Görünmez rüzgarların koynunda süzülen Gece Bahçesi, gerçekten de akılalmaz bir hıza ulaşabiliyordu. Yine de yaşayan geminin yıldızların işaret ettiği bölgeye varması iki gün daha sürdü. Gök cisimlerinin hareketlerinin tuhaf ve öngörülemez olduğu Fırtına Denizi’nde zaman mefhumu aslında pek bir şey ifade etmiyordu; fakat insanlar hem alışkanlıktan hem de mecburiyetten bu ölçü birimini kullanmaya devam ediyordu.
Bu sürenin büyük kısmı felaketvari bir fırtınayla boğuşarak geçmişti. Ancak ikinci günün sonunda rüzgarlar dindi ve Fırtına Denizi’nin dizginlenemeyen öfkesi yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. Gökyüzünü yırtan şimşeklerin kör edici aydınlığı ve dinmek bilmeyen sağanak yağmur gitmiş, yerini sonsuz dalgaların üzerinde süzülen ince sis bulutlarına bırakmıştı.
Yıldızlar, Gece Bahçesi’nin hedefine ulaştığını Gece Azizleri’ne teyit edecek kadar bir süre bulutların arkasından göz kırptı, ardından hızla bir sis perdesinin ardında kayboldu. Dünya, karanlığın soğuk kollarından sıyrılıp alacakaranlığın soluk ve belirsiz kucağına atılırken etraf hafifçe aydınlandı.
Artık yıldız haritasına ihtiyacı kalmayan Sunny, haritayı açığa çıkaran büyüyü iptal etti. Gece Bahçesi hedefe varan ilk gemi olmayabilirdi ama bu sayede sonuncu olacağı da kesindi.
Yaşayan gemi hız kesti, sisin içinde temkinle süzülmeye başladı. Kimse bu yerde kendilerini neyin beklediğini bilmiyordu. Bu yüzden hem askerler hem de komutanlar gergindi; sisli denizin gri sonsuzluğuna endişeyle bakıyorlardı.
Siste sesler çok uzaklara yayılırdı. Gece Bahçesi’nin gövdesine çarpan dalgaların ölçülü mırıltısı, güvertenin o muazzam yüksekliğinden bile netçe duyulabiliyordu.
Jet, devasa geminin baş tarafındaki gözlem güvertesinde Sunny’nin yanında duruyordu. "Pekâlâ, bu iş beklediğimden daha kolay oldu," dedi. Tıpkı askerler gibi o da sisin içine bakıyor, ileride kendilerini neyin beklediğini anlamaya çalışıyordu. Ebedi Şehir buralarda bir yerde olmalıydı... Ancak harita, şehrin neye benzediği veya oraya yaklaşırken ne gibi engellerle karşılaşılacağı konusunda pek cömert davranmamıştı.
Elbette sadece gözleriyle bakmıyorlardı. Sunny, gölge duyu yeteneğini dört bir yana yaymış, Fırtına Denizi’nin devasa bir bölümünü algı ağıyla kuşatmıştı. Jet ise kargasını öncü olarak göndermiş, ondan gelecek raporları bekliyordu. Hissettiği şeylerden biraz huzursuz olan Sunny tek kaşını kaldırdı.
"Beklediğinden kolay mı? Ne demek istiyorsun?"
Jet, hafif bir gülümsemeyle omuz silkti.
"Yani diyorum ki, ağır bir hasar almadan veya büyük kayıplar vermeden hedefe ulaştık. Başımıza gelen en kötü şey, düzineye yakın dehşet verici güçte ucube ve bir iki tane hayal bile edilemeyecek canavar tarafından saldırıya uğramaktı... Resmen tereyağından kıl çeker gibi geldik."
Sunny ona şüpheyle baktı, ardından hafifçe alınmış bir tonla konuştu:
"Bu seferberliğin başarıya ulaşma ihtimalini epey düşük görüyormuşsun anlaşılan."
Jet sırıttı.
"Beklentileri düşük tutmak, hayal kırıklıklarından uzak bir hayat yaşamanın sırrıdır." Birkaç saniye duraksadı, ardından derin bir nefes alıp kaşlarını çattı. "Bu koku da ne?"
Deniz yüzeyi çok aşağılardaydı ancak bir Azizin duyularını küçümsemek asla akıl kârı değildi. Yine de Sunny, Jet’e şaşkınlıkla baktı.
"Kokuyu alabiliyor musun?"
Kasvetli bir ifadeyle aşağıya baktı.
"Bu kan kokusu."
Jet sisten dolayı göremiyordu ama aslında Fırtına Denizi’nin bu bölgesi, akılalmaz miktarda kana bulanarak kıpkırmızı bir renge bürünmüştü. Sunny de rengi tam olarak seçemiyordu ama başka şeyleri hissedebiliyordu.
Gece Bahçesi, adeta bir kan denizinin üzerinde süzülerek ilerliyordu. Ancak yaşayan gemi sadece bu kırmızı dalgaların arasından geçip gitmiyordu; gövdesi kanı emiyor, etrafındaki suyu belli belirsiz temizliyordu. Arada sırada parçalanmış bir et yığını geminin başına çarpıyor ve o da anında yutuluyordu.
En hafif tabirle, son derece ürpertici bir manzaraydı. Sunny içini çekti.
“Bütün bu bölge kana boğulmuş ve parçalanmış cesetlerle... En azından ceset parçalarıyla dolup taşmış. Geç kalma kararının ne kadar yerinde olduğu şimdi anlaşılıyor. Burada daha yeni dehşet verici bir savaş sona ermiş olmalı. Yarışta kalan kâbus yaratıkları, Ebedi Şehir’e ulaşma şansı için birbirine girmiş anlaşılan.”
İhtiyar Tom ve Uçan Hollandalı gibi yaratıklar vardı ama Gece Bahçesi’nin hiç karşılaşmadığı sayısız ucube daha olmalıydı. Sonuçta Fırtına Denizi uçsuz bucaksızdı ve her aday buraya doğu sınırlarından, yıldızları takip ederek gelmemişti. Bu korkunç canavarların zayıf olanları yolda can vermiş olmalıydı; ancak en güçlüleri ve gerçekten dehşet saçanları buraya kadar ulaşmayı başarmıştı.
Ve sonra, birbirlerini yok etmişler, geriye en korkunç olanı galip olarak kalmıştı.
Sunny mırıldandı.
"Belki de daha sık gizemli yıldız haritaları bulmalıyız. Böylece kâbus yaratıkları bize bir iyilik yapıp birbirlerini öldürürler." Fırtına Denizi’ndeki en büyük tehditlerden bazılarının kendi nüfuslarını bu kadar temiz bir şekilde azaltması hiç de fena bir şey değildi.
Yine de... Bütün bu kadim dehşetleri katledip hayatta kalan o varlık hâlâ buralarda bir yerdeydi ve çoktan Ebedi Şehir’e yaklaşmıştı. Sunny onunla orada yüzleşmek zorunda kalacaktı, bu yüzden duyduğu memnuniyetin üzerine karanlık bir endişe çöktü.
Söylediklerini doğrularcasına, sisin içinden aniden karanlık bir karaltı belirdi. Küçük bir ada genişliğindeki bu kütle, dalgaların birkaç yüz metre üzerine kadar yükseliyordu; yine de Gece Bahçesi’nin devasa gövdesinin yanında küçük ve önemsiz kalıyordu.
Bu, devasa bir canavarın bedeninden koparılmış bir et parçasıydı.
Yaşayan gemi yaklaştıkça, bu parçalanmış etten oluşan grotesk adayı daha da gölgede bıraktı ve zahmetsizce bir kenara itti. Sunny içini çekti.
"Bütün bu etler... Ziyan olup gidiyor..."
Jet ona tuhaf bir bakış attı, ardından gözlerini devirdi.
"Aşağı atlayıp onları toplamanı engelleyen hiçbir şey yok, biliyorsun değil mi?"
Sunny ürperdi.
"Almayayım, kalsın. Niye yapayım ki hem? Zaten yemek yememe bile gerek yok..."
Jet, yüzünde hafif bir tebessümle bakışlarını kaçırdı.
Bir süre aralarında sadece sessizlik hüküm sürdü. Sis bulutları Gece Bahçesi’nin güvertesinde yavaşça süzülüyor, gemiyi aydınlatan sayısız fener, alacakaranlığın soğuk sonsuzluğunda sıcak birer ışık adası gibi parıldıyordu.
Bir süre sonra Sunny’nin kaşları çatıldı. Onun kasvetli ifadesini fark eden Jet, tırpanını hafifçe kaldırdı.
"Ne oldu?"
Sunny birkaç saniye duraksadı, ardından yüzünü ekşitti.
"Hiçbir şey. Sorun da bu ya, hiçbir şey hissetmiyorum. Her yöne en az yüz kilometre boyunca Ebedi Şehir’e dair en ufak bir iz bile yok."
Onları şehre götürecek, üzerine rünler kazınmış bir stel ya da bilinmeyen bir yere kapı açan kadim geçitler gibi hiçbir ipucu da görünmüyordu. Ebedi Şehir’e sıradan yollarla ulaşılamayacağı düşünülürse, Sunny böyle bir şeyle karşılaşmaya şaşırmazdı.
Ancak burada kanlı denizin sonsuzluğundan, sisten ve yaşanan feci savaşın korkunç kalıntılarından başka hiçbir şey yoktu.
Çok geçmeden karga devriyesinden döndü ve Jet’in omzuna konarak yüksek sesle öttü:
"Gak! Döndü!"
Jet irkilerek başını yana eğdi, kulağını küçük kuşun siyah gagasından uzaklaştırmaya çalıştı. "Tamam, tamam. Aferin. Siste bir şey buldun mu, evet mi hayır mı?"
Karga birkaç saniye ona baktı, ardından gururla kanat çırptı.
"Hayır! Hayır!"
Jet bıkkın bir şekilde içini çekti.
Kısa bir sessizliğin ardından, emin olamadığı bir tonda sordu:
"O harita bizi buraya kadar boşuna getirmiş olamaz, değil mi?"
Sunny başını salladı.
"Kesinlikle hayır. Dokumacı’nın yaptığı her şeyin bir sebebi vardı... Ayrıca, savaşı kazanan her kimse ortalıkta görünmüyor. Eğer Ebedi Şehir’e giden bir yol olmasaydı buralarda dolanıp durur, bir çıkış arardı. Burada olmaması, bir yolun var olduğunu gösteriyor... Sanırım."
Jet içini çekti.
"Pekala, aramaya devam edelim."
Gece Bahçesi sisin içinde süzülmeye devam etti ancak saatler geçmesine rağmen Sunny, etraflarındaki o devasa alanda hiçbir şey hissedemedi.
Böyle durumlarda genellikle acele etmemek en iyisiydi... Fırtına Denizi’nin bu bölgesini yavaşça araştırıp ipuçları arayabilir, bu iş için günlerini hatta haftalarını harcayabilirlerdi.
Ancak Sunny’nin zamanı dardı. Dünyanın geri kalanında zaman durmuyordu ve onun ilgilenmesini bekleyen işler yavaş yavaş birikiyordu. Üstelik bir rakipleri vardı. O korkunç savaştan galip çıkan canavar yarışta çoktan önlerine geçmişti; bitiş çizgisine yaklaşmış ya da belki de çoktan varmıştı. Bu yüzden Sunny o kadar uzun süre bekleyemezdi.
Şansına — ya da şanssızlığına — onlara epey zaman kazandıracak bir yolu vardı.
Sunny yüzünü ekşiterek Dokumacı’nın Maskesi’ni çağırdı. Maske yüzüne yerleşirken mırıldandı:
"Ah, gerçekten de bunu yapmayı dört gözle bekliyordum..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.