Sunny ile Kai tapınağa döndüklerinde gecenin en zifiri vaktiydi. Katil hâlâ dinlendiğinden, Sunny yeşim figürlerden birini onun yanına bıraktı, diğerini ise Kai'ye uzattı.
Sonuncusu... O son figürü kendine sakladı.
Tapınak yana yatmış, lav denizinin içinde boğuluyordu. Bu yüzden figürleri sunağa yerleştirmek epey meşakkatli bir işti. Yine de Kai uçabildiği için pek sorun yaşamadı. Ruh çekirdeğinin etrafında üçüncü kül halkası şekillenirken Sunny bir kez daha oradan uzaklaştı. Lav gölünden yükselen o tekinsiz heykellere huzursuz bir bakış fırlatıp kurbanını sundu.
Kar Hükümdarı'nı katletmeden önce öğreneceği son hakikat bu olacaktı.
Birkaç saat içinde Hakikat Tapınağı'ndan ayrılacaklardı. Yani yollarına çıkacak başka bir Kâbus Yaratığı'nı katletseler bile, ancak Kül Kalesi'ne benziyorsa eğer, Kar Kalesi'ni fethettikten sonra yeni bir adakta bulunabilirdi. Sunny, Hükümdar öldükten sonra ne olacağından emin değildi. Bu yüzden bu lanetli oyunda ödül olarak alacağı son hakikat belki de buydu.
Derin bir nefes aldı.
Kar İblisi'nin heykeli lavların arasında kaybolurken Sunny kendisini yine bambaşka bir yerde buldu.
Fakat bu hakikat diğerlerine hiç benzemiyordu.
Sunny korkunç bir acı içindeydi.
Sisli bedeni dehşet verici bir lanet tarafından canlı canlı kemiriliyor, gizemli zihni acımasız illüzyonlarla yutuluyordu. Kalbi tarif edilemez bir dehşetle parçalanıyor, öz ruhu kırılıp yaşama arzusu ile iradesi zalim bir el tarafından sökülüp alınıyordu.
Ne bir teselli vardı onun için, ne de nefes alacak bir an.
Ölmekten başka çaresi yoktu.
Yine de direndi. Zifiri karanlığın ortasında, kumların üzerinde düzensiz adımlarla yalpalayarak ilerledi. Gece karası gökyüzü tepelerinde sayısız gümüş yıldızın ışığıyla parıldıyordu fakat bu soluk ışıltı gölgelerle kaplı vadiyi aydınlatmaya yetmiyordu. Parçalanmış, donan bedenini ısıtmaya yetmediği gibi...
Ağzından kan süzülüyor, ilahi bir ışıkla, altın bir zarafetle parıldayan maskesinin dişleri arasından dışarı taşıyordu. Bedenini yaran yaralardan sızan ışıltılı kan, koyu renkli pelerinini sırılsıklam ediyordu.
Bir adım. Bir adım daha.
Sunny'nin bu hayatta atması gereken adımlar tükeniyordu. Geride yalnızca birkaç adım kalmıştı.
"Aahhhh..."
Dudaklarından bir inilti koptu, sesi maskenin arkasında boğuklaşıp tanınmaz hâle geldi.
Ardından başka bir ses duyuldu.
Bir yırtıcının pençeleri altında ezilen yaprakların hışırtısı, gece göğünü yaran zarif kanatların sesi.
Kaderin dokusunu delip geçen bir okun sesi.
Okun sivri ucu boynuna saplandı ve onu savurup yere serdi.
Sunny dizlerinin üzerine çöktü. Altın kan damlaları kumların üzerinde değerli birer mücevher gibi parıldıyordu. Elini kaldırıp okun pürüzsüz siyah ahşap gövdesini kavradı. Maskesinin cilalı ahşap yüzeyinden pek de farklı değildi bu doku. Okup çekip çıkardı ve avucunun içinde kırıp attı.
O oku fırlatan okçunun güçlü eli, onun gibi bir varlığa zarar veremeyecek kadar zayıftı aslında. Okun etini delebilmesi, sadece daha tehlikeli bir düşmanın boynunda bıraktığı eski bir yara sayesindeydi.
Okun kendisi önemsizdi...
Ancak ucuna sürülmüş olan o efsanevi zehir hiç de önemsiz değildi. Artık bu dünyada var olmaması gereken bir zehirdi bu, ama işte tam karşısındaydı.
Dehşet verici bir soğukluk tüyler ürpertici bir hızla bedenine yayıldı. Ardından ruhunu, zihnini ve benliğini istila etti.
Sunny bir anda dermanının kesildiğini hissetti.
Gözlerini açık tutmakta bile zorlanıyordu. Harap olmuş bedeni titredi.
Çok soğuktu, çok.
Üşüyordu ve yalnızdı.
Tıpkı yaşadığı gibi, kimseden habersiz, tek başına göçüp gidecekti bu dünyadan. Var olduğunu bile kimse hatırlamayacaktı.
Ölüm geliyordu.
Karanlığın içinden sessizce sıyrılan bir kadının yumuşak adımlarıyla geliyordu ölüm. Kadının üzerinde yıpranmış koyu renk bir zırh ve güzel yüzünü örten bir peçe vardı. Uzun, gür saçları örülmüştü.
Yıldızlı gece üzerine koyu bir gölge düşürüyordu ama Sunny kadının soğuk gözlerini net bir şekilde görebiliyordu.
O gözlerde kendi yansımasını da görüyordu.
Yırtık pırtık bir pelerine bürünmüş sisli bir figür ve yüzünü kaplayan siyah, cilalı ahşaptan bir maske.
O, Kader İblisi Dokumacı'ydı.
O kudretli, korkunç iblis...
Şimdi ölümlü bir avcının önünde diz çökmüştü.
İblisin dudaklarından bastırılmış bir kahkaha döküldü, maskenin ardından garip ve belirsiz bir yankıyla yayıldı.
"Siz Dokuzlar... Ah, sizden nasıl da nefret ediyoruz..."
Kaderle savaşmanın bitmek bilmeyen çaresizliğini Kader İblisi'nden daha iyi kim bilebilirdi ki?
Dokuzlar zavallı birer ölümlüden başka bir şey değildi ama kaderlerinde bu vardı. Hayatları kaderin birleştiği noktaydı. Başka herhangi biri için kırıntı kadar değersiz, haşereden farksız görünürlerdi... Ancak kaderin o büyük duvar halısını görebilen Dokumacı için bedenleri birer dev gibi yükseliyor, ezici ağırlıklarıyla üzerine çörekleniyordu.
Kadın sessizce iblise baktı.
İblis maskenin arkasından gülümsedi.
"Senin işindi, değil mi? Oh, bize nasıl da haince bir tuzak kurdun öyle. Kardeşlerimizden kaçmayı başardık... ama görünen o ki sonunda senden kaçamadık."
İblis bu kadını çok iyi tanıyordu. Saf bir ruha sahip bu ölümlü, uzun zamandır Dokumacı'nın izini sürüyordu. Bazen bir canavar olarak gelmişti, bazen de bir avcı. İblis onun diyarlar arasında sessizce ilerleyişini, güçlenmek uğruna savaştan savaşa koşuşunu izlememişti... Fakat kaderin dokusunda onun silüetinin adım adım yaklaştığını, bir yılan gibi etraflarını sardığını hissetmişti.
Ta ki kıpırdayamayacak hâle gelene, kaçacak hiçbir yer kalmayana dek.
Nihayet kadın konuştu.
İblis onun sesinde bir zafer edası olacağını sanmıştı ama sesi sadece yorgundu.
"Ne olduğunu biliyorum."
İblis de yorgundu.
"Ne olduğumuzu biliyorsan, bizi yok etmenin ne anlama geldiğini de biliyorsun demektir. Bir iblisi katletmenin ödenmesi gereken bir bedeli vardır. O bedeli ödemeye hazır mısın?"
Kadın cevap vermedi.
İblis kederli, uzun bir iç çekti.
"Hiçbir şey bilmiyorsun, çocuk. Zavallı kızım, artık çok geç. Bağışlayabilirsen bağışla beni."
Kadın o anda kınından çıkardığı kılıcı akıcı ve seri bir hamleyle iblisin göğsüne sapladı. Vuruşunda en ufak bir tereddüt ya da merhamet kırıntısı yoktu.
O sisli figür cansız bir şekilde yere yığıldı.
Siyah maske, yıldızlı gökyüzüne boş gözlerle baktıktan sonra bir kıvılcım kasırgasına dönüşerek dağıldı.
Avcı kadın derin bir nefes alıp göğe baktı.
Nihayet görevi tamamlanmıştı.
Hafifçe yalpaladı ve elini kaldırıp kafa karışıklığı içinde peçesine dokundu.
Dudakları hafifçe kıpırdadı, neredeyse duyulmaz bir fısıltı döküldü ağzından:
"...Ne görevi?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.