Madoc’un özel güvenlik güçlerinin verdiği ağır kayıplara rağmen, kalede hala küçük bir paralı asker ordusu barınıyordu. Dış duvarın aşılmış olmasının pek bir hükmü yoktu; ana kule savunma odaklı inşa edildiği için Madoc’a giden yolu açmak hiç de kolay olmayacaktı. Hele ki Sunny ve yoldaşlarının mermileri bu kadar azalmışken.
Kılıcın neden daha üstün bir silah olduğunu görüyor musun? Kılıç kullanırken bitebilecek tek şey, öldürecek düşmanlardır...
Tabii eğer uyanmış biriyse.
Maalesef Sunny şu an uyanmış değildi.
Biri tam şu an eline bir kılıç tutuştursa bile pek sevineceği söylenemezdi. Nihayetinde, bir silahlı çatışmaya kılıçla girecek kadar kafayı yememişti.
Haliyle, başı biraz dertteydi.
Ana kuleye doğru hamle yaptıkları sırada, kibar bir öksürük sesiyse duraksadılar.
Öteki Mordret geride kalmış, onları takip etmemişti.
Sunny kaşlarını çatarak ona baktı.
“Ne yapıyorsun? Kaybedecek vaktimiz yok.”
Mordret; Effie, Morgan ve Sunny arasında bakışlarını gezdirdi. Yüzünde tuhaf bir ifadeyle çekinerek konuştu.
“Çok özür dilerim, haddimi aşmak istemem ama...” Eliyle aşağıyı işaret etti. “Neden sadece silahlarını almıyorsunuz?”
Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
Ne diyor bu budala...
Sonra birkaç kez daha gözlerini kırptı ve okunaksız bir ifadeyle yere baktı.
Siperler kan göletleri ve ölü paralı askerlerle doluydu. Bu askerlerin her biri... bir silah taşıyordu. O silahlar şimdi katliam mahalline saçılmış, yağmurun altında sırılsıklam yatıyordu.
Sahi, onları almayı neden düşünmemişlerdi?
Sunny elinin tersiyle yüzüne vurma isteğini bastırdı.
Uykusuzluktan hep bunlar...
Onun yerine Morgan cevap verdi:
“Çünkü biz uyanmış kişileriz.”
Sunny şaşkınlıkla ona baktı. Morgan bu bakışı fark edince omuz silkti.
“Herkesin bilinçaltında yatan ön yargıları vardır. Uyanmış olanlar için silah, yadigar ile eş anlamlıdır ve yadigarlar ustaları öldüğünde yok olur. Bu yüzden kimse öldürülen bir düşmanın silahını almayı düşünmez. Bu davranış kalıbı içimize o kadar işlemiş ki normalde aklımızın ucundan bile geçmez... Durum değişmiş olabilir ama alışkanlıklarımız baki kalıyor.”
Sunny birkaç saniye boyunca şüphe dolu bir ifadeyle onu süzdü.
“Sırf sen de utandığın için bu durumu süslü kelimelerle örtbas etmeye çalışıyorsun, değil mi?”
Cevap beklemeden öteki Mordret’e döndü.
“Soruna gelecek olursak; çünkü şu gördüğün arkadaş tahta kapıları silah niyetine kullanmaya alışık, diğeri hala güçlü sakinleştirici kokteylinin etkisinden çıkmaya çalışıyor... Ben ise silahlardan nefret ediyorum.”
Yere baktı.
“Ah, gerçi ne kadar nefret etsem de sanırım bu seferlik bir istisna yapabilirim.”
Eğilip bir tabanca aldı... Sonra kafa karışıklığı içinde silaha bakakaldı.
Hadi canım!
Sunny, mahcup bir tavırla Effie ve Morgan’a döndü.
“Şey... Bunun mermi yuvası nerede? Ya da horozu? Nasıl yüklenir, nasıl ateş eder bu?”
Morgan bir anlığına gözlerini yumdu, sonra eğilip kendine bir silah aldı. En yakındaki birkaç cesedi yoklayıp ince, dikdörtgen metal parçaları çıkardı.
“Bunlar yarı otomatik tabanca, toplu değil. Mekanizması biraz farklı olsa da sonuç aynı. Bunlar da şarjör. Kabzaya şu şekilde yüklersin.”
Sunny donup kalmıştı.
“Tüm bunları nereden biliyorsun?”
Morgan ona tuhaf bir ifadeyle baktı.
“Çünkü geleneksel ateşli silahlar modern dünyada hala yaygın olarak kullanılıyor. Bunlar, sıradan askerlerin ve kolluk kuvvetlerinin çoğunda standart teçhizattır. Gauss tüfeği gibi manyetik kütle sürücüleriyle donatılmış seçkin birlikler bile, güvenilirlikleri nedeniyle yan silah olarak hala yarı otomatik tabanca taşır. Tasarımları da neredeyse hiç değişmedi... Barut, sıradan savaş alanlarında hala hüküm sürüyor.”
Sunny sessizce elindeki tabancaya baktı.
“Bir dakika...”
Yani bu ilkel, çağ dışı silahlar aslında hiç de çağ dışı değil miydi? Gerçek dünyada hala kullanılıyorlar mıydı?
Birden kendini tam bir budala gibi hissetti.
Hayır, nereden bilebilirdim ki? Tahliye Ordusu’nda normal bir birliğe atanmamıştım sonuçta. Varoşlardaki haydutlar da bu tip silahlar kullanmazdı!
“Gidip... Birkaç şarjör bulalım o zaman.”
Zaten Mordret ve Aziz’in gerisinde kalmışlardı. Acele etmeleri gerekiyordu.
Dış duvarı boydan boya geçip ana kuleye bağlanan asma köprüye girdiler. Kaleyi yenileyen işçiler tarafından havaya kaldırılan köprü, özellikle de boşalırcasına yağan yağmurda oldukça tehlikeliydi. Yine de kuleye açılan kapıya sağ salim ulaştılar.
Ancak içeri girdikleri saniye, güvenlik namına ne varsa uçup gitti.
İçeride bir mermi fırtınasının kendilerini beklediğini bilen Sunny, koşarak açık kapıdan içeri tüm hızıyla daldı. Henüz havada süzülürken ateş açtı. Devrilmiş masaların arkasına saklanmış yarım düzine adamı gördüğünde zaman yavaşlamış gibiydi; silahını elinden geldiğince doğrulttu ve tetiğe asıldı.
Mermiler havayı yırtarak sadece birkaç santimle onu ıskaladı. Aynı anda, kendi mermileri duvara çarptığında paralı askerlerin arkasındaki vitrinler tuzla buz oldu. Sunny yuvarlanarak yere indi ve bir dizi inşaat malzemesinin arkasına doğru atılıp ateş etmeye devam ederek siper aldı. Bu sefer nişanı çok daha isabetliydi; paralı askerlerden biri acı dolu bir çığlık atarak omzunu tutarak yere yığıldı. Daha da önemlisi, Sunny’nin bu patlayıcı girişi, dikkati dağılan düşmanlara karşı Effie ve Morgan’a kapı eşiğinden ateş açma fırsatı tanımıştı.
Giriş salonundaki pusu birkaç an içinde bertaraf edildi.
Fakat...
Kocaman kalede sayısız salon ve dar koridorlar vardı.
Eğer her birini savaşarak geçmek zorunda kalırlarsa, er ya da geç birinin vücuduna serseri bir kurşun isabet edecekti.
Aşağılardan bir yerden boğuk bir kükreme yükseldi ve tüm kale sarsıldı. Görünüşe göre Aziz hala geri çekilen paralı askerlerin peşindeydi.
Ölülerden topladığı tabancaya yeni bir şarjör takan Effie, Sunny’ye sorgularcasına baktı. “Şimdi nereye?”
Sunny bir sonraki kapıya karanlık bir bakış attı.
“Taht odasına.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.