Francois, acı acı gülümseyerek durumu açıklar.
"Ah, anlıyorum... Bir dakika, ne? Miharu-chan bir Kahraman değil mi?"
Satsuki, Miharu'nun sözlerinin bu dünyanın diline çevrilmediği gerçeğini fark edince gözlerini faltaşı gibi açıp Miharu'ya sordu.
"Evet. Sanırım değilim. Çünkü bende Kutsal Teçhizat denilen şeyden yok."
"Peki, o zaman normalde nasıl iletişim kuruyorsun?"
"Sadece ortak dil ama... Strahl bölgesinin dilini öğrendim," diye yanıtladı Miharu.
"Ö-öğrendin mi? Biz bu dünyaya geleli daha sadece birkaç ay oldu, değil mi? Bu kadar kısa sürede, kendi kendine mi öğrendin?"
Satsuki, inanamıyormuşçasına durumu teyit etti. Bir öğretmeni olsa neyse ama tamamen kendi kendine öğrenmenin mümkün olup olmadığını merak etmişti.
"Şey, Satsuki-san, sendeki Kutsal Teçhizat gibi iletişimi sağlayan kadim bir büyü aleti Haruto-san'da vardı. Onu kullanarak dili öğrendim, günlük konuşmaları bir şekilde idare edebiliyorum."
Miharu, Rio'ya bir göz atarak önceden hazırladıkları cevabı dile getirdi.
Aslında gerçek şuydu; Rio önceki hayatının anılarına sahipti ve Japonca bildiği için ona öğretmişti. Ancak bu hikaye normal birine anlatılamayacak kadar saçma ve inanılmazdı. Rio da bu konuyu rastgele insanlara yaymak istemiyordu. Miharu meselesi olmasaydı Liselotte'ye bile kendisi anlatmazdı.
Bu arada Liselotte durumu bildiği için Miharu'nun açıklamasının yalan olduğunun farkındaydı ancak sahte bir gerekçe sunulması konusunda o da zaten onay vermişti.
Kutsal Teçhizat'taki çeviri büyüsü örneği varken, karşılıklı iletişimi mümkün kılan kadim bir büyü aleti olduğu açıklamasına kimse "imkansız" diyerek karşı çıkamazdı.
"Böyle bir büyü aleti mi... Yoksa o kişi, şu Haruto-san mı?"
Satsuki hayretle gözlerini açtı ve Rio'ya bakarak Miharu'ya sordu.
"Evet. Bu dünyada yolumu kaybedip ne yapacağımı bilemez haldeyken beni o kurtardı."
Miharu başını sallayarak olan biteni genel hatlarıyla anlattı.
"Haruto..."
Satsuki, Rio'nun sahte ismini fısıldayarak mırıldandı ve dikkatle Rio'nun yüzünü süzdü. O sırada—
"Neden bahsediyorsunuz?"
Francois araya girdi. Satsuki'nin sözlerinden konunun ne olduğu az çok anlaşılabiliyordu, bu yüzden Miharu'nun cevabını merak etmişe benziyordu.
"Şey, az önce konuştuklarımızı anlatmamda bir sakınca var mı?"
Satsuki, konuştuklarını çevirip çeviremeyeceğini Miharu'ya sordu.
"Evet, tabii ki."
Miharu hiç duraksamadan onayladı.
"Miharu-chan'ın bu dünyanın dilini bu kadar kısa sürede nasıl konuşabildiğini soruyordum. Görünüşe göre iletişimi sağlayan bir büyü aleti varmış, onu kullanarak dili öğrenmiş."
Satsuki durumu Francois'ya açıkladı.
"Hoh, demek böyle bir eşya var..."
Francois ilgiyle Rio'ya baktı.
"Ama dili öğrenirken o aleti çok fazla kullandığımız için bozuldu..."
Miharu, önceden hazırlanan açıklamaya korka korka bir ekleme yaptı.
Kadim büyü aleti dendiğinde günümüz büyüsüyle taklit edilmesi zor bir nesne sınıfına girdiği için, üzerine çok gidilse bile durumu geçiştirmenin kolay olacağı söylenmişti. Yine de içten içe yalanının ortaya çıkmasından dolayı tir tir titriyordu.
Buna rağmen, kendi yüzünden Rio'nun sırrının açığa çıkmasına izin veremezdi. Kendini sakinleştirmek için gergin bir şekilde küçük nefesler alıp veriyordu.
"Maalesef aşırı kullanıma dayanamamış ve o büyü aleti bozulmuş."
Satsuki, Miharu'nun dediği gibi Francois'ya çevirdi. Tabii gerçekte Satsuki de Japonca konuşuyordu ve bu sözler Francois ve yanındakilere sadece bu dünyanın dili olarak çevriliyordu.
"Haruto. Bozulmuş hali hala duruyor mu?"
Francois doğrudan Rio'ya sordu.
"Ailemden kalan bir hatıra olduğu için, bir nevi... Ancak merkezindeki büyü formülünü barındıran büyü küresi aşırı yüklenmeden dolayı parçalandı, bu yüzden tamiri artık imkansız."
Rio, pürüzsüz bir tonla cevap verdi.
Bu arada, büyü küresi denilen şey büyü taşlarından farklı olarak içindeki büyü gücü bitse bile tekrar doldurulabilen bir eşyaydı; Ruh Halkı'nın deyimiyle "Ruh Taşı"ydı. Günümüz insan ırkı tarafından üretilmesi imkansız bir nesne olduğu için ne derse desin sorgulanamazdı.
"Bir şeyi merak ediyorum... Hem Japoncayı hem de bu dünyanın dilini anlayan Miharu-chan için benim sözlerim nasıl duyuluyor?"
Satsuki aniden bunu merak edip sordu.
"Japonca olarak duyuyorum. Ancak bu dünyanın dili olarak duymaya kendimi çok zorlarsam, bir anda dil değişiyor ve çok tuhaf hissettiriyor..."
Miharu acı acı gülümseyerek cevap verdi.
"Hmm. Henüz kesin bir şey söyleyemem ama galiba konuşan kişinin bilinciyle mi alakalı? Temelde beynin ana dil olarak algıladığı ya da günlük hayatta en çok kullandığın dile dönüşüyor gibi..."
Satsuki ilgiyle tahmin yürüttü. Tam o sırada—
"Bu arada Satsuki-dono. Sürekli ayakta konuşacak değiliz. Olan biteni daha derinlemesine dinlemek isterim ancak uzun zaman sonra gelen bir kavuşma bu. Sakin bir şekilde konuşamayabilirsiniz, anlatacak çok şeyiniz de vardır. Miharu-dono da biraz gergin görünüyor, ne dersiniz? Önce sadece ikiniz baş başa konuşsanız?"
Francois, ortamın havasını sezmiş gibi bir teklifte bulundu. Satsuki ve Miharu'ya nezaket göstererek onların gözündeki izlenimini iyileştirme amacı güttüğü aşikardı.
Ancak gerçekte, Satsuki ve Miharu'nun Francois'nın önünde konuşmakta zorlanabileceği gibi, Francois da Satsuki'nin yanında konuşulması zor meseleler olduğunu düşünerek bu teklifi yapmıştı.
"Sakıncası yok mu?"
Satsuki, Francois'nın gerçek niyetini anlamaya çalışan bakışlar fırlattı.
"Elbette. Daha sonra Miharu-dono'nun ağzından da hikayeyi dinleyeceğiz ama olayların gidişatını ve gerçekliğini Haruto'nun raporundan da öğrenebilirim. Benim ayrıca Liselotte ve Haruto'ya sormak istediğim şeyler var. O sırada sizlerin yapacak bir işi olmayacaktır, başka bir yerde konuşmanız çok daha verimli olur diye düşündüm."
Francois cömertçe konuşup omuz silkti.
"Anladım. Düşünceniz için teşekkürler. Madem öyle, odama geçiyoruz. Rehbere gerek yok."
Satsuki, Francois'ya teşekkür edip kendi odasına gideceğini bildirdi.
"Pekala."
Francois herhangi bir itirazda bulunmadan izin verdi.
"Hadi gidelim Miharu-chan."
Satsuki, Miharu'nun elini tutarak konuştu.
"E-evet..."
Miharu, Rio'ya bakarken biraz tereddütle başını salladı. Ancak Satsuki odadan çıkmadan önce bir an durdu ve bakışlarını Rio'ya dikti.
"Haruto-san, Miharu-chan'a yardım ettiğin için teşekkür ederim. Onu biraz ödünç alıyorum ama seninle de daha sonra konuşabilir miyiz?"
Satsuki, Rio'ya dönüp hafifçe eğilerek selam verdi.
"Elbette."
Rio sağ elini göğsüne koyup saygıyla başını salladı.
Bundan sonra Satsuki, Miharu'yu alıp oradan ayrılınca; Rio, Liselotte ile birlikte Francois ile görüşmeye devam etti.
"Pekâlâ, meseleye hemen girelim. Miharu-dono ile ilgili gerçekleri kabaca senin ağzından dinleyelim, Haruto. Liselotte'den gelen mektupta bu kadar ayrıntılı bilgi yer almıyordu. Senin için bir sakıncası yoktur, değil mi?"
Francois, gözlerini Rio'ya dikerek konuyu açtı.
"Emredersiniz."
Rio, son derece vakur bir duruşla başını salladı ve Miharu'nun başına gelenleri Francois'ya en başından anlatmaya başladı.
Bu dünyaya çağrıldıktan hemen sonra Miharu'nun, Galarc Krallığı ile Centostella Krallığı sınırındaki bozkırlarda tek başına dolaştığını, köle tüccarları tarafından kaçırılıp köle yapılmak üzereyken yolculuğu sırasında tesadüfen oradan geçen Rio'nun duruma müdahale edip onu kurtardığını anlattı.
Ardından, Miharu'yu koruması altına aldıktan sonra antik bir büyü eşyası kullanarak bu dünyanın dilini ona günbegün nasıl öğrettiğini, bir yandan da Miharu'nun bir arkadaşının bu dünyada bir Kahraman olabileceği ihtimalini fark edip farklı bölgelerdeki Kahramanların kimliklerini araştırdığından bahsetti.
Antik büyü eşyasıyla dil öğrenme kısmı dışındaki konularda kasten yalan söylememişti. Ancak Aki ve Masato'nun varlığından bahsedip bahsetmeme konusunu henüz netleştirmediği için ikisinin ismini zikretmedi.
"Anladım... Mevzunun gidişatını kabaca kavramış oldum. Satsuki-dono'nun arkadaşını koruyup ikisinin yeniden bir araya gelmesi için gösterdiğin çaba takdire şayan. Ayrıca Amande'de Prenses Flora ve Liselotte'yi kurtarman da muazzam bir başarı. Seni bir kez daha tebrik ederim. Gerçekten büyük bir iş başardın."
Francois anlatılanları dinlemeyi bitirdiğinde, Rio'yu resmi bir dille övdü.
"İltifatınız için minnettarım."
Rio, saygıyla boyun eğerek mütevazı bir tavır sergiledi.
"Teyit etmek istediğim birkaç husus var."
"Emredersiniz."
"Senin gibi yetenekli birinin bugüne kadar halkın arasında, adsız sansız kalmış olması biraz kafama yatmıyor. Ailenin göçmen olduğunu duydum, doğru mudur?"
Francois, doğrudan Rio'nun gözlerinin içine bakarak sordu.
"Evet, öyledir."
"Peki ya bu soyluları aratmayan tavırların? Bunları nerede edindin? Sokaktaki bir halktan birinin bu tür adaplara sahip olması pek olası değil."
Francois, hiç çekinmeden can alıcı soruyu sordu. Bu konu, Rio'nun önceki hayatına dair anıları olduğunu bilen Liselotte'nin bile çekindiği için henüz soramadığı bir şeydi; fakat bir Kral için bu kadar derine inmek gayet doğaldı.
Haliyle Liselotte de meraklı gözlerle Rio'nun tepkisini ölçmek için yan gözle ona baktı.
"Tanıdığım bir soylu vardı, bu nezaket kurallarını onunla vakit geçirerek öğrendim."
Rio hiç istifini bozmadan, gayet sakin bir şekilde cevap verdi. Rio'nun soylu adabını öğrendiği yer elbette Bertram Kraliyet Akademisi'ydi; ancak geçmişini gizlediği şu aşamada bunu dürüstçe açıklayamazdı.
Bu arada, bahsettiği soylu kişi Celia'dan başkası değildi.
"O soylunun adı ne? Hangi ülkenin vatandaşı?"
"Geçmişteki bazı tatsız olaylar nedeniyle şu an gerçek ismini gizli tutuyor. Çok özür dilerim ama o kişinin izni olmadan ismini açıklamam mümkün değil. Lütfen beni bağışlayın."
Rio böyle dedikten sonra başını daha da öne eğdi. Kralın sorusuna cevap vermemek pek hoş bir durum değildi ama Celia'nın varlığını açıkça söylemesi de söz konusu olamazdı.
"Hmm. Eğer o şahıs özel bir durumun içindeyse, şimdilik bu konuyu fazla deşmeyeceğim. Benim asıl bilmek istediğim, senin nasıl bir insan olduğun ve ne amaçla hareket ettiğin. Kimlik ve geçmişteki bağlantılar, sadece bu amacı destekleyen unsurlardır."
Francois heybetli bir tonda konuşmaya devam etti.
"Ben şahsen hiçbir devlete bağlı değilim. Şu anki eylemlerimi o bahsettiğim soylunun talimatıyla da gerçekleştirmiyorum. Zaten onunla olan ilişkim sadece kişisel bir bağdan ibaret. O kişinin bu olayla hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca her ne kadar uluslararası meselelere pek hakim olmasam da, o soylunun Majestelerine veya Galarc Krallığı'na düşmanlık besleyen biri olmadığından kesinlikle emin olabilirsiniz."
Rio, Francois'nın asıl çekincesini sezerek bu açıklamayı yaptı.
"O halde, neden Miharu-dono'yu Satsuki-dono ile buluşturmak için bu kadar çaba sarf ettin? Onları bir araya getirerek ne elde etmek istiyorsun?"
Francois, Rio'nun amacını açıkça sordu.
"Ben sadece Miharu-san'ın arzusunu yerine getirmek istedim."
Rio, eylemlerinin nedenini hiçbir yalan katmadan, en basit haliyle dile getirdi.
"Efendim?.."
Francois, beklediğinden çok daha basit bir cevap alınca şaşkınlıkla bir nida çıkardı. Odada bulunan genç kraliyet ailesi üyeleri de bu beklenmedik cevap karşısında hayretler içinde kalmıştı.
"Miharu-san, Satsuki-sama ile görüşmeyi çok istiyordu. Bu yüzden ona yardım etmek istedim. Hepsi bu."
Rio, Francois ve diğerlerinin tepkisini gözlemleyerek açıklamasını tamamladı.
"Sırf bunun için mi Liselotte'ye yaklaştın ve bu kadar büyük askeri başarılar elde ettin?"
Francois, hayretle Rio'ya bakarak sordu.
"Liselotte-sama'nın tehlikede olduğu sırada orada bulunmam tamamen tesadüftü. Elbette Galarc Krallığı'na çağrılan Kahraman'ın Satsuki-sama olma ihtimalini düşünüp, ona yaklaşabilmek için bazı hesaplarım vardı. Fakat işlerin bu kadar pürüzsüz ilerlemesi tamamen Liselotte-sama'nın yardımları ve Kahraman Satsuki-sama ile arkadaşı Miharu-san'ın sahip olduğu o güçlü kader sayesindedir."
Rio vakarla cevap verdi. Hemen ardından Francois'nın dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı ve...
"Puh... Huahaha! Çok ilginç şeyler söylüyorsun. Demek her şey Miharu-dono içindi? Kaderin savurduğu bir genç kızı kurtarmak adına, sadece bunun için bir kahramana yaraşır işler başardın, öyle mi?"
Francois büyük bir keyifle kahkahalar attı.
"Kahraman yakıştırması benim için fazla büyük bir onur ama..."
"Bırak bu tevazuuyu! Ülkemizin kilit noktalarından biri olan koca bir şehri kurtardın, üst düzey bir soylunun kızını kurtardın, büyük bir devletin prensesini kurtardın ve bu süreçte bir alt-ejderhayı bile alt ettin. Tüm bunları yapan birine kahraman demeyeceğiz de kime diyeceğiz? Üstelik onca başarıya rağmen hepsinin tek bir kız için olduğunu mu söylüyorsun? Kulağa ne kadar şüpheli gelse de, tam kahramanlık destanlarına yakışır türden asil bir hikaye. Takdire şayan bir adamsın."
Francois neşeyle gülümseyerek Rio'nun itirazını geçiştirdi. Odadaki diğer gençler, Francois'ya daha önce hiç görmedikleri bir şeye bakıyormuş gibi bakıyorlardı.
"Lütfettiniz, bu sözleriniz benim için büyük şeref."
Rio, alçakgönüllü bir tavırla başını eğdi.
"Biraz gurur duy kendinle. Sen bunu hak edecek şeyler yaptın. Ama... Heh, huahaha! Çok ilginç. Uzun zamandır ilk kez bu kadar içten güldüm. Altından bir iş çıkacak diye kendimi hazırlamıştım; sanırım saraydaki o kurnaz tilkilerle uğraşmaktan her şeyin altında bir bit yeniği aramaya alışmışım. Neyse, hazır yeri gelmişken biraz meraklıca bir soru sorayım; sen yoksa Miharu-dono'dan hoşlanıyor musun?"
Francois hâlâ kıkırdamalarını bastırmaya çalışarak Rio'ya sordu.
"Hayır, öyle bir durum söz konusu değil."
Rio, hafif bir şaşkınlıkla başını iki yana salladı.
"Bu arada, kaç yaşındasın sen?"
"On altı yaşındayım."
"Humm, demek o kadar gençsin. Yaşına göre şaşırtıcı bir vakarın var. Raporları okuduğumda nasıl biri olduğunu tam kestirememiştim, o yüzden bu görüşmede üzerine titrediğin o her neyse onu ağzından kaçırtırım diye düşünmüştüm ama... Sanırım seni az çok anladım. Devasa bir alt-ejderhanın nefes saldırısını savuşturacak kadar yetenekli, gizemli bir kılıç ustasısın demek."
Francois keyifli bir edayla bunları söyledi.
"İltifat buyurdunuz."
Rio mütevazı bir tavırla boyun eğdi.
"Eğlenceli bir adam getirmişsin, Liselotte."
Francois hafifçe gülümseyerek bakışlarını Liselotte'ye çevirdi.
"Onur duydum. Son zamanlarda talihsiz olaylar birbirini izliyordu ancak Haruto-sama ile tanışmak benim için tarif edilemez bir şans oldu. Kendisiyle bizzat görüştüğünüzde Haruto-sama'nın karakterinin majestelerine geçeceğine inanıyordum, ona değer verdiğinizi görmek beni mutlu etti."
Liselotte, yüzünde neşeli bir gülümsemeyle konuştu.
"Yani şu anki durum tam da senin hesapladığın gibi ilerliyor, öyle mi? Sinir bozucu."
Francois, sözlerinin aksine memnuniyetle ağzının kenarını gevşetti ve içinden şöyle geçirdi:
'Satsuki-dono'nun keyfini yerinde tutmak için Miharu-dono'nun varlığı çok kıymetli ama bu adamın varlığı beklenmedik bir kazanç olabilir. Anlaşılan bu gece yarısına kadar Liselotte de onunla dostane bir bağ kurmayı başarmış. Bu görüşmeyi gece yarısından hemen önceye ayarlamasının sebebi, o ana kadar Haruto ile olan ilişkisini tekeline alma düşüncesiydi demek. Bu kız yine bildiğimiz gibi.'
"Lütfen kusuruma bakmayın."
Liselotte sessizce başını eğdi.
"Neyse, sayende keyifli bir tanışma yaşadık. Geri kalan meselelerde kararımı, Miharu-dono'yu da dinledikten sonra vereceğim. Keyfim de yerine gelmişken biraz daha sohbete eşlik edin bakalım. Ama ondan önce, ülkenin kurtarıcısı olarak üzerine düşeni yapmış birinden şüphe duyduğum için kusura bakma. Affet."
Francois, acı acı gülümseyerek Rio'dan özür diledi. Üslubu hala yukarıdandı ancak bir kralın, kim olduğu belirsiz bir yabancıdan özür dilemesi son derece sıra dışı bir durumdu. Bu da Francois'nın bu kısa süre zarfında Rio'ya ne kadar yüksek değer biçtiği anlamına geliyordu.
"Estağfurullah, majesteleri."
Rio saygıyla başını daha da aşağı eğdi.
"Güzel. Öyleyse size oğlumla kızımı takdim edeyim. Birinci Prens Michelle ve ikinci prenses Charlotte. Yaşları sırasıyla yirmi bir ve on dört. Siz de buraya gelin, Haruto'ya isimlerinizi bahşedin."
Francois hafifçe gülümseyerek, Rio'ya çocuklarını tanıtmak için odanın köşesinde oturan oğlu Michelle ve kızı Charlotte'u yanına çağırdı.
İkisi Rio ve diğerlerinin oturduğu yere yaklaştığında, Rio hemen ayağa kalkıp selam verdi.
"Ben birinci prens Michelle Galark. Amande'deki başarın kulağıma gelmişti. Söylentilerdeki kahramanla yüz yüze geleceğimi hiç düşünmemiştim. Onur duydum."
Michelle hafif abartılı bir tavırla omuz silkerek kendini tanıttı. Sarışın saçlarının yakıştığı çehresi, bir yakışıklı denecek kadar düzgündü ancak biraz züppece bir havası da yok değildi.
"Hayır, asıl bendeniz yüksek huzurunuzda bulunmaktan onur duydum."
Rio nezaketle gülümseyerek Michelle'e karşılık verdi.
"Tanıştığımıza memnun oldum Haruto-sama. Ben ikinci prenses Charlotte Galark. Liselotte'yi kurtaran kahramanın bu kadar genç ve entelektüel bir beyefendi olması ne kadar hoş."
Charlotte gülümsedi ve melodik, sevimli bir ses tonuyla Rio'ya seslendi. Görünüşü gerçekten çok şirindi; kızıla çalan omuz hizasındaki saçları ona çok yakışıyordu. Henüz çocuksu bir masumiyet taşısa da tavırları asil bir hanımefendi gibiydi.
"Beni böylesine onurlandırdığınız için minnettarım, Charlotte-sama."
Rio, Michelle'e yaptığı gibi Charlotte'a karşı da nazikçe karşılık verdi.
"Lütfen, babamın ilk görüşte birinden hoşlanması nadir görülen bir durumdur. Sadece bununla bile gurur duyabilirsiniz."
Charlotte, hiçbir art niyet taşımayan içten bir gülüşle Rio'yu övdü.
"Hadi oradan, gereksiz şeyler söyleme Charlotte."
Francois, acı acı gülümseyerek kızına çıkıştı.
"Fufu, babacığım sanırım utandı."
Charlotte'un yüzünde muzip bir ifade belirdi.
"Babamızı o kadar zor duruma düşürme Charlotte."
Michelle, "yapma be kardeşim" dercesine Charlotte'u azarladı.
"Pekala abi."
Charlotte uysalca başını salladı.
"Gördüğün gibi hala çocuksu yanları olsa da çok yetenekli bir kız kardeştir. İnsan canlısı biridir, sana da pek çok konuda soru sorabilir, lütfen onunla iyi geçin."
Michelle, abilik görevini yaparak Charlotte'un arkasında durdu.
"Emredersiniz."
Rio, ne kadar da birbirine bağlı bir kardeş grubu diye düşünerek gülümseyip başını salladı.
Öte yandan, Rio'nun Francois ve diğerleriyle konuştuğu sıralarda.
Galark Krallığı kalesinde yükselen pek çok kuleden birinin en üst katında. Miharu, Satsuki'ye kalması için tahsis edilen odanın oturma alanına davet edilmişti.
Satsuki, çay ve kurabiye hazırlayacağını söyleyerek mutfağa yöneldi ve bu sırada Miharu'yu oturma odasındaki kanepede yalnız bıraktı.
Miharu meraklı gözlerle odayı süzüyordu. İçeride ilk bakışta lüks olduğu anlaşılan çeşit çeşit mobilyalar vardı; atmosfer adeta klasik ve en üst sınıf bir otelin süit dairesi gibi zarafetle doluydu.
Birkaç dakika geçmeden Satsuki elinde tepsiyle geri döndü.
"Beklettiğim için kusura bakma. Buyur lütfen."
Satsuki, çay ve kurabiyelerin olduğu tepsiyi masaya bıraktı ve Miharu'nun karşısındaki kanepelere oturdu.
"Teşekkür ederim. Satsuki-san, bu odada tek başınıza mı yaşıyorsunuz?"
Miharu hafifçe başını eğerek sordu.
"Evet, bana bir hizmetçi vermeyi teklif ettiler ama her şeyi kendim yapabildiğimi söyleyip başkalarının odaya girmesini reddettim. Oturma odası, yemek odası, mutfak ve banyo tam teşekküllü mevcut. Üç tane yatak odası var, tek kişi için fazla geniş ama işte, lüks bir dairede yaşamak gibi bir şey."
Satsuki acı bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Peki, burada konuştuklarımızı birileri duyabilir mi...?"
"Benim iznim olmadan kimse bu odaya adımını atamaz. Rahatça konuşabilirsin, anlat bakalım. Bu halinden belli ki kralların duymasını istemediğin şeyler var, değil mi?"
Miharu çekinerek sorunca, Satsuki gülümseyerek başını yana eğdi.
"Evet. Aslında Aki-chan ve Masato-kun da benimle birlikte bu dünyaya geldi ama şu an başka bir yerde saklanıyorlar..."
"Demek ikisi de seninleydi. Ayrı düşmemiş olmanız en azından bir teselli... Evet, şu an ikisinin güvende olduğuna sevinmeliyiz. Onların başka bir yerde olduğunu krala söylemedin, değil mi?"
Satsuki'nin kafası zehir gibi çalışıyordu, durumu hemen kavrayıp isabetli sorular sordu.
"Hayır. Haruto-san, durumu tam anlamadan hepimizin ortaya çıkmasının tehlikeli olabileceği konusunda bizi uyardı."
"...Yani seni saraya getirmek onun fikri miydi?"
"Ben rica ettim. Haruto-san kendisinin tek başına kaleye gidip Satsuki-san ile iletişime geçebileceğini söyledi ama her şeyi ona yıkmak içimi sızlattı..."
Miharu yavaşça başını iki yana salladı ve mahcup bir tavırla cevap verdi.
"Anlıyorum... Aki-chan ve Masato-kun ile de görüşmek isterdim ama onları pat diye kaleye getirmemek tedbirli ve yerinde bir karar olmuş. Benim durumumu sonra konuşuruz, önce bana olanları sırasıyla anlatır mısın? Miharu-chan, başınızdan neler geçti, size yardım eden o Haruto-kun kimin nesidir..."
Satsuki, Miharu’nun yüzüne dikkatle bakıp nazikçe gülümseyerek ricada bulundu. Miharu derin bir şekilde başını sallayarak onayladı ve Satsuki’ye şimdiye kadar olanları anlatmaya başladı.
"İlk başta bu dünyadaki bir bozkırın ortasına düştük. Etrafta hiçbir şey yoktu, telefonlar çekmiyordu, ne yapacağımızı şaşırmıştık..."
"...Gerçekten çok zor bir durummuş. Ben doğrudan kraliyet kalesine çağrıldığım için şanslıydım ama sizin durumunuz, modern bir mahallede yürürken birdenbire vahşi doğanın ortasında mahsur kalmak gibi bir şey, değil mi?"
Satsuki’nin yüzünde üzgün bir ifade belirdi.
"Evet, kafamız çok karışmıştı. En azından insanların olduğu bir yere gitmeliyiz diye düşünüp yürümeye başladık ama..."
Miharu o anları hatırlayınca yüzü hafifçe bulutlandı.
"Bir şey mi oldu?"
Satsuki, Miharu’nun ifadesinden bir şeyler sezmiş olacak ki nefesini tutarak sordu.
"Şey, ilk karşılaştığımız kişiler köle tüccarlarıydı ve bizi kaçırmaya çalıştılar."
Miharu mümkün olduğunca neşeli görünmeye çalışarak gülümsedi ve cevap verdi.
"Ne?! İyi misiniz, bir şey olmadı ya?"
Satsuki telaşla Miharu’yu kontrol etti.
"İyiyiz. Arabaya bindirildikten hemen sonra Haruto-san ortaya çıktı ve bizi kurtardı. Dışarıda neler olduğunu göremedik ama sanırım bir çatışma çıktı. Sonra köle tüccarlarıyla bir şekilde anlaşıp işi halletmiş..."
Miharu o zamanlar olanları ana hatlarıyla anlattı. Dışarıda tam olarak ne yaşandığını bilmiyordu ama duyduğu çığlıklardan ortalığın epey karıştığını anlamıştı.
"Benim yaşadıklarımdan çok daha ağır şeyler atlatmışsınız, Miharu-chan... Buna rağmen ayakta kalıp beni bulmayı başarmışsınız. Bu dünyaya geldiğimden beri köşeme çekilip karamsarlığa kapıldığım için kendimden utanıyorum."
Satsuki kederli bir ifadeyle içini döktü.
"Yanımda Aki-chan ve Masato-kun vardı, ayrıca her şeyi ayarlayan Haruto-san’dı. Ben sadece onun sayesinde dayanabildim."
Miharu acı acı gülümseyerek başını iki yana salladı.
"...Demek o Haruto denen çocuk bu kadar müthiş biri. Ona ne kadar güvendiğini de anlıyorum. Peki, o tam olarak kim?"
Satsuki, Rio’yu merak etmiş olacak ki Miharu’ya sordu.
"Kim derken?"
Satsuki’nin sorusu çok kapsamlı olduğu için mi yoksa aniden Rio hakkında soru sorulması mı bilinmez, Miharu şaşkınlıkla karşılık verdi.
"Nasıl desem... Yüz hatları, Batılı kanı taşıyan bir Japon melezine benzemiyor mu? Saçları gri, Haruto ismi Almanca kökenli olsa da Japonlarda da rastlanabilen bir isim. Bu yüzden merak ediyorum aslında. Bu dünyanın insanları arasında daha önce böyle yüz hatlarına sahip birine hiç rastlamadım. Sizin için bu kadar şey yaptığına göre, acaba o da mı..."
Satsuki, sorusunun amacını açıklayarak Rio’nun Japon olup olmadığını dolaylı yoldan sormaya çalıştı.
"Şey, Haruto-san Strahl bölgesinde doğup büyümüş, bu dünyaya ait biri. Ancak, bundan sonrasını Haruto-san’ın izni olmadan kimseye anlatmamanı rica ediyorum. Galarc Krallığı’nın doğusunda 'Vahşi Topraklar' denilen bir yer olduğunu biliyor musun?"
Miharu kelimelerini seçerek konuşmaya başladı. Bu arada, Satsuki ile buluştuğunda Rio hakkında ne kadar bilgi vereceğini önceden onunla konuşmuş ve kararı Rio ona bırakmıştı.
Satsuki sessizce başını salladı. Bunun üzerine;
"Haruto-san’ın ebeveynleri Vahşi Topraklar’ın da doğusunda, Yagumo bölgesi denilen bir yerden gelmişler ve bu Strahl bölgesine göç etmişler. Görünüşe göre orada, Dünya’daki Doğu Asyalılar gibi siyah saçlı ve benzer yüz hatlarına sahip insanlar yaşıyormuş."
Miharu, Rio hakkında konuşmaya devam etti.
"Demek bu yüzden Japonlara bu kadar benziyor..."
Satsuki, taşlar yerine oturduğu için ilgiyle onayladı.
"Aslında Strahl bölgesinde de araştırılırsa ataları Yagumo bölgesinden gelmiş benzer yüz hatlarına sahip insanlar varmış. Sayıları çok az olsa da."
Miharu böyle dediğinde Satsuki şaşırdı.
"Vay canına, demek öyle... Neyse, konu dağıldı. Sadece bu kadarsa başkalarına anlatmamda bir sakınca yok gibi ama bir sebebi mi var?"
Satsuki merakla sordu.
"Şey, başkalarına anlatmamanı istediğim kısım aslında bundan sonrası... Söz verir misin, kimseye söylemeyeceğine?"
Miharu biraz tutuk bir tavırla Satsuki’ye sordu.
"...Evet, söz veriyorum."
Satsuki ciddi bir yüzle, kararlılıkla başını salladı.
"Haruto-san’ın bizim için bu kadarını yapmasının sebebi, onun çok nazik biri olması. Asıl neden bu. Ama bizim Japon olmamızın da bunda az çok etkisi olabilir."
Miharu nazik ama hüzünlü bir gülümsemeyle bunları söyledi. Ve sonra;
'Evet, Haruto-san... Haru-kun, benim ve Aki-chan’ın kim olduğunu biliyor. Buna rağmen bunu gizli tutup bize yardım ediyor.'
Bu gerçeği kalbinde bir kez daha hissetti.
"...Nasıl yani?"
Satsuki şüpheyle başını yana eğdi.
"Haruto-san’ın geçmiş yaşamına dair hatıraları var. Japon olduğu zamana dair hatıraları..."
Miharu net bir sesle bunu dile getirdi.
"......Şaşırdım."
Satsuki uzun bir sessizlikten sonra konuştu.
"İnanmıyor musun?"
Miharu çekinerek sordu.
"Japonya’dayken olsa inanmazdım herhalde. Ama şimdi nedense garip bir şekilde hemen kabullenebiliyorum... Sonuçta böyle bir dünyaya gelmişiz. Reenkarnasyon mu deniyordu buna? Yani Haruto-kun’un Dünya’da yaşadığına dair anıları mı var?"
Satsuki hafifçe iç çekerek omuz silkti ve Miharu’dan onay bekledi.
"Evet. Japonya’da bir üniversite öğrencisiymiş."
Miharu başını sallayarak onayladı.
"Japon bir üniversite öğrencisi, demek öyle... Ah, o zaman sihirli araçla iletişim kurduğunuz hikayesi de yoksa..."
Satsuki aniden az önceki konuşmayı hatırladı.
"O, Haruto-san’ın sırrını kraldan ve diğerlerinden saklamak için söylenmiş bir yalandı. Özür dilerim."
Miharu mahcup bir şekilde başını eğdi.
"Sorun değil. Durumu anladım, elden bir şey gelmezdi. Ama emin misin? Onun sırrını bana anlatman doğru mu..."
Satsuki çekinerek Miharu’ya sordu.
"Evet, kimseye anlatmamanız şartıyla Haruto-san’dan onay aldım."
"Yine de, bunu gizli tutmak istiyorsa bir risk bu. Tabii ki kimseye söylemeye niyetim yok ama bu durum onun için bir dezavantaj oluşturabilir..."
"Çünkü ben Satsuki-san'a güveniyorum. Bu yüzden Haruto-san'ın da sana güvendiğini düşünüyorum. Bizimle senin arandaki ilişkiye değer verdiği için, seni kandırıyormuş gibi davranmasına gerek olmadığını söyledi..."
Miharu, yüzünde sıcak bir ifadeyle bunları anlattı.
"Ah, demek öyle. Şimdi anladım. Miharu-chan'ın ona neden bu kadar güvendiğini az çok kavradım. O gerçekten dürüst biriymiş... Evet, o zaman ben de ona güveneceğim. Daha sonra ona düzgünce teşekkür etmem gerek, ayrıca Miharu-chan'la birlikte üçümüz oturup uzun uzun konuşmak isterim."
Satsuki, bu duyduklarıyla Rio denilen kişiyi biraz olsun anlayabilmiş gibiydi; etkilenmiş bir tavırla onu takdir etti. Ve ardından—
'Ah, inanmıyorum, ondan biraz bile şüphelendiğim için kendimden utanıyorum!'
Diye düşünerek hafif bir öz nefret hissetti.
"Haruto-san'ı da bu odaya çağırabilsek ne güzel olurdu."
Miharu, üzerinde çok derin düşünmeden, aniden böyle bir şey söyledi.
"Ah, bak bu harika fikir!"
Satsuki ellerini birbirine vurdu.
"Ha?"
Miharu şaşkın bir ifadeyle bakakaldı.
"Madem öyle karar verdik, gidip Kral'la bu konuyu konuşalım mı?"
"Konuşmak mı?"
Miharu, iyice heveslenen Satsuki'ye bakıp başını yana eğdi.
"Evet. Bu gece Miharu-chan ve Haruto-kun'un benim odamda kalıp kalamayacağını soracağım."
Satsuki, kaygısız bir gülümsemeyle konuyu bambaşka bir boyuta taşıyan bir teklif ortaya attı.
◇ ◇ ◇
Öte yandan, kısa bir süre sonra.
Rio'nun Francois ve diğerleriyle görüştüğü konuk odasında—
"Bu arada, ne dersin Haruto? Bu olaydaki başarına bir ödül olarak, bir Şövalye olarak ülkeme hizmet etmek ister misin? Senin gibi bir Kılıç Ustası için terfi basamaklarını hızla tırmanacağının sözünü veririm."
Francois, Rio'yu bizzat saflarına katmaya çalışıyordu.
"Affınıza sığınıyorum. Benim gibi göçmen kökenli biri için bu teklifinizin ne kadar onur verici olduğunu biliyorum ama..."
Rio, hafifçe gergin bir ifadeyle bu teklifi geri çevirdi. Karşısındaki bizzat Kral'dı. Sıradan bir Soylu'nun teklifinden çok daha ağırdı bu. Resmi bir talep olmasa bile, bunu açıkça reddetmek oldukça zordu. Nitekim Michelle'in yüzü asılmıştı.
"Ho, yoksa Liselotte senden önce mi davrandı?"
Francois sinirlenmemişti ama meraklı bir tavırla nabız yokladı.
Sıradan bir soylu hanımefendinin maiyetine girmek ile bir Şövalye olarak ülkeye, dolayısıyla Kral'a hizmet etmek arasındaki fark büyüktü. Standart soylu değerlerine sahip biri, hiç düşünmeden ikinci yolu seçerdi.
Ancak, hizmet edilecek kişi Liselotte ise durum değişirdi. Bugünlerde Dük kızı Liselotte Cretia isminin değeri bambaşkaydı.
"Elbette ben de bir teklifte bulundum ancak şu an için kendisinden olumlu bir yanıt almış değilim."
Liselotte, Francois'ya hitaben durumu netleştirdi.
"Bir sebebi mi var?"
Francois, Rio'nun neden bir Kral'a veya Soylu'ya hizmet etmek istemediğini doğrudan kendisine sordu.
"Liselotte-sama'ya da bahsettiğim gibi, göçmen olan ailemle bağı olan kişileri aramak için diyar diyar geziyorum. Şu an Miharu-san ve diğerleri için yolculuğuma ara verdim ancak bu mesele hallolduğunda tekrar yollara düşmeyi planlıyorum."
Rio, bakışlarını yere indirerek cevap verdi ve oldukça mahcup bir tavır takındı.
"Anlıyorum. Bir Şövalye olarak soyluluk unvanı alırsan hakların olur ama buna karşılık devlete karşı sorumlulukların da başlar. Öyle kafana göre seyahate çıkamazsın elbet..."
Francois düşünceli bir tavırla kafa sallayarak durumu kabullendi.
"Bu sebeple, Haruto-sama'dan ileride yerleşik hayata geçmeye karar verirse bizi mutlaka değerlendirmesini rica ettim."
Liselotte hemen araya girerek Rio ile olan bağını vurguladı.
Seçimi yapacak olan Rio'ydu ve sonunda kimi seçeceği meçhuldu. Ancak Liselotte "Ben de bu konuyu kendisiyle çoktan görüştüm" diyerek şimdiden yerini belli ediyordu. Böylece Rio gelecekte onu seçerse, Kral bile olsa araya girilip Rio'nun kapılmasının önüne geçmeye çalışıyordu. Ne kadar kral olursa olsun, Rio gibi yetenekli birinin elinden alınması hoşuna gitmezdi; bu yüzden Liselotte şimdiden önlemini alıyordu.
"Anlıyorum. Her zamanki gibi hiçbir boşluk bırakmıyorsun."
Francois, Liselotte'nin niyetini tamamen anlamıştı.
'Eh, vazgeçmesini söylemek de haksızlık olurdu. Karşıdaki Liselotte olmasa belki müdahale ederdim ama.'
Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
Tam o sırada konuk odasının kapısı çalındı.
"Kim o?"
Francois, içeride bekleyen hizmetçilerden birine bakışıyla kontrol etmesini işaret etti. Hizmetçi hafifçe eğilip sessizce kapıya yöneldi.
"Satsuki-sama ve Miharu-sama döndüler."
Hizmetçi kapıyı açıp ikisini karşıladı ve hızla içeri davet etti.
"Ooo, Satsuki-dono ve Miharu-dono. Beklediğimden çabuk geldiniz. Konuşmanız bitti mi?"
Francois, Satsuki ve diğerleri içeri girince şaşırarak onlara seslendi.
"Evet, herkesi daha fazla bekletmek istemedik, hem bir maruzatımız da vardı... Sizin de sohbetiniz koyuymuş galiba?"
Satsuki, neşeyle konuşan Rio ve diğerlerine meraklı gözlerle bakarak sordu.
"Sayılır. Bir alt-ejderhanın nefesini büyü kılıcıyla geri püskürtecek kadar kudretli bir gezgin kılıç ustasıyla karşı karşıyayız. Nasıl bir kaba saba herif diye düşünürken, karşımda oldukça eğitimli ve görgülü bir adam buldum. Bayağı ilginç bir çocuk... Peki, nedir o bahsettiğin konu?"
Francois keyifli bir şekilde Rio'yu övdükten sonra asıl meseleyi sordu.
"Ah, şey, nasıl desem, bir ricam olacaktı. Ama ondan önce Haruto-kun ve Miharu-chan'ın bu geceki planlarını merak ediyordum."
Dedi Satsuki.
"Planlanmış bir şey var mı, Liselotte?"
Francois, ikiliyi buraya getiren Liselotte'ye soruyu yöneltti.
"Liselotte..."
Satsuki bu ismi mırıldanarak meraklı bakışlarını ona çevirdi.
"Ah, doğru ya. Liselotte henüz Satsuki-dono ile resmen tanışmamıştı. Soruma cevap vermeden önce kendini tanıtman yerinde olur."
Francois, Satsuki ve Liselotte'nin ilk kez karşılaştığını fark ederek tanışmalarını istedi.
"Affınıza sığınıyorum, Majesteleri... Tanıştığımıza memnun oldum, Sayın Kahraman. Ben Cretia Dükalığı'nın en büyük kızı Liselotte. Sizinle tanışmış olmaktan büyük onur duyarım."
Liselotte yüzüne sosyal bir gülümseme yerleştirerek ayağa kalktı ve tam bir asilzade hanımefendi gibi selam verdi.
"Evet, isminizi biliyorum. Bir kadın olarak Ricca Ticaret Birliği'nin ürünleri benim için çok değerli. Genç bir kadın soylu olduğunu duymuştum ama Liselotte-san'ın bizzat siz olduğunuzu bilmiyordum..."
Satsuki, Liselotte'nin yüzünü incelerken cevap verdi.
"Sevinebilirsin. Görünüşe göre Satsuki-dono senin ürünlerine epey hayran kalmış."
Francois memnuniyetle gözlerini kısarak Liselotte'ye takıldı.
"Bu ne büyük bir onur."
Liselotte'nin yüzünde mutlu bir ifade belirdi. O sırada—
"Az önce açıklama fırsatım olmamıştı ama aslında bizi kaleye getiren kişi Liselotte-san'dı."
Miharu yanındaki Satsuki'ye bunu söyledi. Dışarıdan bakıldığında sadece Satsuki'ye yapılan bir açıklama gibi görünse de, aslında Liselotte'ye yönelik bir nezaket ve durumu toparlama hamlesiydi.
Bunun sebebi, şayet Satsuki Ricca Ticaret Birliği'nin mallarıyla ilgili sırrı zaten biliyorsa, Miharu'nun Liselotte'nin yerine bu sırrı açıklayabileceğine dair bizzat kendisinden onay almış olmasıydı.
'Satsuki-sama'nın fark edip etmediği konusu hâlâ belirsiz. Bu gidişata bakılırsa ihtimaller yarı yarıya mı acaba? Fark etmiş olsa bile, bunu birine söylemiş olma ihtimali düşük görünüyor.'
Liselotte, Miharu'nun az önceki sözlerinden ve Satsuki'nin tavırlarından yola çıkarak böyle bir tahminde bulundu.
"Yaa, öyle miydi? Teşekkür ederim Liselotte-san."
Satsuki zarifçe başını eğip selam vererek Liselotte'ye teşekkür etti.
"Rica ederim, Galarc Krallığı'nın bir soylusu olarak bu benim görevim. Ayrıca Haruto-sama'ya olan borcumu ödemek içindi... Her neyse, lütfen başınızı kaldırın."
Liselotte böyle söyleyerek aynı şekilde derin bir selamla karşılık verdi ve Satsuki'den doğrulmasını rica etti.
"Eğer istersen, seninle de yakın zamanda baş başa konuşmak isterim."
Satsuki başını kaldırınca Liselotte'yi davet etti.
"Memnuniyetle. Gece yarısı şölenleri süresince başkentte olacağım, vaktiniz olduğunda beni ne zaman isterseniz çağırabilirsiniz."
Liselotte nazikçe gülümseyerek onayladı.
Konumu gereği, bir Dük kızı olsa bile Liselotte'nin Satsuki ile baş başa kalabileceği bir ortam yaratması oldukça zordu; ancak davet Satsuki'den gelirse durum değişirdi.
"Evet, yakın zamanda seninle iletişime geçebilirim, o zaman şimdiden teşekkürler."
"Tabii ki. Ah, bu arada, Haruto-sama ve Miharu-sama'nın bu geceki programından bahsediyorduk. Yarın akşamki davete hazırlık amacıyla bizim malikanemizde konaklamaları planlanıyor, bunun dışında önemli bir programları bulunmuyor."
Liselotte, Satsuki'ye başını sallayarak onay verdikten sonra konuyu asıl akışına döndürdü ve François'nın sorusunu akıcı bir şekilde yanıtladı.
"Hmm, gece yarısı şölenine senin eşliğinde katılacaklardı değil mi? Eğer Miharu-dono ve Haruto için de uygunsa bu akşam için bir akşam yemeği tertip etmeyi düşünüyordum ama... Satsuki-dono, senin rican neydi?"
François, Satsuki'nin en baştaki sorusuna, yani Rio ve Miharu'nun bu geceki programıyla ilgili bir ricası olduğu konusuna geri döndü. Bunun üzerine—
"Aslında bu gece Miharu-chan ve Haruto-kun'un benim odamda konaklamasını rica edecektim."
Satsuki konuya girdi.
"Ne!?"
Birinci Prens Michelle buna sert bir tepki gösterdi.
"...Miharu-dono neyse de, Haruto da mı?"
François sakin bir sesle Satsuki'ye sordu.
"Evet. Miharu-chan'ın yanı sıra, iyilik borçlu olduğum Haruto-kun'u da dahil ederek üçümüz rahatça sohbet etmek istiyoruz."
Satsuki başını sallayarak sebebini açıkça dile getirdi.
"Hmm..."
François derin düşüncelere dalarak durumu tartmaya başladı. Öte yandan—
"Sen ne dediğinin farkında mısın? Bekar bir kadın olarak odanda bir erkeğin kalmasının ne anlama geldiğini biliyor musun?"
Michelle, sanki bu teklif tartışılamaz bile dermiş gibi duygusal bir tepkiyle Satsuki'yi uyardı.
"Aman, Miharu-chan da yanımızda olacak ya. Ayrıca Miharu-chan bir yana, onun yatak odasını tabii ki ayrı tutacağım. Bu durum tam olarak nasıl bir anlama gelebilir ki?"
Satsuki neyin ne olduğunun farkındaydı ama yine de bilerek mantıklı bir tavırla Michelle'e soruyla karşılık verdi.
'Miharu-san planımızdan bahsetmiş olmalı. Gerçekten de Satsuki-san'ın odasında kalabilirsek, onları Kaya Ev'e götürmek için içeri sızma zahmetinden kurtulmuş olurum... Ama prensin buna itiraz etmesi de gayet doğal.'
Rio, Miharu'nun Satsuki ile baş başayken neler konuştuğunu tahmin ederek durumu analiz ediyordu. Aslında sadece Satsuki'nin girişkenliği söz konusuydu; Miharu, Satsuki'ye kaleden gizlice ayrılma planından bahsetmemişti ama mevcut durumda bu önemsiz bir yanlış anlaşılmaydı.
"Yine de, konuşmak için gece vakti senin odanda toplanmaya gerek yok herhalde."
Michelle, Satsuki'yi bir şekilde vazgeçirmek için mantık yürütmeye çalıştı.
"İlahi, üçümüz dışındakilerin bilmemesi gereken pek çok konu var. Üçümüzün baş başa, huzur içinde konuşabilmesi için en iyi vaktin gece olduğunu düşündüm."
Satsuki hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti.
"Fakat..."
"Yeter, Michelle."
Michelle hâlâ geri adım atmaya niyetli olmasa da François rasyonel bir tavırla oğlunu azarladı.
"Baba, ama..."
Michelle suratını astı.
"Pekala, ağabey. Önce babamızın ne diyeceğini duymalıyız."
Charlotte gülümseyerek ağabeyine seslendi.
"...Nasıl tensip buyurursunuz baba?"
Michelle sonunda sakinleşmiş olacak ki iç çekerek sordu.
"Eh, geçerli bir sebep olmaksızın Kahraman-sama'nın özel hayatını kısıtlama yetkimiz yok. Haruto ile baş başa olacak olsaydı neyse ama Miharu-dono da yanınızda olacaksa bir sakıncası yoktur."
François kayıtsız bir tavırla onay verdi.
"..."
Michelle karmaşık bir ifadeyle Rio'ya ters ters baktı. O ana kadar Rio'nun fikri sorulmamıştı ama—
'Eh, aradaki statü farkı da belli sonuçta. En iyisi sessiz kalmak.'
Rio için "Peki ya sen ne dersin?" diye sorulması sadece cevap vermesini zorlaştıracaktı. Ayrıca olayların gidişatı işine geldiği için kendi başına iş açacak bir fikir beyan etmedi. Michelle'in bakışlarını fark etse de sessizliğini korudu.
"Hoşnutsuz musun?"
François, Michelle'e sordu.
"...Hayır, madem siz öyle buyurdunuz."
Michelle, François'ya karşı gelemediği için istemeye istemeye durumu kabullendi.
"Onayınız için teşekkürler, Kral Hazretleri."
Satsuki, konu tatlıya bağlanınca olay yeniden sarpa sarmadan hemen teşekkürünü iletti.
"Hayır, teşekküre gerek yok. Ama şöyle yapalım; bunun karşılığı sayılır mı bilmem ama bu akşamki akşam yemeğinde buradaki herkesle birlikte olmaya ne dersiniz? Satsuki-dono, Miharu-dono ve Haruto."
François hafifçe omuz silkerek, acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı; sonra Satsuki, Miharu ve sonunda Rio'ya döndü.
"Tabii ki memnuniyetle. Miharu-chan ve Haruto-kun için... uygun mu?"
Satsuki tatmin olmuş bir halde başını salladı, sonra Miharu ve Rio'ya onaylattı.
"Evet, benim için Haruto-san sakınca görmediği sürece..."
Miharu karar hakkını Rio'ya bıraktı.
"...Özür dilerim Haruto-kun. Seni de doğal bir şekilde bu işe bulaştırmış oldum ama istemiyorsan açıkça söyleyebilirsin, sorun olmaz."
Satsuki, Rio'nun yüzüne bakarak mahcup bir şekilde özür dilerdi.
"Hayır, istemiyor değilim ama bu benim için fazla onur verici, yani..."
Rio kafa karışıklığıyla cevabı geçiştirdi. Daha doğrusu, François ve diğerlerinin önünde böyle bir cevap vermekten başka şansı yoktu. Bunun üzerine—
"Hah hah ha. Pekala, reddedebilecek bir konumda değil, öte yandan sevinçten havalara uçması da beklenemez. Üstüne gitme Satsuki-dono. Senin için de uygundur değil mi, Haruto?"
François keyifle gülerek Rio'ya destek çıktı.
"Evet..."
Rio gereksiz bir açıklamaya girişmeden başını öne eğerek onayladı.
"Kararlaştırıldı o halde. Miharu-dono ve Haruto, Satsuki-dono'nun odasında konaklayacaklar; ondan önceki akşam yemeğine ise Liselotte de katılmalı."
François hafifçe gülümseyerek Liselotte'ye hitap etti.
"Onur duyarım."
Liselotte gülümseyerek içten bir sevinç gösterdi.
"...Pekala, o halde ben ve Michelle resmi işler nedeniyle artık müsaadenizi isteyelim. Charlotte burada kalmaya devam edecek, Liselotte'nin de katılımıyla beşiniz sohbete devam edersiniz. Gidelim Michelle. Charlotte, gerisi sana emanet."
Francois kendi adamlarına emirlerini verdikten sonra sessizce ayağa kalktı.
"Lütfen gerisini bana bırakın. Miharu-sama ve yanındakileri en iyi şekilde ağırlayacağım."
Charlotte, ev sahipliği görevini üstlenmeye can atarak yüzünde sevimli bir gülümsemeyle konuştu.
Bundan sonra Rio; Miharu, Satsuki, Liselotte ve Charlotte'tan oluşan dört kadınla birlikte sohbet etmek zorunda kaldı.
"Evet, madem burası kadınlarla doldu, haydi şen şakrak sohbet edelim."
Charlotte kıkırdayarak Rio ve diğerlerinin yüzlerine baktı, sonra da neşeyle konuşmaya başladı. Bu arada oturma düzeni şöyleydi: Rio ve Liselotte misafir odasının kapısına yakın taraftaki koltukta yan yana oturuyordu. Karşılarındaki koltukta ise Charlotte, Miharu ve Satsuki sırasıyla yan yana dizilmiş, onlarla yüz yüze bakıyorlardı.
"Bir erkek olarak sizi rahatsız ediyorsam müsaadenizi isteyeyim..."
Rio, muhtemelen kendini huzursuz hissettiği için böyle bir teklifte bulundu. Kaya Ev'de sürekli kadınlarla çevrili bir hayat sürse de şu an bu odada bulunan kadınlar arasında Miharu dışındakilerle henüz samimi bir bağı yoktu; bu yüzden böyle hissetmesi doğaldı. Ancak—
"Olmaz öyle şey! Babam beşinizin birlikte sohbet etmesini buyurdu," diyerek Charlotte, Francois'nın sözlerini hatırlattı.
"Haklısınız. O halde haddimi aşarak size eşlik edeceğim."
"Korkmanıza hiç gerek yok. Şahsen Haruto-sama'ya karşı bir ilgim var ve sizinle daha çok konuşmak istiyordum zaten."
Charlotte, süzerek alttan bir bakışla Rio'nun yüzüne baktı. Kadınlara karşı bağışıklığı olmayan bir erkek olsaydı, sadece bu bakışla bile yanlış anlamalara kapılması işten bile değildi; o kadar tatlıydı. Ama—
"Bu bir onurdur. O halde memnuniyetle size katılırım."
Rio, Charlotte'un sözlerini sadece bir nezaket göstergesi olarak algılamış olacak ki, durumu bozuntuya vermeden savuşturdu ve daha olumlu bir ifadeyle onlarla kalmaktan mutlu olduğunu belirtti.
"Pekala... O halde ne hakkında konuşalım? Sanırım buradaki herkesin ilgisini çekecek bir konu seçmek en mantıklısı olacaktır ama..."
Charlotte odadakileri tekrar süzdükten sonra, yanında oturan Miharu'nun yüzüne bakıp merakla başını yana eğdi. Ve sonra—
"Sahi ya! Haruto-sama'ya kendimi tanıtmıştım ama Miharu-sama'ya henüz fırsat bulamadım. Ben Charlotte Galarc, bu krallığın ikinci prensesiyim. Sizinle tanıştığıma memnun oldum."
Sıcak bir gülümsemeyle Miharu'ya kendini tanıttı.
"E-evet. Ben Miharu Ayase. Ben de sizinle tanıştığıma memnun oldum, Prenses Charlotte-dono."
Miharu, ilk kez bir prensesle doğrudan muhatap olmanın verdiği gerginlikle başını eğerek resmi bir şekilde cevap verdi.
"Aman, lütfen bu kadar resmi olmayın. Miharu-sama, madem Satsuki-sama ile aynı dünyadan geliyorsunuz, siz de bir azizeye yakın bir varlıksınız demektir. Prenses olsam bile aramızda bir statü farkı yoktur."
Charlotte, hafifçe mahcup bir ifadeyle elini yanağına koyarak konuştu. Aslında Charlotte'un Miharu'ya eşit davranmasının sebebi, Miharu'nun Satsuki ile aynı dünyadan gelmesinden ziyade, Kahraman Satsuki'nin yakın arkadaşı olmasıydı; yani bu ilgi Satsuki'nin nüfuzunun bir yansımasıydı. Tabii bunu dile getirecek hali yoktu ya...
"Hiç de öyle değil, ben sadece sıradan biriyim."
Miharu, imkansız bir şey söylenmiş gibi tamamen mahcup bir tavra büründü.
"Fufu, Miharu-sama çok mütevazı birisiniz. Sahi, Miharu-sama aslında nasıl biridir, Satsuki-sama?"
Charlotte zarifçe gülümseyerek sözü Satsuki'ye bıraktı.
"Şey, Miharu-chan gerçekten çok iyi bir kızdır. Çok nazik bir karakteri vardır, yemek yapmada harikadır, çalışkandır ve çok zekidir. Biraz erkeklerden çekinen, utangaç bir yanı olsa da bu onu çok tatlı yapıyor! Ortaokuldayken okulun en güzel kızı olduğu konuşulurdu."
Satsuki, Miharu'nun iyi yönlerini hararetle anlattı.
"Vay canına, demek öyleydi. Ama Miharu-sama'ya bakınca bunun ne kadar doğru olduğu hemen anlaşılıyor. Öyle değil mi, Liselotte?"
"Evet. Miharu-sama'nın kişiliği hakkında isabetli bir değerlendirme olmuş."
Charlotte neşeyle sorunca, Liselotte de yüzünde yumuşak bir gülümsemeyle onayladı.
"...H-hiç de öyle değil. Ben çok sönük biriydim, Satsuki-san benden kat kat daha harika biridir. Okulun idolüydü o."
Miharu kıpkırmızı bir suratla başını öne eğip Satsuki'yi övmeye başladı.
"Hadi canım, alakası yok. Benim dönemimdeki bütün erkekler Miharu-chan'ın ne kadar tatlı olduğunu söylerdi. Yemek kulübünde olduğun için senin yaptığın yemekleri tatmak isteyenlerin dedikodusu her yerdeydi."
Satsuki açık sözlü bir şekilde gülerek bunu reddetti ve topu tekrar Miharu'ya attı.
"Y-yalan söylüyorsun. Böyle bir dedikoduyu ilk defa duyuyorum."
Miharu tamamen köşeye sıkışmıştı.
"Hayır, gerçekten. Ortaokul çağındaki çocuklar sanırım sanıldığından daha çekingen oluyorlar. Belki de gerçekten itiraf etmeye cesaret edenlerin sayısı o kadar çok değildi... Ama sana itiraf edenler oldu, değil mi?"
Satsuki, Miharu'ya hiç aşk itirafı alıp almadığını sordu.
"Oldu ama hiç kimseyle çıkmadım, zaten yakın olduğum bir erkek de hiç yoktu... Asıl Satsuki-san'a bir sürü kişi itiraf etmiş olmalı, yanılıyor muyum?"
"Eh, sıfır diyemem ama sayısı azdı."
Miharu karşı soru sorunca Satsuki acı acı gülümseyerek cevap verdi.
Gerçekten de Miharu ve Satsuki'nin aynı ortaokulda oldukları dönemde, ikisinin okulun en güzel iki kızı olarak birincilik ve ikincilik için yarıştığı bir gerçekti.
Ancak Miharu'nun durumunda, erkeklerden çekindiği ve kendisi onlara yaklaşmadığı için popüler olduğunun farkına varamamıştı.
Satsuki'nin durumunda ise, iyi bir aileden gelmesi ve yeteneklerinin çok üstün olması sebebiyle ulaşılamaz bir "zirve çiçeği" imajı vardı; bu yüzden insanlar ona yaklaşmaya çekiniyordu.
"...Sanırım ikinizin öğrencilik yıllarına dair bir fikir edindim. İkiniz de beyler tarafından çok el üstünde tutulmuş olmalısınız."
Liselotte, bu konuşmalardan yola çıkarak ortaokul yıllarındaki durumu tahmin etmiş olacak ki kıkırdadı. Bunun üzerine—
"Yok canım, Miharu-chan'ı bilemem ama ben öyle değildim."
"Satsuki-san'ı bilemem ama ben..."
Satsuki ve Miharu aynı anda itiraz ettiler.
"Aman, ne kadar da uyumlusunuz. Size imreniyorum doğrusu."
Charlotte da bu duruma keyifle güldü.
"Teşekkürler. Ama Char-chan, senin de Liselotte-san ile çok eskiye dayanan bir dostluğun var, değil mi? Sonuçta biriniz ikinci prenses, diğeriniz dük ailesinin hanımefendisisiniz."
Satsuki mahcup bir şekilde teşekkür ettikten sonra Charlotte ve Liselotte'nin ilişkisine değindi.
"Evet. Çocukluğumuzdan beri görüşüyoruz. Bir nevi çocukluk arkadaşıyız. Liselotte benden bir yaş büyüktür ama Kraliyet Akademisi'ne de birlikte gitmiştik. Hatırlıyorum da o zamanlar sık sık çay partileri düzenlerdik. Ne günlerdi..."
Charlotte, Liselotte'ye dönerek konuştu.
"Evet. Haftada bir veya iki kez bir araya geldiğimizi hatırlıyorum."
Liselotte de o günleri hatırlayarak özlemle gülümsedi.
"Fakat Liselotte, beni öylece geride bırakıp sınıfları hızla geçerek Kraliyet Akademisi'nden mezun oluverdin. Ricca Ticaret Loncası'nı kurduğundan beri o kadar meşgulsün ki çay partilerine pek uğramaz oldun. Kendimi yalnız hissediyorum, o yüzden artık yüzünü biraz daha sık göster, olur mu?"
"Peki. Kusuruma bakmayın lütfen."
Charlotte dudak bükerek sitem edince, Liselotte acı acı gülümseyerek başını sallar.
"Yine de bugün uzun bir aradan sonra seninle böyle rahatça konuşabildiğim için mutluyum. Üstelik Satsuki-sama ve yanındakilerden de çok ilginç şeyler duydum."
"Ben de öyle."
Hafifçe gülen Charlotte'a, Liselotte yumuşak bir ifadeyle eşlik etti. Öte yandan, tarif edilemez bir rahatsızlık hisseden bir adam vardı orada.
'Gerçekten burada olmamda bir sakınca yok mu?'
Rio, bir erkek olarak bu ortamda bulunmasından dolayı kendini biraz mahcup hissediyordu. Zaten pek konuşkan biri değildi, üstüne bir de dört kadının arasındaki tek erkek olma durumu eklenince bu hissi yaşaması gayet doğaldı. Derken—
"Bu arada, Haruto-sama'nın nasıl biri olduğunu da merak ediyorum doğrusu."
Charlotte, belki de Rio'yu düşünerek aniden konuyu ona getirdi.
"Ben mi?"
Rio şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp başını yana eğdi.
"Evet. Babamların olduğu ortamda ister istemez hep resmi meseleler konuşuldu. Ben Haruto-sama'nın kişiliğini daha yakından tanımak istiyorum. Şöyle yapalım; Miharu-sama, senin gözünden bakınca Haruto-sama nasıl biridir?"
Charlotte, merak dolu bakışlarını Rio'ya çevirmişken Miharu'ya sordu.
"Ha? Haruto-san'ın nasıl biri olduğu mu...?"
Söz sırası aniden kendisine gelince Miharu'nun nefesi kesildi, vücudu irkildi.
"Evet. Bu dünyaya geldiğinizden beri birkaç aydır birlikte yaşıyorsunuz, değil mi? Aramızda Haruto-sama'yı en iyi tanıyanın siz olduğunuzu düşünüyorum."
Charlotte son derece mantıklı bir sebep öne sürmüştü. Bu şekilde sorulunca Miharu'nun cevap vermemek gibi bir şansı kalmamıştı.
"Şey... Haruto-san, harika biridir."
Miharu, Rio'nun önünde onun karakteri hakkında konuşmaktan utandığı için kelimeleri seçerek, kekeleyerek konuştu.
"Evet, öyle olmalı. Güçlü, zeki ve erdemli biri sonuçta. Bu arada, şimdiye kadar hep sadece ikiniz mi hareket ettiniz?"
Charlotte, Miharu'nun bu belirsiz değerlendirmesine nazikçe katıldı. Sonra masumca başını yana eğerek sohbeti sürdürmeye çalıştı.
"Hayır, birlikte yaşadığımız birkaç kişi daha var." dedi Rio.
"Aa, öyle mi? Kimler onlar? Haruto-sama ve Miharu-sama'nın nasıl bir hayat sürdüğünü biraz merak ediyorum."
Charlotte, meraklı gözlerle Rio'ya sordu.
"Erkek olarak ben ve henüz on iki yaşında bir çocuk var. Diğerleri, Miharu-san da dahil olmak üzere çoğunlukla kadın. Ailem değiller ama hepsi benim için çok değerli tanıdıklarım. Şu an kraliyet başkentinin yakınlarındaki bir şehirde yaşıyorlar."
Rio, anlatmasında sakınca olmayan kısımları paylaştı.
'Celia-sama ve Aishia-sama da yanlarındadır herhalde.'
Liselotte, Rio'nun bu açıklamasından durumu tahmin etmişti.
"Genç kadınlar ve erkekler toplanıp aynı evde yaşıyorsunuz yani? Kulağa çok hareketli ve eğlenceli geliyor."
Charlotte neşeyle konuştu.
"Evet, biraz gürültülü olabilir ama kahkaha hiç eksik olmaz."
Rio bunu söylerken yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi.
"Kendi hemcinslerinin çok olması, Miharu-chan için de güven verici bir ortamdır." dedi Satsuki, yumuşak bir ifadeyle.
"Evet. Haruto-san sayesinde birçok değerli arkadaşım oldu."
Miharu mutlulukla başını salladı. O sırada—
"Sadece meraktan soruyorum; genç kadın ve erkeklerin aynı evde yaşaması, aralarında aşk gibi duyguların doğmasına sebep oluyor mu?"
Charlotte aniden böyle bir soru sordu.
"Hı?!"
Miharu sorunun anlamını idrak edince gayet tuhaf bir ses çıkardı. Öte yandan—
"Öyle bir şey yok."
Rio, acı bir gülümsemeyle bu ihtimali reddetti. Fakat—
"Bu sadece Haruto-sama'nın ev arkadaşlarına karşı böyle hisler beslemediği anlamına gelmiyor mu? Diğer kadınların Haruto-sama hakkında ne düşündüğünü bilemezsiniz, değil mi?"
Charlotte gayet mantıklı bir şekilde konuştu.
"Öyle bir şey olmaması lazım ama..."
İnsanların kalbinden geçeni kesin olarak bilemeyeceği için Rio, zor durumdaymış gibi bir ifadeyle lafı ağzında geveledi.
"Bana kalırsa, Haruto-sama gibi beyefendi biriyle yaşayıp da ona karşı hiçbir şey hissetmeyen kadınların olması asıl imkansız olan şey."
Charlotte, doğrudan Rio'nun gözlerinin içine bakarak konuştu.
"Onur duydum ama bu sizin teveccühünüz, beni gözünüzde fazla büyütüyorsunuz."
Rio yapmacık bir gülümsemeyle başını salladı.
"Yoo, ben hiç öyle düşünmüyorum. Karakteriniz ve yeteneğiniz bir yana, eğer benim estetik zevkimde bir sorun yoksa Haruto-sama oldukça yakışıklı biri. Ailenizin göçmen olmasından mıdır bilmem, egzotik ve çekici bir yüzünüz var. Değil mi Liselotte?"
Charlotte konuyu Liselotte'ye pasladı.
"Evet. Benim hizmetçilerim arasında bile Haruto-sama geldiğinde heyecandan eli ayağı birbirine dolananlar var."
Liselotte, böyle ani bir soru karşısında Miharu gibi bocalamadı ve gayet sakin bir şekilde konuştu.
"Bakın, dediğim gibi değil miymiş?"
Charlotte gururlu bir tavırla Rio'ya baktı.
"Hahaha..."
Rio ne cevap vereceğini bilemediği için yine acı acı gülümsedi. Kızlara özgü bu aşk meşki muhabbetlerine pek alışık olmadığı için bu durumlara karşı pek bağışıklığı yoktu.
Karasuki Krallığı'nda yaşadığı dönemde köydeki kızlardan benzer şeyler duyduğu olmuştu ama hepsi o kadardı.
"Burada aslında Haruto-sama ile birlikte yaşayan Miharu-sama'nın fikrini duymak isterim. Haruto-sama'ya ne kadar bağlılar acaba? Tabii isterseniz kendi hislerinizden de bahsedebilirsiniz, Miharu-sama?"
Charlotte, yoğun bir merakla Miharu'ya baktı.
"E-ey, hayır, şey... ş-şey..."
Miharu, soru sorulunca gayri ihtiyari tam karşısında oturan Rio'nun yüzüne baktı. Zor durumda kalmış olan Rio ile göz göze gelince yüzü kıpkırmızı oldu.
"Hop, orada dur bakalım Chal-chan. Birlikte yaşadıkları insanların olmadığı, üstelik Haruto-kun'un bizzat karşısında durduğu bir yerde böyle şeyler söylenir mi hiç? Bu konular daha özel ortamlarda, yakın arkadaşlar arasında konuşulur. Zaten Miharu-chan böyle konularda pek iyi değildir, onu zor durumda bırakma."
Charlotte'un soruları iyice tehlikeli bir hal almaya başlamıştı ama ona müdahale edebilecek tek kişi Satsuki'ydi. Satsuki "amma yaptın" dercesine iç çektikten sonra Charlotte'u uyardı.
"Aman, kusura bakmayın. Bir prenses olarak aşk hayatında özgürlüğü olmayan biri olduğum için genç kadın ve erkeklerin nasıl ilişkiler yaşadığı çok ilgimi çekiyor."
Charlotte, neden bu kadar ileri gittiğini açıkladı.
"Hımm, yani soyluların aşk hayatı kendine hastır tabii. Doğrusu o taraftaki hikayeler benim de ilgimi çekiyor."
Satsuki ustaca konuyu değiştirdi. Miharu ise derin bir nefes alarak rahatladı.
"Prensip gereği soylu evlilikleri siyasi amaçlıdır, bu yüzden özgür aşka izin verilen durumlar istisnadır. Üst düzey kraliyet soyluları arasında bu durum daha da belirgindir. Gerçi, o istisnaya uyan biri tam şu an aramızda bulunuyor."
Charlotte böyle bir açıklama yaptıktan sonra bakışlarını Liselotte’ye çevirdi.
"A-ah, Liselotte-san, senin özgürce aşık olmana izin mi veriliyor?"
Satsuki büyük bir ilgiyle sordu.
"Şey, evet. Buradaki diğer herkesin zaten bildiği üzere, birkaç başarım takdir edildiği için evleneceğim kişiyi kendim seçme hakkına sahibim."
Liselotte başıyla onayladı ve biraz mahcup bir ifadeyle cevap verdi.
"Sesimi pek yükselterek konuşamam ama aynı statüden bir kadın olarak Liselotte'yi kıskanıyorum. Her ne kadar ülke veya hane için olsa da, sevmediği biriyle evlenmek isteyen hiçbir kadın yoktur. Beyefendiler siyasi evlilik yapacakları kişiyi bir dereceye kadar seçebiliyorlar ama kadınlar için çoğu zaman bu bile mümkün olmuyor."
Charlotte, kendisinin de öyle olmak istediğini dolaylı yoldan dile getirdi.
"Siyasi evlilik yapılan kişinin tesadüfen sevilen biri çıkması pek sık rastlanan bir durum değil herhalde... Bu arada, şimdiye kadar sormadım ama bir Kahraman olarak benim durumum ne olacak?"
Satsuki düşünceli bir tavırla bu fırsatı değerlendirip kendisine nasıl muamele edileceğini sordu.
"Elbette ülkemizin kraliyet ailesinden biriyle evlenmenizi çok isteriz ancak bunu Satsuki-sama'ya zorla kabul ettiremeyiz. Siz Kahraman-sama, yüce Altı Bilge Tanrı'nın elçisisiniz."
Charlotte, duyguları pek anlaşılamayan bir gülümseme takınarak nazikçe konuştu.
"Öyle mi? Üzerimde baskı kurmaya niyetiniz yoksa şimdilik rahatladım. Ben de sevmediğim biriyle evlenmek istemiyorum. Hem Dünya'ya dönmekten henüz vazgeçmiş de değilim."
Satsuki böyle diyerek hafifçe omuz silkti.
"O halde Satsuki-sama'yı bu dünyaya bağlayacak harika bir beyefendiyi kendi halkımız arasından bulmamız gerekecek demektir."
Charlotte kıkırdayarak şaka yollu güldü. Diğer yandan...
'Görünüşe bakılırsa bu prenses de asla boş bırakılacak biri değil. Yorgunluktan bitirecek beni...'
Rio sessizce iç geçirdi. İlk bakışta masum ve saf bir kız gibi görünse de oldukça riskli konuların en derinlerine kadar iniyor ve bazen yüz ifadesini okumak imkansızlaşıyor.
Francois tarafından burada bırakıldığına göre, kendisine bir o kadar güveniliyor olmalıydı. Statü farkı yüzünden Rio özgürce konuşamadığı için, olayları toparlamanın beklediğinden çok daha zor olduğu anlar yaşanıyordu.
'Aki-chan ve Masato'yu getirmemekle kesinlikle doğru karar vermişim.'
Rio kısık bir nefes verdikten sonra kendini yeniden topladı.
Bir süre daha aşk meşki konuları ve birkaç farklı mesele üzerine konuştuktan sonra akşam yemeği vakti geldi. Charlotte ile olan sohbet yüzünden hayli yorulmuş olan Rio, akşam yemeğine Francois ve Michel'in tekrar katılacağını bildiğinden gardını düşürmemeye kararlıydı.
Ancak Rio'nun beklentisinin aksine, akşam yemeği oldukça huzurlu bir atmosferde sona erdi. Dikkat edilmesi gereken tek bir konu bile açılmamış, yemekten sonra "Bu gece üçünüz rahatça konuşun" denilerek kısa bir sohbetin ardından Satsuki'nin odasına geçmelerine izin verilmişti.
"Nihayet sadece üçümüz konuşabileceğiz. Hadi, şimdilik oturun lütfen."
Satsuki'nin davetiyle Rio ve Miharu oturma odasındaki koltuğa yerleştiler. Satsuki üçü için çay hazırlamak üzere mutfağa yöneldi.
Bugün krallığa geldiklerinden beri sürekli birileri yanlarında olduğu için, Rio ve Miharu'nun baş başa kalması bir bakıma ilk kez oluyordu.
"Satsuki-san'a tam olarak ne kadarını anlattınız?"
Rio, Satsuki dönene kadar Miharu'ya ne kadar açıklama yaptığını sordu.
"Bu dünyaya geldikten sonra olanları kısaca anlattım. Bir de Haruto-san hakkında sorular sordu, ben de önceki hayattan bahsettim. Aki-chan ve Masato-kun'un bizimle olduğunu söyledim ama eğer mümkünse şatodan geçici olarak gizlice çıkma fikrinden, Takahisa-kun'dan ve gelecek planlarımızdan henüz bahsetmedim."
Miharu olayları özetleyerek anlattı.
"Dönüşünüzün çok hızlı olduğunu düşünmüştüm ama... Öyleyse benim de bu odada kalmam mevzusu nereden çıktı?"
Rio şaşkınlıkla sordu. Şatodan gizlice çıkma mevzusunu konuştuğunu, bu yüzden kaçışın kolay olması için Rio'yu da aynı odaya aldırdığını sanmıştı.
"Şey, Satsuki-san'a Haruto-san'dan bahsedince, üçümüz baş başa pek çok şeyi konuşmak istediğini söyledi. Bu yüzden Kral hâlâ oradayken hemen gidip halledelim dedi..."
Kahraman olsa bile Satsuki'nin, Kral'dan izinsiz bir şekilde Rio'yu odasında konaklatmasının işleri karıştıracağı belliydi. Kral genelde çok meşgul olduğu için, hazır onu bulmuşken meseleyi hemen bağlamak istemiş olmalıydı.
"Gerçekten çok girişken biriymiş."
"Evet. 'Aklına koyduğunu hemen yap' sözü tam ona göre."
Rio ve Miharu hafifçe güldüler. O sırada...
"Pek keyifli görünüyorsunuz, ne konuşuyorsunuz bakalım?"
Satsuki elinde çay tepsisiyle oturma odasında belirdi. Rio ve Miharu'nun şakalaştığını görünce merakla sordu.
"Satsuki-sama'ya bazı açıklamalarım ve sormak istediğim şeyler vardı da, Miharu-san'ın size ne kadarını anlattığını teyit ediyordum. Bir de Satsuki-sama'nın nasıl biri olduğunu öğreniyordum."
Rio durumu Satsuki'ye açıkladı.
"Hmm, akşam yemeğinde ve Char-chan'larla konuşurken de düşündüm ama... Bu 'sama' lafı beni biraz kaşındırıyor, o yüzden kullanmana gerek yok. Başkalarının yanında belki ayıp olur ama üçümüz baş başayken normal konuşabilirsin."
Satsuki, Rio'nun kendisine "sama" diye hitap etmesine acı acı gülümseyerek karşılık verdi.
"Anladım. O zaman Satsuki-san diyeyim."
Rio'nun dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu ve isminin sonuna -san ekleyerek hitap etti.
"Evet, tekrardan tanıştığımıza memnun oldum Haruto-kun. Aki-chan ve Masato-kun'la beraber senin hakkında da Miharu-chan'dan pek çok şey duydum. Üçüne yardım ettiğin ve onları Miharu-chan ile kavuşturduğun için gerçekten çok teşekkür ederim."
Satsuki neşeyle gülümseyerek, Miharu ve diğerleri adına Rio'nun önünde saygıyla eğildi.
"Hayır, pek büyük bir şey yapmadım."
"Öyle deme. Hiç tanımadığın üç kişinin yeme içme ve barınma masraflarını hiçbir karşılık beklemeden üstlenmek, her gün başlarında durup bu dünyanın dilini öğretmek, bu dünyanın bir yerlerinde olan beni bulup çıkarmak ve Miharu-chan'ı buraya, şatoya kadar getirmek... Bunlar muazzam şeyler. Japonya'daki anılarına sahip olsan bile, herkesin harcı değil bu. O yüzden düzgünce teşekkür etmeme izin ver. Şu an statüm olsa da gerçek bir yetkim yok, yani senin için pek bir şey yapamam ama..."
Rio itiraz edecek gibi olunca Satsuki kararlı bir tavırla sözünü kesti.
"Düşünmeniz bile yeterli. Başka bir teşekküre gerek yok."
"Bu benim içimi rahatlatmaz ama... Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Bana açıklamak istediğin bir şeyler olduğunu söylemiştin?"
"Şimdilik üçümüz arasında konuşmak istediğim meseleler; Satsuki-san'ın bundan sonraki hedefleri, Miharu-san’ın Galarc Krallığı’ndaki geleceği ve bunun yanı sıra Aki-chan ile Masato-kun için en iyi yolun ne olacağı... Bir de her ikisinin ağabeyi olan Takahisa-san meselesi. Sanırım bu kadar. Aslında bir konu daha var ama ona sırası gelince değiniriz."
Rio, bu ortamda Satsuki ile konuşmak istediği maddeleri bir bir sıraladı.
"Takahisa-kun'un nerede olabileceğine dair bir fikrim var. Belki biliyorsundur ama gece partisine benim dışımda üç Kahraman daha katılacak, haberin var mı?"
Satsuki, söze önce Takahisa konusundan girdi.
"Sizin dışınızda üç kişi mi? Bertram Krallığı'ndan ayrılan Dük Huguenot tarafını temsilen Hiroaki Sakata'nın katılacağı kesinleşmişti. Saint Stella Krallığı'ndan da ismi gizli tutulan bir Kahraman'ın gelebileceğini duymuştum ama..."
Bir Kahraman'ın daha geleceğini ilk kez duyuyordu.
"Saint Stella Krallığı'ndan bir Kahraman'ın geleceği artık kesin. Ayrıca Bertram Krallığı asıl yönetiminden de bir Kahraman'ın katılmasına karar verildi."
Satsuki, elindeki güncel bilgileri Rio ile paylaştı.
"Bertram Krallığı asıl yönetiminden mi?"
Rio şaşkınlıkla gözlerini açtı. Eğer durum buysa, krallıktan ayrılan Dük Huguenot tarafıyla kaçınılmaz olarak aynı ortamda yüz yüze geleceklerdi. Olayların nereye varacağını tahmin etmek bile güçtü.
"Evet. Yalnız Bertram tarafının Kahramanı olan kişi Rui Shigekura adında biri. Eğer isim benzerliği değilse, bilindik bir şirketin varisi olduğu için Takahisa-kun ile bir ilgisi yok."
"Bertram Krallığı tarafından çağrılan o Kahramanla kişisel bir tanışıklığınız mı var?"
Satsuki'nin konuşma tarzı Rio'nun kafasında yeni bir soru işareti oluşturmuştu.
"Hmm, Haruto-kun, eğer Japonya'da yaşadığın döneme ait anıların varsa, Shigekura Ağır Sanayi ismini biliyor musun?"
"Evet... İsmini hayal meyal hatırlıyorum. Japonya'nın önde gelen dev şirketlerinden biriydi, değil mi?"
Amakawa Haruto olarak Japonya'da yaşadığı günlerin üzerinden dokuz yıldan fazla zaman geçmişti ama Rio bu kadarını hala hatırlıyordu.
"Bizim ailemiz de büyük bir grup şirketini yönetiyor. Bu yüzden iş gereği onlarla biraz bağımız vardı. Birbirimizin yüzünü ve ismini bilecek kadar tanışıyoruz yani."
"Sumeragi... Ah, Satsuki-san, yoksa siz Sumeragi Grubu'ndan mısınız?"
"A, bizim ailenin adını hatırlıyor musun? Evet, orayı yöneten yönetim kurulu üyelerinden birinin kızıyım."
"Şaşırdım doğrusu."
Satsuki mahcup bir şekilde başını sallayınca, Rio duygularını açıkça dile getirdi. İyi bir aileden geldiğini biliyordu ama bu denli dev bir şirketin hanımefendisi olacağı aklının ucundan bile geçmemişti.
"Ahaha, bu dünyadaki soylular gibi bir şey değil canım, sadece sıradan bir kızım işte. Neyse, konumuza dönersek; üç Kahraman arasından Hiroaki Sakata ve Rui Shigekura'nın Takahisa-kun olmadığı kesinleşti. Asıl mesele Saint Stella Krallığı'na çağrılan Kahraman."
"Altı Kahraman'dan dördünün bir araya geleceği düşünülürse, ihtimal oldukça yüksek. Satsuki-san, siz de mi katılacak Kahraman'ın adını bilmiyorsunuz?" diye sordu Rio.
"Evet. Saint Stella Krallığı oldukça içine kapanık bir ülkeymiş. Düşman olmasalar da komşuları Galarc Krallığı ile bile resmi bir diplomatik ilişkileri yokmuş. Belki de bu yüzden kendi bilgilerini saklamaya meyilliler. Gece partisine katılacak Kahraman'ın ismini bile oraya gelene kadar açıklamayacaklar gibi görünüyor. Zaten partiye gelince öğreneceğiz, ne diye bu kadar gizliyorlar anlamıyorum."
Satsuki durumu açıklarken hoşnutsuz bir tavırla dudak büktü. Ancak;
"Normalde başka bir ülkede uluslararası bir gece partisi olsa bile, ülkeyi temsilen sadece elçi gönderen türden bir yer değilmiş orası. Aslında Saint Stella Krallığı'na davetiye bile gönderilmiyormuş. Bu sefer de gönderip göndermeme konusunda son ana kadar tartışmışlar. Ama ben Miharu-chanlar ve Takahisa-kun için rica ettim, gönderin dedim. Gönderdiler, bir süre cevap vermediler ama daha yeni katılacaklarına dair yanıt gelmiş."
Satsuki ciddi bir ifadeyle anlatmaya devam etti.
"Doğal olarak Saint Stella tarafına sizin isminiz iletilmiştir, değil mi?"
Rio düşünceli bir ifadeyle Satsuki'ye baktı.
"Evet. O kapalı kutu Saint Stella Krallığı'nın içinde neler döndü bilmiyorum ama bu nadir istisnanın gerçekleşme sebebi muhtemelen benim ismimin Takahisa-kun'a ulaşmış olması. Sadece bir umut ama böyle düşünmek istiyorum."
Satsuki memnuniyetle başını salladı ve Rio'nun tahmin ettiği şeyi onayladı.
"Anlıyorum. O zaman asıl mesele bu bilgiyi Aki-chan'a verip vermemek."
Rio onaylayarak başını salladı ve yanında oturan Miharu'ya döndü.
"Aki-chan bunu duyarsa çok sevinecektir. Ancak boşa umutlandırma ihtimalimiz de var. Ayrıca kendisi de gece partisine katılmak için ısrar edebilir..."
"Saint Stella'nın Kahramanı'nın gerçekten Takahisa-san olup olmadığı kesinleşene kadar bu bilgiyi saklamalı mıyız?"
"Evet... Söylesek bile henüz detaylara girmeyelim."
Miharu kararsız bir halde onay verdi.
"Pekala."
Rio bir itirazda bulunmadan kabul etti.
"Bir dakika bekleyin. İkinizin konuşma tarzından, gece partisi süresince kaleden gizlice çıkıp Aki-chan ile görüşebilecekmişsiniz gibi bir anlam çıkardım..."
Satsuki, kalenin dışında olması gereken Aki ve Masato ile bu durumda sanki hemen görüşebilecek kadar yakınlarmış gibi konuşmalarına şüpheyle müdahale etti.
"Bunu en son konuşuruz diye düşünmüştüm ama evet, mümkün. Bu gece kaleden sızıp Aki-chan ve Masato'yu görmeye gidebiliriz."
"Sızmak mı?"
Satsuki, Rio'nun dediklerini yanlış duyduğunu sanarak şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"Evet, eğer siz de isterseniz geçici olarak kaleden ayrılabiliriz. Resmi yollarla dışarı çıkmamız mümkün olmayacağı için bu tabii ki izinsiz bir çıkış olacak..."
"Nasıl yani? Burası kulenin en üst katı. Kapının önünde gece boyu nöbet tutan bir sürü asker var. Kuleden çıksak bile kale surları var... Böyle bir şeyin mümkün olduğunu sanmıyorum. Eğer yakalanırsak bu çok ağır bir suç!"
"Haklısınız, yürüyerek gitmek oldukça riskli olurdu. Bu yüzden uçarak gideceğiz. Odadaki büyü tepkimelerini kontrol ettiğim kadarıyla büyü tespiti yapan herhangi bir sihirli eşya bulunmuyor. Gece yarısı birisi odaya girip yerinizde olup olmadığınızı kontrol etmediği sürece yakalanmayız."
Rio odayı süzerek kaçış planını anlatıyordu ama;
"B-bir dakika. Öyle normal bir şeymiş gibi 'uçacağız' deyince kafa kalmıyor bende."
Satsuki'nin kafası tamamen karışmıştı. Sağ eliyle yüzünü kapayıp sol elini 'dur' der gibi öne uzatarak Rio'yu durdurdu.
"Haruto-san yapabilir, ona güvenebilirsiniz."
Miharu, Satsuki'ye güven dolu bir sesle karşılık verdi.
"Uçmanızı sağlayan sihirli bir eşyanız mı var?" diye sordu Satsuki yarı inanmaz gözlerle.
"Hayır, genel olarak bilinen bir şey olmadığı için lütfen aramızda kalsın; büyü gücü kullanarak uçmayı sağlayan, büyüye benzer bir teknik bu."
"Böyle bir yöntem demek..."
Rio uçma yöntemini açıklayınca Satsuki şaşkınlıktan donakaldı.
"Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, yakalanırsak ağır sonuçları olabilir. Eğer gizlice çıkmak konusunda içsel bir huzursuzluk duyuyorsanız sizi zorlamam. Riskleri göze alıp 'tamam' derseniz, birazdan sizi Aki-chan ve Masato-kun'un yanına götürebilirim."
Rio, yakalanma riskini ortaya koyarak son kararı Satsuki’ye bıraktı.
"Miharu-chan, sen ne düşünüyorsun?"
Satsuki, Miharu’ya bakarak fikrini sordu.
"Eğer yakalanırsak ne olacağını düşünmek beni korkutuyor, aslında bunun yanlış bir şey olduğunu da biliyorum... Ama Aki-chan ve Masato-kun ile görüşmenizi çok istiyorum. İkisi de sizi görmeyi canıgönülden bekliyor. Hele ki onları henüz şatoya çağırma imkanımız yokken, bu daha da önem kazanıyor."
Miharu elini göğsüne koyarak kendi fikrini dile getirdi.
"Anlıyorum..."
Satsuki gözlerini yumdu, bir süre düşündükten sonra konuştu.
"Dürüst olmam gerekirse, içimde buna karşı bir direnç yok dersem yalan olur. Ama bir yandan da onlarla bir an önce buluşmak istiyorum. Bu yüzden asıl mesele, yakalanma riskinin ne kadar olduğu ve bu fırsatı kaçırırsak Aki-chan ile Masato-kun'u bir daha ne zaman görebileceğim sanırım."
Kelime kelime, gayet sakin bir tonla konuştu.
"Yakalanma riski konusunda endişelenmemiz gereken tek nokta, gece yarısı bu odayı birinin ziyaret edip etmeyeceği. Diğer meseleye gelirsek; krallığın haberi olmadan, resmi yollardan onlarla buluşmanın başka bir yolu olup olmadığına bakmak lazım. Tabii fark edilmelerinde bir sakınca görmüyorsanız o başka."
Rio, Satsuki'nin öne sürdüğü sorunları daha net bir şekilde ortaya koydu.
"Şimdiye kadar rızam olmadan bu odaya kimse girmedi, gece yarısı gelen giden de olmaz. Bu yüzden yakalanma riskinin sıfıra yakın olduğunu düşünüyorum. Tabii bu kulede yangın çıkmadığı veya bir davetsiz misafir girip ortalık birbirine girmediği sürece."
Satsuki önce yakalanma riskine değindi. Ardından devam etti:
"Resmi yollardan, krallığın haberi olmadan onlarla görüşmek zor. Dışarı çıkma iznim olsa bile yanıma muhafız takacaklardır. En azından bu gece partisi bitip Miharu-chan'ın bundan sonraki statüsü kesinleşene kadar, o ikisini şatoya çağırmaktan kaçınmak en iyisi olur."
Resmi yollardan Aki ve Masato ile nasıl görüşebilecekleri üzerine tahminlerini ve fikirlerini sundu.
"Dürüst olmak gerekirse Miharu-san, bundan sonra krallığın size nasıl davranacağını düşünüyorsunuz?"
Rio, Miharu'nun gelecekteki durumu hakkındaki fikrini Satsuki'ye sordu.
"Önce bu şekilde şatoda yaşamaya devam etmesini teklif edeceklerdir diye düşünüyorum. Kabul ederse benimle benzer bir muamele görür. Barınma ve yemek konusunda sıkıntısız bir hayat garanti edilir; biraz resmiyet ve kısıtlama hissetse de en azından hareket özgürlüğü bir nebze olsun güvence altına alınır."
"Peki... reddetme şansım var mı?"
Miharu korka korka sordu.
"Muhtemelen. Bu dünyadaki Kahramanlar Orta Çağ Avrupa'sındaki Papalar kadar nüfuzlu görünüyor. Ben burada olduğum sürece seni zorlayamazlar. Ama en azından nerede olduğunu takip etmek isteyeceklerdir. Gizlice izleyebilirler veya 'koruma' adı altında yanına birilerini takabilirler... Ayrıca şatoda yaşasan bile adın ve yüzün her yere yayılacağı için başının belaya girme riski hep olacaktır. Ah, özür dilerim, hepsi benim yüzümden. Bunları söylerken Miharu-chan'a karşı kendimi çok suçlu hissettim."
Satsuki tahminlerini anlatırken yüzü suçlulukla gölgelendi.
"H-hayır, ben bunları bilerek şatoya geldim. Üstelik gelmeden önce Haruto-san'dan da benzer tahminler duymuştum."
Miharu, Satsuki'yi teselli etmek istercesine aceleyle başını salladı.
"Aslında Liselotte-san ile de Miharu-san'ın geleceği hakkında konuşmuştuk, o da benim ve Satsuki-san'ınkine benzer şeyler söyledi. Kendisi devlet işlerine doğrudan karışmasa da Galarc Krallığı tarafında olan biri. Tahminler bu kadar örtüştüğüne göre, büyük ihtimalle Satsuki-san'ın dediği gibi olacaktır. Bu yüzden gece partisi bittikten sonra süreci izlersek cevap kendiliğinden ortaya çıkar."
Rio, tahminlerinin doğruluk payının yüksek olduğunu belirtti.
"Peki, diyelim ki her şey tahmin ettiğimiz gibi oldu; gece partisi bittikten sonra Miharu-chan ve diğerleri ne yapmak istiyor? Şatoda yaşamak mı? Yoksa eskisi gibi şato dışında kalmak mı?"
Satsuki, Miharu ve diğerlerinin niyetini teyit etmek istedi.
"Şey... üçümüzün de aslında biraz farklı düşünceleri var..."
Miharu, göz ucuyla Rio'ya bakarak konuştu.
"Öyle mi?"
Satsuki şaşkınlıkla gözlerini açtı.
"Evet. Aki-chan, Takahisa-kun ile yeniden buluşmayı çok istiyor. Eğer Takahisa-kun bulunursa, onun yanında olamayacağı bir seçeneğe dayanamayabilir."
"Anlıyorum... Peki ya Masato-kun?"
"Masato-kun'un amaçlarından biri de Takahisa-kun ile buluşmak. Ama özgürce dışarı çıkamayacaksa şatoda kalmak isteyeceğini sanmıyorum... O durumda muhtemelen Haruto-san ile kalmak isteyecektir."
Miharu, Aki ve Masato'nun neler hissedebileceğini tahmin ederek anlattı.
"Vay canına, demek Masato-kun öyle düşünüyor. Peki Miharu-chan, ya sen?"
Satsuki son olarak Miharu'nun kendi isteğini sordu.
"Ben... Ben de Haruto-san ile birlikte kalmak istiyorum. Aki-chan ve Masato-kun'a henüz bunu açıkça söylemedim ama."
Miharu, yanında oturan Rio'nun varlığını hissederek konuştu.
"Bu biraz beklenmedikti... Haruto-kun, senin haberin var mıydı?"
Satsuki şaşkınlıktan yuvalarından fırlamış gözlerle Rio'ya döndü.
"Hayır, ben de ilk kez duyuyorum..."
Rio, Miharu'nun gerçek niyetini anlamaya çalışır gibi ona baktı.
"Şey, olmaz mı?"
Miharu, Rio'nun gözlerinin içine dik dik bakarak sordu.
"Elbette olmaz değil. Benim yine sağa sola koşturmam gerekecek ama şimdiye kadarki düzenimizi sürdürmemizde hiçbir sakınca yok."
Rio, gerçek duygularını saklayan bir maske gibi, geçiştirici bir gülümseme takındı.
"Bu arada, eğer Takahisa-kun Centostella Krallığı'nın Kahramanı çıkarsa, Aki-chan oraya gitmek isteyebilir. Bu durumda Miharu-chan ve Aki-chan'ın yolları ayrılabilir. Aki-chan hakkında ne yapmayı düşünüyorsun?"
Satsuki, Miharu ve Aki'nin seçimleri farklı olursa doğacak soruna değindi.
"O durumda... Aki-chan'ı Takahisa-kun'a emanet etmem gerekecek sanırım. Yani Aki-chan ile iyice konuşup beni anlamasını sağlamalıyım."
Miharu bir süre düşündü ama kararlı bir şekilde cevap verdi. İçinden şunları geçirdi:
'Belki de Dünya'ya bir daha asla dönemeyeceğiz. O zaman bu dünyada nasıl, kiminle ve nerede yaşayacağım... Bunlar dahil her şeyi Aki-chan ile düzgünce konuşmam lazım. Hele ki Haruto-san gerçekten de Haru-kun ise.'
Aki için, boşanıp giden babası ve Haruto konusu bir tabuydu. Bu yüzden Miharu şimdiye kadar Haruto'dan bahsetmekten kaçınmıştı.
Ancak Aki'yi gerçekten düşünüyorsa, ona ablalık eden kendisinin sonsuza kadar kaçmaya devam etme lüksü yoktu. Miharu bunu tüm kalbiyle hissetti.
"Anlıyorum... Bu biraz şaşırtıcı. Miharu-chan ve Aki-chan öz kardeş gibi yakındırlar oysa. Neden Haruto-kun'un yanında kalmak istediğini, sebebini sorsam ayıp olur mu?"
Satsuki, Miharu'nun kararının kesin olduğunu anlayınca, Aki'den ayrılmak pahasına neden Rio'yu seçtiğini merak etti.
"Sebebi..."
Miharu, Aki için gerçek bir abla, Aki de Miharu için öz kız kardeş gibiydi; tam da bu yüzden durum bu kadar karmaşıktı. Ancak şu an işin o kısmına girip her şeyi açıklayamazdı. Bu yüzden—,
"Ben de bu dünyaya geldikten sonra pek çok değerli arkadaş edindim. Onlara çok şey borçluyum ve daha bir süre onlarla birlikte kalmak, borcumu ödemek istiyorum. Elbette Aki-chan'ın da benimle aynı şeyi düşündüğünü biliyorum. Ondan ayrılmayı ben de hiç istemiyorum. Ama kimin daha önemli olduğunu seçemiyorum, yine de kiminle kalacağımı seçmek zorundayım... Nasıl desem, kendimi tam ifade edemiyorum ama..."
Miharu, Aki'ye karşı olan hislerini gizli tutarak kendi duygularını kelimelere dökmeye çalışırken oldukça huzursuz görünüyordu. Bu açıklama sadece Satsuki'ye değil, aynı zamanda Rio'ya da yönelikti; arada bir onun tepkisini ölçmek için yüzüne bakıyordu. Rio, Miharu ile göz göze gelince, yeniden bir maske takar gibi gülümsemesini düzeltti.
"...Anlıyorum. Öyle kolayca kelimelere dökülebilecek bir şey değil bu. Sorduğum için üzgünüm, kusura bakma. Ama ne demek istediğini anladım."
Satsuki, başını yavaşça ve derin bir şekilde sallayarak onayladı.
"Öyleyse sevindim. Bunu henüz kimseye söylememiştim."
"Anlıyorum. Gerçekten böyle bir durum ortaya çıkarsa işler epey karışacak demektir. Aki-chan bunu duyarsa kesinlikle karşı çıkacaktır."
"...Evet. Bu yüzden ben de henüz dile getiremedim."
Satsuki'nin yüzü asılınca, Miharu da dertli bir şekilde başını salladı. O sırada—,
"Ancak, ayrı yerlerde yaşamak zorunda kalsanız bile, bu sonsuza dek kopacağınız anlamına gelmez. Belki birbirinizi görmeniz kolay olmayacak ama aranızdaki bağın değerini hiçbir şey değiştiremez. Üstelik bir gün hep birlikte Dünya'ya dönme amacınız da ortak. Madem öyle, istediğinizde görüşebileceğiniz bir ortam kurabilmek için ülkeleri de işin içine katarak bir anlaşma yapılması sağlanamaz mı?"
Rio konuşmaya başladığında, Miharu "Dünya'ya dönmek" sözünü duyunca yüzü hafifçe bulutlandı. Öte yandan—,
"Vay, amma da kolay söyledin öyle."
Satsuki, Rio'nun önerisine biraz eğlenircesine karşılık verdi.
"Ülkelerin meseleleri yüzünden ayrı düşeceksiniz. En azından böyle bir söz almanın kimseye bir zararı dokunmaz diye düşünüyorum. Kral Francois'nın şimdiye kadarki tavrına bakılırsa, bizzat Satsuki-san'dan gelen bir talebi geri çevirmesi zor olacaktır. Elbette, benim de elimden gelen bir şey olursa yardımcı olurum."
"Hımm. Böyle söylersen beklentiye girerim ama?"
"Güç savaşlarının döndüğü konularda yardımım dokunmaz belki ama Dünya'ya dönme yönteminiz konusunda ben de araştırmalarımı sürdüreceğim."
Rio hafifçe omuz silkti ve Satsuki'ye yardım teklif etti.
"Bu çok iyi olurdu ama ülkenin en ünlü büyücüleri bile Dünya'ya dönüş yolu hakkında hiçbir şey bilmiyor. Elbette devletin yalan söyleme ihtimali var ama senin bildiğin bir şeyler mi var Haruto-kun?"
Satsuki, gözlerini dikip Rio'nun yüzüne bakarak sordu.
"Evet. Kahraman çağırma işleminin bir tür zaman-uzay büyüsü olduğunu anlıyorum. Galarc Krallığı da bunun farkında olmalı. Ancak Strahl bölgesinin mevcut büyü seviyesiyle temel bir zaman-uzay büyüsünü kullanmak bile imkansızdır. Ayrıca bu tür büyülerin işlendiği büyü eşyaları çok nadirdir. Bu yüzden, ülkenin en iyi büyücülerinin bile 'hiçbir şey bilmiyoruz' demesi muhtemelen yalan değildir."
"Anladım..."
Rio'nun açıklaması üzerine Satsuki ağır bir nefes alarak ikna oldu.
"Şu anki asıl engelin, ışınlanma türü bir zaman-uzay büyüsü kullanmak için hedef koordinatları belirlemek gerektiği olduğunu düşünüyorum. Ancak hedef olan Dünya'nın koordinatlarını bilmemize imkan yok. Ayrıca Dünya ile bu dünya arasında yapılacak bir transfer için harcanacak büyü gücü miktarı muhtemelen hayal bile edilemez seviyededir."
"...Bu konuşma tarzına bakılırsa, Haruto-kun, sen zaman-uzay büyüsünün temellerini biliyor musun?"
"Yakınlarım dışındakilere pek söylemiyorum ama bu türden birkaç büyü eşyasına sahibim."
"...Belki de yanlış anlıyorum ama sen genel geçer kuralların biraz dışına çıkan bir varlık mısın? Elinde müthiş bir büyü kılıcı olduğunu da duymuştum."
Rio, zaman-uzay büyüsünden bu kadar detaylı bahsedince, Satsuki ona yarı şaşkın bir ifadeyle baktı.
"Strahl bölgesinde nadir bulunan pek çok büyü eşyasına sahip olduğum doğru. Belki de sıradan birinden biraz daha fazla sırrım vardır."
Rio, acı acı gülümseyerek cevap verdi.
"Şey, Satsuki-san... Bu konuştuklarımızı ülkedekilere..."
Miharu biraz endişeyle araya girdi.
"Korkma. Haruto-kun'un izni olmadan burada konuşulanları kimseye anlatmaya niyetim yok. Takahisa-kun gelse bile söylemem. Miharu-chan'ın ve benim değerli bir iyilikseverimize nankörlük edecek değilim."
Satsuki neşeyle gülerek başını salladı.
"Çok teşekkür ederim."
Miharu rahatlamış bir şekilde nefesini verdi.
"Yani, Miharu-chan senin bana teşekkür etmen garip oldu, asıl benim teşekkür etmem lazım. Hatta bir şeyi merak ettim; Takahisa-kun'un da bir kahraman olduğunu varsayarsak, sizin bu dünyaya gelişiniz acaba benim ve Takahisa-kun'un çağrılmasına mı denk geldi? Bizim yüzümüzden mi sürüklendiniz?"
Satsuki önce bu fikri kafasından atmak istedi ama sonra yüzü ciddileşti ve korku dolu gözlerle Miharu ve Rio'ya baktı.
"Şey..."
"Muhtemelen."
Miharu, Satsuki'yi üzmemek için kelimeleri toparlayamazken, Rio onun yerine onay verdi.
"...Anlıyorum. Çok özür dilerim."
Satsuki büyük bir mahcubiyetle başını eğdi ve Miharu'dan özür diledi.
"A-asla özür dilemeyin! Satsuki-san da kendi isteği dışında buna sürüklendi sonuçta. Belki de ben, Aki-chan veya Masato-kun kahraman olarak çağrılacaktık ve Satsuki-san bizim yüzümüzden sürüklenecekti. Bu da bir ihtimal."
Miharu telaşla Satsuki'yi teselli etmeye çalıştı.
"Doğrudan çağrılan kişi Satsuki-san olabilir ama bu bir kazaya kurban gitmekten farksız. Engellenmesi imkansız bir durum için suçluluk hissetmenize gerek olmadığını düşünüyorum."
"İkiniz de..."
Satsuki, Rio ve Miharu'nun sözleri üzerine çaresiz bir ifadeyle dudaklarını ısırdı.
"Her neyse, ne yapıyoruz? Başta konuştuğumuz gibi bu gece şatodan gizlice çıkıp Aki-chan ve Masato'yu görmeye gidecek miyiz? Bir karara vardınız mı?"
Rio, Satsuki'ye asıl sorusunu tekrar yöneltti.
"...Gidiyorum. Hayır, lütfen beni Aki-chan ve Masato-kun'un yanına götürün. Yalvarırım."
Satsuki derin bir nefes alarak kararlılıkla Rio'dan ricada bulundu.
"Emin misiniz?"
Rio, biraz şaşırmış bir halde Satsuki'nin yüzüne dikkatle baktı.
"Evet, şatodan gizlice çıkmak kurallara aykırı ama senin ve Miharu-chan'ın dediği gibiyse yakalanma riskimiz oldukça düşük. Biraz riske girsem de bir an önce onları görmek istiyorum. Gerçi, Miharu-chan burada olmasaydı belki daha çok tereddüt ederdim."
"O halde risk alıp Miharu-san'ı getirmekle doğru yapmışım."
Rio hafifçe gülümseyerek Miharu'ya baktı.
Gelecekte Miharu adındaki bu kızın saraydakiler tarafından tanınması görünmez riskler doğurabilirdi ama onun varlığı sayesinde işler çok daha pürüzsüz ilerliyordu. Eğer Rio saraya tek başına gelip Satsuki ile iletişim kurmaya çalışsaydı, her şey çok daha zahmetli olurdu.
"Hayır, aslında Haruto-san bizim için yapmak zorunda olmadığı şeyleri yapıyor. Eğer bir tehlike varsa bunu göze alması gereken kişi benim. Sadece burada bulunmam bile bir işe yarayacaksa, lütfen beni her zaman kullanın."
Miharu böyle söylerken yüzünde suçluluk dolu bir ifade belirdi.
"Kendi hatam yüzünden ileride senin başına bir iş gelmemesi için gözümü dört açacağım Miharu-chan. Bu yüzden bana karşı çekingen davranma, kral ve yanındakilere kendi düşüncelerini açıkça söyleyebilirsin. İstemediğin bir şeye hayır diyebilirsin, yapmak istediğin bir şeyi de dile getirebilirsin. Başkalarına ayak uydurmaya çalışıp kendi hakkını yeme sakın."
Satsuki, mahcup bir tavırla Miharu’ya bu durumu tembihledi.
"Şey, peki. Teşekkür ederim."
Miharu uysalca gülümsedi ve ürkekçe başını salladı. Diğer yandan—
'Durum netleştiğine göre Aisia, Kaya Ev'e gidip olanları haber verebilir misin? İki üç saat sonra buraya dönüp Miharu-sanları taşımama yardım etmeni istiyorum.'
Rio, telepati yoluyla Aisia’ya sesleniyordu.
'Anlaşıldı.'
Aisia kısa bir cevap verdikten sonra ruh formunda Rio'nun bedeninden ayrılıp uzaklaştı.
"Bu arada, gece yarısı saray tamamen sessizliğe büründüğünde yola çıkacağız, değil mi?"
"Evet."
Satsuki’nin sorusunu Rio başını sallayarak onayladı.
"Öyleyse o zamana kadar biz üçümüz biraz sohbet edelim. Ah, aklıma gelmişken teyit etmek istediğim bir şey var..."
"Nedir?"
"Liselotte-san hakkında. Haruto-kun ve Miharu-chan'ı onun buraya getirdiğini söyledin ama sizin durumunuzu ne kadar biliyor?"
"Pek çok şeyi biliyor. Aki-chan ve Masato-kun'un varlığından bahsetmedik ama oldukça derin konulara girdik. Peki ya siz Satsuki-san, onun ve Ricca Ticaret Loncası hakkında neler sezdiniz?"
Rio kelimelerini seçerek cevap verdi ve soruyu Satsuki’ye geri yöneltti.
"Ricca Ticaret Loncası'nın ürünlerine verilen özel isimlerin Dünya'daki kelimelerle tıpatıp aynı olduğunu fark ettim. Bu dünyadaki insanlar bunun farkında değil gibi görünüyor, ben de bir sırrı vardır diye üstüne gitmedim."
Satsuki, lonca hakkında fark ettiklerini bu şekilde açıkladı.
"Çeviri büyüsü varken bunu fark etmeniz etkileyici."
Rio hayranlıkla gözlerini açtı.
"Şey, bu çeviri büyüsü biraz tekinsiz bir şey. Aniden bozulursa ortada kalırım. Konuşmada sorun olmasa da okuma yazma yapamıyorum, bu yüzden öğrenmek için çeşitli incelemeler yapıyorum. Çeviri büyüsü devredeyken duyulan ses ile karşındakinin dudak hareketleri arasında bir kayma oluyor. Ancak Ricca Ticaret Loncası'nın bazı ürünlerinde bu kaymanın olmadığını, telaffuzun dudak hareketleriyle tamamen örtüştüğünü fark ettim. Bir iki tane olsa neyse ama bu kadar çok olunca tesadüf diyemezdim, değil mi?"
Satsuki, bu tuhaflığı nasıl keşfettiğinin hikayesini anlattı.
"Bu kadarını fark ettiyseniz söylememde bir sakınca yok. Liselotte-san da benim gibi geçmiş yaşamının anılarına sahip biri."
"Yani ikiniz de geçmiş yaşamlarınız olduğunu birbirinize itiraf ettiniz mi?"
"Evet. Liselotte-san, eğer Satsuki-san loncanın sırrını sezerse bu konuyu konuşabileceğim konusunda bana izin vermişti."
"Anladım. O zaman şimdilik ona güvenebilirim demektir, değil mi?"
"Evet. Galarc Krallığı'nın bir soylusu olduğu için her konuda koşulsuz güvenmek zor olabilir ama krallıkla ters düşmediği sürece bize her türlü kolaylığı sağlayacaktır. Valilik yaptığı Amande şehrinde de halkını düşünen, dürüst bir yönetici olarak tanınır."
Rio, Liselotte'nin kişiliği hakkında Satsuki’yi bilgilendirdi.
"Anladım, teşekkürler. Ona şahsen de teşekkür etmek istiyorum, o zaman geldiğinde uzun uzun konuşuruz."
Satsuki, Liselotte'ye karşı tetikte olması gerekmediğini öğrenince rahatlamış bir şekilde gülümsedi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.