmişi kusursuz, geleceği ise tartışmasız bir şekilde parlaktı.
Kısacası, Sunny’nin tam zıttıydı.
Kahretsin! Bu sesin neden bu kadar tanıdık geldiğini anlamalıydım!
Sunny başını çevirip şaşkınlık içinde bu yakışıklı gence baka kaldı.
Bu adamın burada ne işi vardı?
Gece Yarısı Kırığı’nın keskin yüzünü tatmaya ne kadar yaklaştıklarından bihaber olan diğer iki uyanmış adayı da aynı şekilde donup kalmıştı. Az önceki heyecanlı hallerinden eser kalmamıştı.
“Vay canına. Sen miydin?”
O benim lafımdı!
Caster onlara sessiz bir gülümsemeyle baktı. Bakışlarında görünür bir düşmanlık yoktu ama nedense Gunlaug’un adamlarının arıza çıkarma hevesi bir anda sönüvermişti. Birbirlerine göz ucuyla baktıktan sonra içlerinden biri tereddütle sordu:
“Bu herifi tanıyor musun, Caster?”
Caster başını sallayarak onayladı.
“Evet. Akademi’de beraberdik. Kusuruna bakmayın çocuklar, onun huyu böyledir. Dışı biraz serttir ama yakından tanıdıkça aslında ne kadar iyi biri olduğunu anlarsınız.”
Biz ne zamandan beri birbirimizi yakından tanıyoruz be?
Sunny bu sözlere mantıksız bir öfke duysa da ağzını kapalı tutmak için kendini zorladı. Caster’ın sadece ortamı yumuşatmaya çalıştığını biliyordu. Aslına bakılırsa gelişi tam zamanında olmuştu.
Sunny, o iki serserinin icabına bakabileceğinden emindi ama peki ya sonra? Gunlaug’un diğer adamlarının öylece kenara çekilip izleyeceğinden şüpheliydi.
Buradaki ilk gününde kalenin efendileriyle bir kavgaya tutuşmak hiç de akıl kârı olmazdı.
Diğer yandan o serseriler de geri adım atmıştı. Durumu hâlâ kontrol ediyormuş gibi görünmeye çalışarak Caster’a karanlık bir bakış attılar ve geri çekildiler.
“Arkadaşına biraz edep öğret Caster. Bir dahaki sefere bu kadar müsamahakar olmayız.”
Bunu dedikten sonra arkalarına dönüp, onlara baka kalmaya cüret eden herkese tehditkar bakışlar fırlatarak masalarına döndüler. Kısa süre sonra koca salon yeniden uğultulu seslerle doldu.
Caster onları bakışlarıyla uğurladıktan sonra Sunny’ye döndü; gülümsemesi biraz hüzünlü bir hal almıştı.
“Bu yaptığın… pek akıllıca değildi dostum.”
Sunny alayla güldü.
“Evet, şey… zaten kim benim akıllı olduğumu söyledi ki?”
Dur bir dakika, hayır, bu hiç de havalı olmadı!
Uzun boylu genç ona birkaç saniye bakıp içini çekti.
“Her halükarda, sizi gördüğüme çok sevindim. İkinizi de.”
Sanki biri onu davet etmiş gibi gelip masaya oturdu.
Gerçi aralarında bir bağ olduğu yadsınamazdı. İnsanın Akademi’den tanıdığı kişilerle konuşmak istemesi bir nevi anlaşılabilir bir durumdu.
Yine de Sunny’nin içine sinmemişti.
Cassie’ye kısa bir bakış atıp soğuk bir gülümsemeyle konuştu:
“Ne o? Bizi hayatta gördüğün için çok mu şaşırdın?”
Caster duraksadı.
“Hayatta kalmayı başarabilmeniz güzel bir şey.”
Görünüşe bakılırsa bu onun “evet, şaşırdım ama bu hoş bir sürpriz oldu” deme şekliydi.
Sunny ve Cassie’nin Akademi’deki diğer tüm uyanmış adayları tarafından yürüyen birer ceset olarak görüldüğü sır değildi. Nephis ve Caster sıralamanın en tepesindeyken, onlar en dipteydi. Bu yüzden de herkes tarafından dışlanmış ve hor görülmüşlerdi.
Tabii Sunny söz konusu olduğunda, o bu soğuk muameleden şikayetçi olmak bir yana, bizzat bu durumu kendisi tezgahlamıştı.
Ne olursa olsun, sanki gittikleri her yerde peşlerinden gelen o görünmez ölüm aurası kendilerine de bulaşacakmış gibi kimse yanlarında yörelerinde olmak istememişti. Sunny’nin kendisi bile geçmişte Cassie’den elinden geldiğince kaçtığı için bu konuda suçluydu.
Unutulmuş Kıyı’nın dehşeti içinde geçen aylardan sonra ikisini de sağ salim görmek cidden tuhaf gelmiş olmalıydı.
Cassie gülümsedi.
“Teşekkür ederim.”
Caster da ona aynı şekilde karşılık verdi ve sesi garip bir sıcaklıkla sordu:
“Sen Cassia’ydın, değil mi? Sen de… şey… Sunless?”
Sunny kısa bir baş sallama ile onayladı.
“Doğru. Ama isimlerimizi hatırlamana şaşırdım doğrusu. Sizin o zamanlar bize nasıl davrandığınızı unuttuğumuzu sanma.”
Cassie onun elini sıkarak sitemkar bir tonda araya girdi:
“Sunny!”
Caster hafifçe güldü.
“Yok, yok. Haklı. Tam bir pislik gibi davrandık. Geriye dönüp bakınca… pek çok şeyi yanlış yaptığımızı görüyorum. Keşke daha fazlasını bilseydik…”
Sesi yavaşça kısıldı ve bir süre sessiz kaldıktan sonra yakışıklı genç aniden nostaljik bir tavırla gülümsedi.
“Yine de Akademi’deki o günler o kadar da kötü değildi, değil mi? Heh, seninle ilk tanıştığım günü hâlâ hatırlıyorum Sunless. Bayağı bir iz bırakmıştın! O attığın palavralar: Uyanmış tiranların yüzüne tükürmeler, parmağını şıklatarak kılıç azizlerini katletmeler…”
Eski günleri yad ederek kıkırdadı.
Sunny sırıttı.
Canı biraz muziplik yapmak istiyordu.
“Ne, o basit şeyler mi? Peh! Çocuk oyuncağı onlar. Sen bir de Labirent’te yaptıklarımı görecektin. Asıl hava atılacak işler onlar.”
Caster, gözlerinde alaycı pırıltılarla ona baktı.
“Öyle mi? Hadi anlat bakalım… Başka neler yaptın?”
Sunny büyük bir kayıtsızlıkla omuz silkti.
“Ondan bundan işte. Bakalım…”
Birkaç saniye düşünüyormuş gibi yaptıktan sonra sıkılmış bir tonda konuştu:
“Sanırım yaptığım en inanılmaz şey, koca bir Ulu İblis’i tek bir kılıç darbesiyle devirmekti. Hiç zorlanmadan işini bitiriverdim. Hatta o avdan bir Yetenek Hatırası bile kazandım. Şey, sormadan söyleyeyim; hayır, sana gösteremem. Çünkü, ııı… öğğ… hah, hatırladım. Onu yedim…”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.