Bir süre sonra altısı birden kuytu harabelerden ayrılıp Parlak Kale'ye doğru yola koyuldu. Karanlık Şehir sessiz ve kasvetliydi, sokaklarında ne tek bir canlı ne de en ufak bir kıpırtı vardı. Kabus Yaratıkları bile yaklaşan felaketin gerginliğini hissetmiş gibi inlerine çekilmişti. Hava, büyük bir değişimin habercisiyle ağırlaşmıştı.
Lanetli şehrin üzerindeki gökyüzünde, yapayalnız bir yıldız parlamak üzereydi.
Mermer kemerin altından geçip dış yerleşime uzanan yola ilk adım atan Nephis oldu. Yüzü durgun ve ifadesizdi. Her zamanki kayıtsız maskesinin ardına gizlenmişti duyguları. Kendi idamına yürümüyordu sanki, zafer kazanmış bir fatih gibi evine dönüyordu.
Gözlerinde uzaklara dalıp gitmiş bir bakış vardı.
Sunny, grubun en arkasında kalma alışkanlığını bir kenara bırakıp onunla yan yana yürümeye başladı. Belki sadece öyle içinden gelmişti ama tanıştıkları ilk günden beri yaptığı gibi yine onun izinden gitmek istemiyordu artık.
Yüksek tepeyi tırmanırlarken Değişen Yıldız ansızın sordu:
"Sunny, İlk Kabus'unu iyi hatırlıyor musun?"
Sesi oldukça rahattı, öylesine sorulmuş gibiydi.
Göz ucuyla ona bir bakış attı, duraksadı. Sonra ifadesiz bir ses tonuyla cevap verdi:
"Dün gibi."
Hafifçe gülümsedi kız.
"Zor muydu?"
Sunny'nin yüzünde yavaşça bir tebessüm belirdi. Dişlerini göstererek güldü.
"Zor mu? Hayır, zor değildi. İmkansızdı. Korkunç, aşağılık, azap dolu bir çileydi. Tam anlamıyla kabus gibiydi yani. Buna sadece 'zor' demek haksızlık olur."
Omuz silkti, siyah dağa dair anıları zihninden kovup sordu:
"...Peki ya seninki?"
Nephis geçmişi hatırlayarak bakışlarını kaçırdı. Bir süre sonra konuştu:
"Benimki o kadar da kötü değildi aslında."
Sunny inanmayan gözlerle ona baktı.
"Ne yani, çıplak ellerinle sadece binikame İblis mi öldürmek zorunda kaldın? Seni bildiğim kadarıyla 'o kadar kötü değildi' demek, tam bir dehşet saçmalığıydı demek."
Kız yavaşça başını salladı.
"...Hayır. Gerçekten diyorum. Dövüşmek zorunda bile kalmadım. En son ana kadar."
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
"Ciddi misin sen?"
Dudaklarında tuhaf bir hüzün belirdi.
"İlk Kabus'umda bir deniz feneri bekçisinin kızıydım. Ailem güzel bir denizin kıyısındaki muhteşem bir kulede yaşıyordu. Her sabah ufkun ardından sıcak bir güneş doğar, sonsuz lacivert dalgaları büyüleyici bir ışıkla yıkardı. Rüzgar yumuşacıktı, dünya çok nazikti. Ben, annem, babam ve küçük kardeşlerim... Huzur içinde yaşayıp gidiyorduk. Mütevazı ama hiçbir şeye muhtaç olmayan bir hayattı."
Sunny kaşlarını çattı.
"Sonra ne oldu? Bir deniz yılanı deniz fenerini mi yıktı? Derinliklerden çürümüş bir yaratık mı çıktı?"
Değişen Yıldız'ın gözleri uzaklara daldı. Birkaç saniye sustuktan sonra devam etti:
"Hayır. Hiçbir şey olmadı. İşin püf noktası da buydu sanırım. Kabus'um... Aslında bir cennetti. Küçük bir çocukken hayal ettiğim her şeydi. Sadece hayal edebileceğimden çok daha mucizevi, çok daha insaniydi."
Sunny şaşkınlıkla ona bakakaldı. O bakarken Neph'in yüzündeki hüzün kırıntısı kayboldu, yerini sert bir ifadeye bıraktı.
"Ama aşmayı bu kadar zorlaştıran da buydu işte. İmkansız kılan şey buydu. Tıpkı senin dediğin gibi. Çünkü Kabus'u yenmek için yapmam gereken tek şey... Sadece arkamı dönüp her şeyi terk etmekti. O cennette kalabileceğimi bile bile. Sonsuza dek."
Sunny bir an duraksadı, ardından temkinli bir sesle sordu:
"Peki sen ne yaptın?"
Derin bir iç çekti Neph. Gözlerinin feri söndü.
"...Uzun süre Kabus'tan çıkış yolu aradım. Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım, hiçbir yol yoktu. Günler geceleri kovaladı... Zaman geçtikçe aramaya devam etmek için kendimi zorlamak imkansız bir hal aldı. O huzura, o sıcak ve güzel hayata alışmıştım. En sonunda, belki de durmam gerektiğini düşündüğüm o gün geldi. Belki de sadece burada kalmalıydım."
Başını hafifçe yana eğdi. Büyüleyici sesi Sunny'nin kalbinin en derin, en karanlık köşelerine kadar ulaştı:
"...Deniz fenerinin tepesine çıktığım gün işte o gündü. Biliyor musun Sunny, alevlerin bahşettiği gücü çekip almak için... Kendini yakman gerekir. Babaannem böyle derdi. Ben de öyle yaptım. Üzerime yağ döktüm ve kendimi ateşe verdim."
Beyaz alevler ansızın ellerini sardı. Yüzü yavaşça solarken, gözlerinde hissettiği o korkunç acının yansımasıyla ellerine baktı. Fildişi teni sürekli haşlanıyor, kararıyor ve ardından iyileşip eski pürüzsüz haline dönüyordu. Düz bir sesle ekledi:
"...Ve yandım."
Alevler bir anda yok oldu, kız elini yumruk yaptı. Sesi biraz zorlanıyordu artık.
"Çok ama çok uzun bir sürenin ardından, her şey bittiğinde... Kendimi siyah ipekten vıcık vıcık bir kozanın içinde, karanlık bir mağarada buldum. Etrafımda binlerce insan benzer kozaların içinde gözleri açık yatıyordu. Boş yüzlerinde mutlu tebessümler vardı. Üzerimizdeyse... Bugün bile tarif etmeye dilimin varmadığı kadar iğrenç, tiksindirici bir yaratık duruyordu. Düşlerimizle besleniyordu."
Bir süre sustu, sonra devam etti:
"O yaratık da sanki benim çektiğim acıyı paylaşıyormuş gibi acıyla kıvranıyordu. Bir şekilde kozadan kurtulmayı başardım. Ve o tamamen kendine gelmeden önce onu öldürdüm."
Dönüp Sunny'ye baktı, gülümsedi. Fakat bu gülüşte en ufak bir sıcaklık yoktu.
"...İlk Kabus'umu işte böyle yendim."
Sunny uzun süre hiçbir şey söylemeden onun gözlerinin içine baktı. Sonra yavaşça başını çevirdi.
"...Dediğim gibi, tam anlamıyla kabus. Boşuna böyle demiyorlar demek ki."
Değişen Yıldız hafifçe güldü.
"Sanırım. Ama gerçekten, o Dehşet ile savaşmak işin en zor kısmı değildi. İğrenç bir kozanın içinde kısılıp uyanmak da en zor kısmı değildi. Hatta... Hatta diri diri yanmak bile en zoru değildi."
Birkaç saniye sessiz kaldı. Ayaklarının altındaki beyaz yola bakarak konuştu:
"En zor kısmı, deniz fenerinin merdivenlerini tırmanmaktı. Gelecekte beni neyin beklediği yüzünden değil, arkamda neyi bıraktığım yüzünden."
Çok geçmeden dış yerleşimin tanıdık silueti görüş alanlarına girdi.
Sonunda Parlak Kale'ye dönmüşlerdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.