Kutsal Bir Ölü

Eksen Ağacı o kadar muazzam bir boyuttaydı ki, onu nesnel bir varlık olarak kavramak imkânsızdı; daha çok devasa bir coğrafya, tek başına bir diyar gibi duruyordu. Nihayetinde Ariel’in Oyunu’ndaki o heybetli zirvelerden bile yükseğe uzanıyordu ki o zirveler, Yeryüzü’ndeki her türlü dağdan katbekat yüceydi. Sunny ile Kai’nin üzerinde durduğu dal, kilometrelerce uzanıyor, bir ova genişliğinde yayılıyordu. Üzerindeki kabukların oluşturduğu girintiler ve sırtlar, iki insanın rahatça yürümesine imkân tanıyacak kadar ferahtı.

Benzer şekilde devasa dallardan oluşan karmaşık bir sarmaşık ağı, hem aşağılara hem de göğe doğru uzanarak insanı dehşete düşüren üç boyutlu bir labirent yaratmıştı. Koskoca bir millet, bu heybetli ağacın dalları üzerinde yurt kurabilirdi. Ancak bugün Sunny ve Kai, bu kimsesiz enginliği dolduran yegâne ruhlardı.

Güneş ufkun ötesinde henüz gözden kaybolmuştu. Bulut denizi hülyalı bir kızıllığın son kırıntılarıyla ışıldamaya devam etse de gece, kadife karanlıktan peçesini dünyanın üzerine çoktan sermişti.

Sessizlik çökmüştü ortalığa fakat tam bir sükûnet sayılmazdı. Bunun yerine, çağlayan suların huzur veren uğultusu her yeri kaplamıştı.

Eksen Ağacı daha birkaç saniye önce karla kaplıydı. Şimdi ise o karlar eriyor, dondurucu su kütleleri titanik dalların meydana getirdiği devasa labirentten berrak şelaleler halinde aşağı süzülüyordu. Sunny karların yerini kül ve lavın alacağını sanmıştı ama şaşırtıcı şekilde öyle bir şey gerçekleşmedi.

Devasa ağaç, sadece beyaz örtüsünden sıyrılıp çırılçıplak kalmıştı. Çıplak dalları rüzgârda hafifçe salınıyordu. Bu engin uzantılarda ne bir yaprak, ne bir meyve, ne de en ufak bir dayanıklılık izi vardı. Aksine, sayısız dal kırılmıştı; geriye kalanların çoğu ise çürük ve hastalıklı görünüyordu.

Sanki Eksen Ağacı… tamamen ve geri dönülmez biçimde ölmüş gibiydi.

Sunny temkinli gözlerle etrafı taradı.

"Sence burası ne işe yarıyor?"

Oyun tahtasında beş özel kare vardı: Kaleler, Tapınaklar ve Eksen Ağacı. Sunny ilk dördünün amacını az çok çözmüştü ama tam ortadaki bu karenin işlevine dair hâlâ en ufak bir fikri yoktu.

Kai de etrafı inceliyordu. "Hiçbir yapı göremiyorum. Sıradışı bir his de yok."

Sunny bir süre düşündü. Merkezdeki karenin, tahtayı baştan başa geçmekteki stratejik önemi dışında mutlaka başka bir kullanımı olmalıydı. Ortayı tutan oyuncu kuşkusuz avantaj elde ederdi ama tek başına bu avantaj, burayı özel kılmaya yetmezdi.

Tabii yeşim tahtanın kenarlarına kazınmış sadece dört rün vardı: Kül, kar, korku...

Yine de...

"Biraz etrafı tarayalım."

Kai bir an tereddüt etti, ardından boğazını temizledi.

Yukarıdan süzülen berrak su akıntılarını işaret ederek, "Aslında ondan önce..." dedi. "Şu güzelim suyu ziyan etmek yazık olmaz mı?"

Sunny önce kafası karışmış halde ona baktı, sonra bıyık altından güldü.

"Keyfine bak tabii."

Kısa süre sonra, uzun zaman sonra ilk kez tazelenmiş ve temizlenmiş halde, dallardan oluşan o labirenti keşfe çıktılar. Kai’nin keyfi gözle görülür şekilde yerine gelmişti; hatta kısık sesle neşeli bir melodi mırıldanıyordu. Sunny ise yeniden bir insan gibi hissetmenin tadını çıkarıyordu.

Güzel bir histi.

Aşağıdaki dallara atlayarak ya da daha yüksektekilere uçarak Eksen Ağacı’nda bir süre dolandılar. Fakat hiçbirinde dişe dokunur bir şey yoktu. Gövdeye yaklaştıkça da özel bir şey bulma ihtimalleri iyice zayıflıyordu.

En sonunda ağacın tepesine kadar tırmanıp kuzeye, bir sonraki dağa doğru baktılar. Sunny, ağacın yüksekliğini hesaba katarak her zamankinden daha uzakları görebilmeyi ummuştu ama hayal kırıklığına uğradı. Komşu dağların ötesindeki her şey bir sis perdesinin arkasında gizlenmişti; Kai bile bu sisin ardını göremiyordu.

Yine de kuzeydeki üç dağ biraz tuhaf duruyordu. Sunny tam olarak neyin garip olduğunu kestiremiyordu ama güneyde gördükleri o karlı zirvelerden ince bir farkla ayrıldıkları kesindi.

İçini çekti.

"Buradan bir şey çıkmayacak anlaşılan."

Bir süre sessiz kaldı, sonra gözlerini Kai’ye çevirdi.

"Belki de Ağaç İblisi’nin yattığı yere bakmalıyız."

Lanınmış İblis’in Eksen Ağacı’nın bir dalında dinlendiğini tek gören Kai’ydi; dolayısıyla o yerin nerede olduğunu sadece o biliyordu.

Önden Kai düştü. Ağacın devasa gövdesi boyunca aşağı indiler ve nihayet daha alçaktaki dallardan birine ulaştılar. Daha aşağıda başka dallar varsa bile, hepsi bulut denizinin sisinde kaybolup gidiyordu.

Bu dal, özellikle gövdeyle birleştiği dip kısmında inanılmaz bir genişliğe sahipti. Ağaç İblisi’ni ilk gördükleri gün, karla kaplı halde tam da burada oturuyordu.

Şimdi ağacı örten kar eridiği için Sunny ile Kai anormalliği hemen fark etti. Lanetlenmiş İblis’in dinlendiği yerin hemen yakınında, Eksen Ağacı’nın gövdesi vahşice yarılmış, o tekinsiz derinliklere açılan karanlık bir geçit ortaya çıkmıştı. Geçidin ardında sisten başka bir şey yoktu. Zamanında oradan bir şey nehir gibi akmış ve donarak kehribar bir kütleye dönüşmüş gibiydi.

Uzaktan bakıldığında, erimiş altından bir nehir o devasa gövdeden dışarı taşmış, büyük kısmı bulutlara dökülürken küçük bir miktarı dalın üzerindedonmuş küçük göletler halinde kalmış gibi görünüyordu.

Sunny en yakındaki kehribar parçasına yaklaştı ve sakınarak dokundu. Pürüzsüz, sert ve soğuktu.

Kai arkasından sordu: "Ne bu?"

Sunny bir an duraksadı. En sonunda inanmaz bir ses tonuyla cevap verdi: "Bu... bu bildiğin kehribar. Ağaç reçinesi."

Ayağa kalkıp Eksen Ağacı’nın gövdesindeki yarığa baktı, kaşlarını çattı.

Sonunda bakışlarını Kai’ye çevirdi. "Sanırım... sanırım bu ağaç ölmüş."

O yarık, uzun zaman önce bu ulu ağaca indirilen bir darbenin iziydi; altın sarısı kehribar parçaları ise onun kanıydı.

Derin bir nefes aldı.

"Daha doğrusu, katledilmiş."

Gövdedeki yarık büyüktü ama ağacın devasa boyutuyla kıyaslandığında devede kulak kalıyordu. Birisi o deliği ağacın kehribar özünü emmek için açmamış olsaydı, böylesine küçük bir yara Eksen Ağacı’nı öldürmeye yetmezdi.

Belki de Ağaç İblisi o binlerce yılı sadece bir rakibin çıkıp gelmesini bekleyerek geçirmemişti. Belki de Dünya Ağacı’nın bu taze fidesinin sonsuz yaşam gücünü ve dayanıklılığını emmiş, kendi yozlaşmış ruhunu beslemek için onu açgözlülükle yiyip bitirmişti.

Eğer öyleyse...

Eksen Ağacı’nın kendisini kontrol eden Diyar’a bahşetmesi gereken her neyse, çoktan yok olup gitmişti. Ulu ağaç ölünce Oyun’un o işlevi de kırılmıştı.

Ariel’in Oyunu… bozulmuştu.

Sunny uzaklara dalan gözlerle altın sarısı kehribar parçalarına baktı.

Dehşet İblisi, o yüce ve korkunç Ariel tarafından yaratılan şeylerin bile sonsuz olmadığını bilmek; biraz hüzünlü, biraz da ümit vericiydi.

Nihayetinde Kâbus Büyüsü de bir iblis tarafından yaratılmıştı.

Yani belki bir gün, onu da yok etmeyi başarabilirlerdi.

Dudaklarına soluk bir tebessüm kondu.

Nephis Büyü’yü yok etme niyetini ilk haykırdığında, bu kulağa tamamen bir hayalperestlik gibi gelmişti.

Ama artık öyle gelmiyordu.

Eksen Ağacı’na indirilen o ölümcül darbe karşısında Sunny, ilk kez hedeflerinin aslında avuçlarının içinde olduğunu hissetti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.