Sunny, Dokumacı’nın Maskesi’ndeki gözüm nerede büyüsünü en son kullandığında kendi gözleri kavrulmuş ve kör kalmıştı. Aslına bakılırsa, görüşü daha yeni tamamen düzelmişti. Bu yüzden, tehlikeli bir savaşın arifesinde gözlerini yeniden kaybetmeyi doğal olarak istemiyordu. Yine de her işte bir öğrenme süreci vardı.
İlk seferinde ağır yara almış olması, bu kez de aynı acıyı çekeceği anlamına gelmezdi. O zamanlar kaderin iplerine dokunmanın ne demek olduğunu bilmediğinden onlara dikkatsizce yaklaşmıştı.
Bu defa her şeyin farklı olacağına inanıyordu. Kendini dizginlerse alacağı hasar muhtemelen çok daha az olacaktı. Elbette bunun bedeli olarak çok daha az şey öğrenebilecek, belki de sadece bir iki anlık görüntü yakalayabilecekti.
Beklentisi boş çıksa bile, gölge duyu yeteneğine güvenerek gayet iyi dövüşebilirdi.
Yine de görmemesi gereken bir şeye şahit olma tehlikesi hâlâ masadaydı. Korkanın çocuğu olmazdı ne de olsa.
İç çekip Jet’e dik dik baktı. Acaba yine kendini yerde mi bulacaktı?
Sahi, Jet’in onu tokatlayarak kendine getirmesi de neyin nesiydi?
İlişkileri böyle başlamıştı ve aradan geçen bunca yıla rağmen hiçbir şey değişmemişti.
Zaman kaybetmenin âlemi olmadığını bildiğinden, gözüm nerede büyüsünü etkinleştirdi.
Kaderin yırtık dokusunun akılalmaz genişliği bir kez daha gözlerinin önüne serildi. Sunny, bu muazzam manzara karşısında yine tamamen sarsıldı.
Ancak bu kez tecrübesi sayesinde zihnini bu yoğunluktan daha hızlı sıyırmayı başardı. Önceki adımlarını takip ederek algı sınırlarını sonsuz ipliklerin sadece küçücük bir parçasıyla kısıtladı. Yalnızca Fırtına Denizi’nin bu bölgesiyle ilgili olan iplere odaklandı.
Gece Bahçesi’nin Ölümsüz Şehir ile bağlantılı olduğunu, hatta orada inşa edildiğini bildiği için aradığı ipliği bulması daha kolay oldu. Aradığı kader ipi, bu yaşayan geminin içinden de geçiyor olmalıydı.
Çok geçmeden aradığına değecek bir ip yakaladı. Yakınlarında, gökyüzünden süzülüp denize inen ve Gece Bahçesi’nin güvertesini delip geçen tuhaf bir iplik duruyordu. Bu iplikte garip bir ikilik vardı; üst kısımları gümüşi yıldız ışığından örülmüşken, alt kısımları geçit vermez bir karanlıktan ibaretti.
Sunny bu sıra dışı kader ipine uzandı ve parmak uçlarıyla hafifçe dokundu. Bu kez sadece bir anlığına dokunup elini hemen çekmeye dikkat etti. Böylece zihnine sızacak gerçeğin sınırını dar tutmayı, gözlerini ve aklını büyük bir yıkımdan korumayı umuyordu.
Umudu boşa çıkmadı. Fakat bunu idrak edemeden önce, zihnini dehşet verici bir görü kapladı.
Bu da ne?
Bir an için dehşete kapıldı, çünkü karşısında duran şey uçsuz bucaksız, karanlık bir boşluktu. Neyse ki bu, o bilinen mutlak Boşluk değildi. Sadece sıradan bir boşluktu.
Hayatın, sıcaklığın, hatta havanın bile olmadığı; sessiz, ıssız ve bomboş bir karanlık. Sadece kozmik radyasyonun ölümcül ışınları ve görünmez yerçekimi alanlarının girdapları vardı.
Ve o karanlığın ortasında, sayısız yıldız gümüşi bir ışıkla parıldıyordu.
Sunny baka kaldı.
Hadi canım. Uzayda mıyım ben?
Evet, burası uzay boşluğunun ta kendisiydi. Ama tam o anda başka bir şeyin daha farkına vardı.
Burası aynı zamanda Gece Tanrıçası’nın gerçek hükümranlık alanı olan Karanlık Gökyüzü’ydü.
Ve orada, yıldızların arasında, gümüş rengi kuleleriyle ışıldayan bir şehir yıldız ışığıyla yıkanıyordu.
Sunny elini hızla çekti ve Ölümsüz Şehir’in görüntüsü zorlanan zihninden silindi.
Nasıl yani? Demek uzayda?
Sonsuzluk gibi gelen ama aslında sadece bir an süren bir sessizliğe gömüldü.
Hayır, bu mantıklı değildi. Gerçi Rüya Alemi’ndeki hiçbir şey mantıklı değildi ya. Gecegezen, Gece Bahçesi’ne binip Ölümsüz Şehir’den yelken açarak uzaklaşmayı başarmıştı. Oysa şu anda bu gemi uçamıyordu bile, bırakın yıldızlar arası seyahat etmeyi.
Sunny bir süre tereddüt ettikten sonra kader ipine bir kez daha ürkekçe dokundu.
Ölümsüz Şehir’i yeniden gördü. Ancak bu kez şehir tam bir kaos içindeydi.
Saldırı altındaydı.
Şehrin ötesindeki karanlıkta devasa bir varlık hareket ediyordu. Uzayın karanlığından ayırt edilemediği için şeklini seçmek imkansızdı. Belki de karanlığın kendisiydi. Var olduğunu anlamanın tek yolu, geçtiği yerlerdeki yıldız kümelerinin birer birer örtülmesini izlemekti.
Bu varlık korkunç, akılalmaz ve soğuk bir yok etme arzusuyla doluydu.
Soluk gözlerini diktiği her yerde, Ölümsüz Şehir’in ölümsüz sakinleri yok oluyordu. Gümüş kuleler eriyip çöküyor, göksel meskenin dokusu düzensizliğin içinde eriyip gidiyordu.
Ama sonra, şehir küllerinden yeniden doğdu.
Dokusu onarıldı, kuleler erimiş maddelerin kor halindeki havuzlarından yeniden yükseldi ve yaşayan sakinleri ilk günkü gençliklerine geri döndü.
Sırf yeniden yok edilmek için.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede milyonlarca kez tekrarlanan bir ölüm ve diriliş döngüsü.
Sonsuz bir yıkım.
Ölümsüzler ölürken dehşet içinde çığlık atıyor, acımasızca hayata döndürüldüklerinde ise korkudan ağlıyorlardı.
Anlar saniyelere, saniyeler dakikalara karıştı. Dakikalar saatlere, saatler ise günlere döndü. Günler... Sunny elini çekip dehşet içinde geriledi.
Az önce ne gördüm ben öyle?
Titreyerek o korkunç sahneyi zihninde yeniden canlandırdı.
Yavaşça, tereddütle neye şahit olduğunu idrak etmeye başladı.
Bu bir savaştı.
Fırtına Tanrısı ile Huzur İblisi arasındaki savaştı bu.
O halde...
Öğrenmesi gereken tek bir şey kalmıştı.
Sunny titrek bir nefes alıp elini kader ipine doğru son bir kez uzattı.
Ölümsüz Şehir’in nasıl düştüğünü gördü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.