Güneş ufka doğru süzülürken Sunny ve yoldaşları Kül Kalesi’nin karanlık dehlizlerini geride bırakıp kraterin yamaçlarına doğru yeniden tırmanışa geçti. Göğe yükselen duman sütunu simsiyah bulutlar doğuruyor, etrafa kar gibi kül taneleri serpiliyordu.
Burası, dört bir yanı karla kaplı dağlarla çevrili son yanardağdı; dağların bembeyaz, el değmemiş zirveleri uzakta tehditkar birer gölge gibi yükseliyordu.
Kai ve Avcı savaşa hazırlanırken Sunny de ordusunu gözden geçirdi. Emrinde bir aziz, sınırları aşmış bir gölge ve iki düzine yüce gölge vardı. Obsidiyen eşek arılarının her biri tek başına ölümcül ve güçlüydü ama garip bir şekilde, rütbeleri daha düşük olmasına rağmen kül canavarları olan Kai ve Avcı, gölgelerden çok daha ölümcüldü. Ve elbette, bir de kendisi vardı: kül tiranı Sunny.
İç çekerek Ariel’in Oyunu’nun haritasını küllerin üzerine yeniden çizdi ve endişeli bir ifadeyle incelemeye koyuldu.
Kai, fildişi zırhının kuşağına siyah sadakını bağlarken ona meraklı bir bakış fırlattı.
"Endişeli görünüyorsun?"
Sunny yavaşça başını salladı.
"Biraz öyleyim. Artık bu diyarın kurallarını az çok çözdük, en azından bir strateji kuracak kadar bilgimiz var. Yine de hala cevapsız kalan iki soru kafamı kurcalıyor. Biri önemli sayılır ama diğeri tamamen hayati." Parmağıyla haritayı işaret etti. "İlk olarak, kalelerin ve tapınakların ne işe yaradığına dair bir fikrimiz olsa da tahtanın tam ortasındaki özel kare hala gizemini koruyor. Bundan çok daha önemlisi ise taşların hareketleri arasında bir fark olup olmadığını bilmiyoruz. Mesela bazı taşların dağların arasından çaprazlama geçip geçemeyeceğini ya da tek bir hamlede birkaç zirveyi birden aşıp aşamayacağını henüz çözemedik." İçini çekti. "Eğer bunu yapabiliyorlarsa strateji kurmanın hiçbir anlamı kalmaz. Ne yaparsak yapalım yakında etrafımızı sararlar... Ondan sonra iş sadece ölümüne bir savaşa kalır."
Haritaya bakıp gözlerini kıstı. "Ama tüm taşların tek seferde sadece tek bir kare ilerleyebildiğini varsayarsak... O zaman ne yapmamız gerektiği gayet açık."
Önündeki kareli düzlemde, kar tiranı kuzeydeki kalede bir kar iblisi ve iki canavar tarafından korunuyordu. Tahtanın tam ortasında tek bir kar iblisi nöbet tutarken, ikincisi ise doğudaki tapınağı iki canavarla birlikte kolluyordu. Üç kar canavarı Kül Kalesi’nin etrafını sarmıştı, son kar iblisi ise güneybatı köşesinde tek başına bekliyordu.
Bu da batıdaki tapınağın tamamen korumasız olduğu anlamına geliyordu.
Sunny parmağıyla orayı gösterdi. "O kareye ulaşmalı, oraya sığınmalı ve orada öldürebildiğimiz kadar düşmanı temizlemeliyiz. Tabii buradaki sorun, sol köşedeki kar iblisinin oraya bizden çok daha hızlı ulaşabilecek olması... Ah, bir de her yanımızın kar canavarlarıyla sarılı olduğu gerçeği var." Karanlık bir tebessüm belirdi yüzünde.
"Bu yüzden, şafak söküp de her taraftan üzerimize çökmeden önce onlardan birini aradan çıkarmamız gerekiyor."
Aslında üç kar canavarına da şimdilik dokunmayıp işlerini daha sonra tapınakta bitirmeyi tercih ederdi ama şartlar ona başka seçenek bırakmıyordu. Kar solucanı ve devasa mekanik yaratık batıdan ve doğudan aynı anda Kül Kalesi’ne saldırma fırsatı bulmadan önce, bu gece bu ablukayı dağıtmak zorundaydı.
Dolayısıyla Sunny’nin önündeki tek gerçek seçim, üç kar canavarından hangisine saldıracağıydı. Elbette buz kovanı işini bitirmek en kolay seçenek gibi duruyordu, gerçi bunun da pek kolay olacağı söylenemezdi. Yine de öncelikle lanetlilerden birinin icabına bakmayı isterdi ama ne yazık ki bu imkansızdı.
Korkunç solucanın ele geçirdiği dağa saldırmak onu batıdaki kar iblisine çok fazla yaklaştıracaktı. Diğer yandan, o ürkütücü devle kapışmak ise onu batıdaki tapınaktan iyice uzaklaştıracak, hatta doğudaki tapınağı koruyan kar grubu tarafından kıstırılmasına yol açacaktı. Geriye tek bir yol kalıyordu.
Sunny iki tapınağa doğru baktı, aniden yeşim tahtanın her bir yanına kazınmış o dört kelimeyi hatırladı. Kar, Kül, Korku, Gerçek.
Birden, kül rününü tam da şu an üzerinde bulundukları Kül Kalesi’nin altındaki kareye kazınmış olduğunu fark etti. Kar rünü ise tam karşılarında, Kar Kalesi’nin yükseldiği karenin altındaydı. Peki ya kar iblisinin koruduğu o tapınak... Yoksa orası korku tapınağı mıydı? Bu durumda Sunny’nin ele geçirmek istediği yer gerçek tapınağı olmalıydı.
Gülümsedi. "Ne kadar da manidar."
Dağılan saçlarını gölgelerden ördüğü bir tokayla arkaya doğru topladı. Ardından savaştan önce omuzlarını oynatıp esnedi.
"Hazırlanın. Bugün o buz kovanının kökünü kazıma vakti."
Her ne kadar plan dışı olsa da kötü bir tercih sayılmazdı. En azından bu sayede Sunny, ileride karşılaşacağı o gerçekten güçlü kar ucube sürüsünün karşısına çıkmadan önce yanına daha fazla gölge katmış olacaktı. O tam bu sözleri söylerken güneş nihayet uzak ufka değdi. Gökyüzüne saçılan ışıklar canlı bir kızıla büründü, bulut denizini kırmızının ve narçiçeğinin binbir tonuna boyadı.
Sanki o yalnız dağlar bir kan denizinin ortasından yükseliyormuş gibi bir manzara belirdi.
Yanardağ sarsıldı. Ardından büyük bir gürültüyle kükredi; derinliklerinden yükselen duman sütunu genişleyip daha da büyüdü. Tepelerindeki kül bulutları adeta kaynıyordu.
Güneyden esen güçlü bir rüzgar külleri dağıtıp kuzeye, batıya ve doğuya savurdu. Tıpkı karda olduğu gibi, kül bulutları da güneşin aydınlattığı kızıl uçurumun üzerine yayıldı, gün batımının o yoğun parıltısını içine çekti. Çok geçmeden kül iplikçikleri katılaşarak devasa obsidiyen köprüler oluşturdu; bu köprüler batan güneşin yansımasıyla sanki içten içe yanan korlarla kaplıymış gibi parıldıyordu.
Göz alıcı bir manzaraydı.
Sunny derin bir nefes aldı ve ordusuna ileri atılma emrini verdi.
"Saldırın!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.