Dağlar çökmüş, geride devasa bir vadi bırakmıştı. Yeşil yamaçlar ufolanmış kayalardan müteşekkil kahverengi bir çöle dönüşmüştü. Şimdiyse o çöl, kızıl bir nehre ev sahipliği yapıyordu.
İmparatorluk askerlerinin kan kırmızısı pelerinleri, mızraklarının ucunda oynaşan güneş ışığıyla birlikte ilerleyen al bir dalgayı andırıyordu.
Bu yürüyen savaşçı denizinin çok üzerinde, süzülen bir şahin vardı. Hafif rüzgârı kanatlarının altına alıp gagasını açtı, çığlık benzeri bir ses çıkardı. Sonra kanat çırpıp uzaklaşmaya yeltendi. Tam zamanında yapmıştı bunu; bir an sonra göğü yırtan altın bir ok hemen yanından fırlayıp geçti.
Görünmeyen okçunun soğuk bakışlarından kaçmak isteyen şahin, kanatlarını kısıp hızla irtifa kaybetti, ardından tekrar açıp süzülmeye başladı.
Zeytin ağaçlarıyla kaplı dalgalı tepelerin, görkemli şehirlerin üzerinden uçup gitti. Beyaz kayalıkların arasında cıvıl cıvıl çiçeklerin açtığı adalarla bezenmiş şarap rengi denizi aştı. Yaban hayatıyla kaynayan zümrüt yeşili ağaç örtülerinin gölgesinde kutsal canavarların dinlendiği derin ormanları, değerli mermerlerin çıkarıldığı derin ocakları ve huzurlu tapınakları geride bıraktı.
Savaşın çeneleri arasında yutulmak üzere olan dingin bir diyarın üzerinden süzüldü.
En nihayetinde yüksek bir tepenin etrafına yayılmış devasa bir şehre ulaştı. Mütevazı bir malikanenin avlusuna inip omuzlarında geyik postu taşıyan bir kadına dönüştü. Esmer teni ter içindeydi, soluk soluğaydı. Yüzünden, bu kadar kısa sürede böylesine uzun bir mesafeyi katetmenin getirdiği yorgunluk okunuyordu.
"Hanımım!"
Hizmetçi kızlar hayranlık ve hürmetle parıldayan gözlerle ona su ve taze meyve sunmak için ileri atıldı.
Kadın, güzelce boyanmış amforadan kana kana su içti, ardından genç kızları eliyle uzaklaştırdı. Onlara bakarken gözlerinden bir anlığına derin bir keder geçti.
Ancak bu kederi hemen bastırdı.
"Vakit yok. Prens nerede? Onu görmeliyim."
Hizmetçiler kararsızca birbirine baktı. Kadın kaşlarını çattı.
"Ne oldu?"
Kızlar, tepede yükselen ve zamanın yıprattığı beyaz sütunlarıyla zamana meydan okuyan kadim bir tapınağa doğru baktı.
"Kâhin... Sizi çağırdı. Prens de orada."
Kadın acı bir iç çekti, dudaklarında kalan suyu sildi.
"Demek sonunda konuşmaya karar verdiler, ha?"
Gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı, ardından dikleşip genç hizmetçilere son bir kez baktı.
Kızlar bu bakış karşısında mahcubiyetle kıkırdadı. Kadının yüzü iyice sertleşti. Arkasını dönüp arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Tapınağa vardığında içeride tuhaf bir hava hakimliği vardı. Burası genelde boş kalırdı ama şimdi kalabalıktı.
Çoğunu tanıdı.
Sakin ve bilge gözlere sahip soylu bir genç adam duruyordu orada. Yanında, bu topraklarda pek rastlanmayan kızıl saçlara sahip bir oğlan vardı. Bir diğer tarafta, uzun siyah örgüsüyle hem narin hem de büyüleyici bir güzelliğe sahip bilgili bir kadın bekliyordu.
Geniş omuzlu, cüssesiyle diğer herkesi cüce gibi gösteren devasa bir savaşçı da buradaydı. Heykeltıraş şıklığı taşıyan zarif kıyafetli narin bir adam; teni güneşte bronzlaşmış, gözleri denizle aynı renkte olan bir gemi kaptanı; şarkıları tüm diyarda yankılanan ama gözleri görmeyen bir ozan; ve rahibe mi yoksa saray meftunu mu, belki de ikisi birden olan bir kadın...
Oğlan hariç, oradaki herkes şu ya da bu sebeple ün salmıştı. Bazıları muazzam bir güce sahipti, bazıları ise o kadar olmasa da hepsi kendi alanında seçkindi.
Neresinden bakılırsa bakılsın tuhaf bir topluluktu.
Omuzlarında geyik postu olan kadın da aralarına katılınca dokuz kişi olmuşlardı.
Kadın kaşlarını çatarak kalabalığa baktı ama konuşmamayı seçti.
Onun yerine devasa savaşçı gürledi. Sesi kadim tapınağın tavanında yankılandı:
"Ne haber var?"
Kadın kestirip attı.
"Beklediğimiz gibi. İmparatorluk ordusu zaten yürüyüşe geçmiş."
Savaşçı dilini damğına vurdu.
"Lanet olsun! Burada vakit kaybedeceğime halkı toplayıp ordu kuruyor olmalıydım."
Soylu genç adam ona sakince baktı.
"Çağrıldık."
Boy farklarına rağmen devasa adam birden bocaladı. Başını öne eğdi.
"Bağışlayın prensim. Haddimi aştım."
Az sonra tapınağın en kutsal iç odasına alındılar. Orada, bir tülün arkasında üç figür oturuyordu.
Genç bir kız, olgun bir kadın ve bir cadı...
Üçünün de gözleri kördü ama gören herkesten çok daha fazlasını görüyorlardı.
Onlar Kâhin'di.
Genç adam önlerinde diz çöktü.
"Ben, Eurys. Sizleri selamlıyorum. Çağrınıza icabet ettik."
Üç kadın gülümsedi. Üç ayrı ses tek bir ses gibi birleşerek karşılık verdi:
"Selam sana kardeşim!"
"Selam sana oğlum."
"Selam sana çocuk."
Genç adam –Prens Eurys– derin bir nefes aldı.
"Vatanımız büyük bir tehlike altında, ey Kâhin. Bu yüzden sizden diliyoruz... Lütfen, bu diyarı nasıl kurtaracağımızı bize gösterin."
Genç kız üzgün görünüyordu. Kadın hareketsiz kaldı. Cadı ise kahkaha attı.
"Sonunda edep öğrenmişsin yaramaz çocuk, öyle mi?"
Genç adam birkaç saniye sessiz kaldı, sonra sözlerini tekrarladı:
"Sizden diliyoruz."
Genç kız, tülü aşıp ona dokunmak ister gibi kımıldadı ama kadın onu durdurdu. Yüzünü diz çökmüş prense döndü ve sakince konuştu:
"Üzgünüm oğlum. Ama sizi bu yüzden çağırmadık."
Prens sıkkın bir şekilde dudaklarını kenetlerken, arkasındaki sekiz kişinin yüzü sarardı.
Üç kadın, sesleri birbiri içinde eriyerek konuşmaya devam etti.
"Bizim olan bu topraklar..."
"Kurtarılamaz."
"Kaderin ağı geniş olsa da aynı zamanda acımasızdır."
"İmparatorluk durdurulamayacak."
"Şehirlerimiz..."
"Yanacak."
"Halkımız köleleştirilecek."
"Krallığımız yıkılacak, adı bile unutulacak."
"Bunu engelleyemeyiz."
"Fakat..."
Kâhin tekrar konuşmadan önce bir anlık sessizlik oldu.
"İntikamımızı alabiliriz."
"Siz dokuzunuz alabilirsiniz."
"Siz dokuzunuz alacaksınız."
"Savaş İmparatorluğu..."
"Yok edilmeli."
Prens gözlerinde koyu bir karanlıkla Kâhin'e baktı.
Sonunda bakışlarını yere indirdi.
"Vay canına... Dokuz kişi bir imparatorluğu nasıl yok edebilir ki? O imparatorluk bir tanrı tarafından korunuyor."
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından küçük kız öne doğru eğildi.
Çocuksu sesi kadim tapınağın sessizliğinde çınladı, sütunların arasında yankılandı:
"O zaman tanrıları öldürmelisiniz."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.