Kırılan Kılıç ve Karanlık Düşünceler

Rio kendi kılıcını kavradığı gibi büyük bir sıçrayışla geriye doğru açıldı.

"Kaçıyor musun!?"

Takahisa tüm gücüyle atılarak takibe başladı. Silahını üst gardda tutuyor, hızının ivmesiyle kılıcını savurmaya hazırlanıyordu. Ancak bu, tamamen Rio'nun beklediği bir hamleydi.

Rio olduğu yerde dikildi, duyularını keskinleştirerek üzerine gelen Takahisa'nın kılıcına gözlerini dikti. Kılıcın izleyeceği yörüngeyi tam olarak kestirdiği anda alt garda geçti ve—

Saliselik bir zamanlamayla yeri sertçe tekmeleyip elindeki kılıcı tanrısal bir hızla savurdu.

Sonuçta kulakları tırmalayan şiddetli bir metal sesi yankılandı. O an Rio ve Takahisa, kılıç savurma hamlelerini bitirmiş halde birbirlerine arkaları dönük duruyorlardı. Hemen ardından, bir şeyin yere saplanma sesi Rio ve Takahisa'nın kulaklarına ulaştı. Yere saplanan şey Takahisa'nın elindeki kılıcın namlusuydu...

"Öğğ, ah..."

Takahisa ağzı açık bir halde, yere saplanmış kılıç parçası ile elinde kalan kabza arasında gözlerini gezdiriyordu. Kılıcı paralanmıştı. Sanki tutan kişinin iradesini de beraberinde kırmışlar gibi...

"Eğer hâlâ devam edeceksen, buyur bir dahaki sefere çıplak ellerinle gel."

Rio bunu gayet hissiz bir tonla dile getirdi.

"Ah... Kahretsin!"

Takahisa kırık kılıcıyla derme çatma bir gard aldı. Ancak hemen ardından elindekini hırsla yere fırlattı. Rio aniden yürümeye başladı ve yavaşça Takahisa'ya yaklaştı.

"Yenilgiyi... kabul etmiyorum!"

Takahisa hırsından tüm vücudu titreyerek Rio'ya bağırdı.

Rio hiç istifini bozmadan aradaki mesafeyi kapatınca—

"Vazgeçmeyeceğim!"

Takahisa böyle dese de, bu dövüşteki yenilgisini kabullenmiş olacak ki Rio'ya çıplak elle saldırmaya yeltenmedi.

Hemen ardından Rio, sakin bir hareketle kılıcını Takahisa'ya doğrulttu.

"Düello bitmiştir! Kazanan, Amakawa-dono!"

Hakem Kyle, Rio'nun zaferini yüksek sesle ilan etti. Galibin belli olduğu andı.

"Kabul etmiyorum, etmeyeceğim işte. Senin Miharu'yla beraber olmana izin veremem. Miharu kandırılıyor. Bir şeyler, bir şeyler yapmam lazım..."

Takahisa, ağzında berbat bir tat varmış gibi yüzünü buruşturup başını öne eğdi; sanki bir lanet okur gibi fısıldıyordu.

◇ ◇ ◇

Maçtan sonra Takahisa, konuşmak için yaklaşan Miharu, Satsuki ve diğerlerinden kaçarcasına dövüş alanını tek başına terk edip şatodaki konuk odasına yöneldi.

Tam odasının kapısını açacağı sırada—

"Bekle, abiciğim!"

"Lütfen bekleyin, Takahisa-sama!"

Aki ve Liliana arkasından koşturuyordu. Yanlarında üç kadın şövalyeden oluşan korumalar da vardı.

"Siz ikiniz...!"

Takahisa sonunda durdu ve arkasına döndü.

"Nereye gitmeyi planlıyorsunuz?"

Liliana iç çekerek Takahisa'ya sordu.

"...Odama dönüyorum."

Takahisa mahcup bir tavırla cevap verdi.

"Dönüp de ne yapacaksınız?"

"Miharu'yu o adamdan uzaklaştırmanın bir yolunu düşüneceğim."

Liliana huysuz bir çocuğu yatıştırır gibi sorduğunda, Takahisa kısık bir sesle bunu söyledi.

"Hâlâ vazgeçmemişsiniz anlaşılan."

Liliana derin bir iç çekti.

"O adam... tehlikeli."

Takahisa acı bir ifadeyle mırıldandı.

"Neden tehlikeliymiş?"

Liliana sakin bir ses tonuyla sordu.

"Çünkü o bir katil!"

Takahisa bağırır.

"Lütfen bu tür kelimeleri bu kadar yüksek sesle dile getirmeyin. O, Galarc Krallığı'nın onursal şövalyesi. Maçtan sonra hiçbir selam vermeden orayı terk etmeniz zaten hoş bir davranış değildi; her ne kadar Kahraman olsanız da, haklı bir sebep olmaksızın başka bir ülkenin önemli bir soylusunun onuruna leke sürmek uluslararası bir krize yol açabilir."

Liliana etrafta devriye gezen şövalye olmadığını kontrol edip bir rahatlama nefesi aldıktan sonra Takahisa'yı uyardı.

"Ama bu bir gerçek!"

"Gerçek olup olmadığı... Şimdilik içeri geçelim. Sakince konuşalım. Sizler kapıda bekleyin. Çok önemli biri olmadığı sürece ziyaretçi kabul etmiyorum."

Böylece üç kadın şövalyeyi kapıda nöbetçi bırakarak, Takahisa, Liliana ve Aki ile birlikte odaya geçti. İçeride Liliana'nın hizmetçisi vardı.

"Frill, hepimize çay getir."

"Emredersiniz."

Frill adındaki genç hizmetçi kız, Liliana'nın emriyle mutfağa yöneldi.

"Buyurun, oturun."

Liliana, Takahisa ve Aki ile karşı karşıya gelecek şekilde koltuğa yerleşti.

"........."

Takahisa ellerini birleştirmiş, derin düşüncelere dalmış bir halde yere bakıyordu.

"Öncelikle şunu sormak istiyorum, Takahisa-sama; siz Miharu-sama ile beraber mi olmak istiyorsunuz? Yoksa kendiniz beraber olmasanız bile, Miharu-sama'nın Amakawa-dono'nun yanında olmaması sizin için yeterli mi?"

Liliana söze girdi. Bir anda can alıcı noktadan sormuştu.

"Onunla olacağına, benimle olması gerektiğini düşünüyorum."

"Fakat az önceki maç, Miharu-sama'nın kimin yanında kalacağını belirlemek için değil miydi?"

"Hayır! Ben kazanırsam o adamın Miharu ile beraber olmayı reddetmesi konusunu konuşmuştuk! Miharu'nun nerede olacağını zorla belirlemeye çalışmıyordum!"

Eğer Rio, Miharu'yu reddederse, Miharu zaten Aki'nin olduğu yere, yani kendi yanına gelirdi. İçindeki bu bencilce hesabı dile getirmedi.

"Eğer Miharu-sama ile beraber olmak istiyorsanız, en iyisi bunu ona samimiyetle rica etmek değil mi?"

Liliana mantıklı olanı söylüyordu.

"O... O işe yaramadığı için düello yaptık zaten!"

"Ve maçı kaybettiniz."

"Şşt..."

Kendi acizliği yüzüne vurulmuş gibi Takahisa yüzünü ekşitti.

"Yine de samimiyetle rica etmekten başka yolunuz olmadığını düşünüyorum. Eğer bu da işe yaramıyorsa, artık vazgeçmek zorundasınız."

"İşte mesele de bu! Bunu yapabilseydim zaten...!"

Bunu yapabilse zaten bu kadar kıvranmazdı. Miharu artık Haruto'nun yanında kalma konusundaki kararını çoktan kesinleştirmişti.

"Miharu-sama'nın duyguları artık sizin veya Aki-sama'nın ikna çabalarıyla sarsılmayacak kadar netleşmiş, öyle değil mi?"

"........."

Takahisa'nın suratı asıldı. Liliana bunu bir onay olarak kabul etti.

"Öyleyse, biraz kafanızı toplamak için ülkenize dönmeye ne dersiniz? İsterseniz bugün bile yola çıkabiliriz. Bence bir süreliğine Miharu-sama ile aranıza mesafe koymalısınız."

"Olmaz!"

Takahisa kestirip attı.

"Fakat konuşarak olmuyor. Maç... yani fiilen yapılan düello ile de olmadı. Bu durumda elden bir şey gelmez, değil mi? Yoksa istemeyen Miharu-sama'yı zorla Saint Stella Krallığı'na mı götürmeyi planlıyorsunuz?"

Böyle bencilce bir hareketin kabul edilmesi imkansızdı. Liliana üstü kapalı olarak bunu kastediyordu ancak—

"...Anlıyorum. Miharu'yu şimdilik Saint Stella'ya götürmek de bir seçenek. O adamın katil olduğu bir gerçek. Ne kadar haklı bir sebebi olursa olsun bu affedilecek bir şey değil. Eğer hislerimi anlatır ve onunla düzgünce konuşursam beni anlayacaktır..."

Takahisa bunu gerçekçi bir seçenek olarak düşünmüş gibi görünüyordu. Kendi kendine mırıldandı.

"İmkansız. Eğer onu zorla götürdüğünüz ortaya çıkarsa, işte o zaman bu uluslararası bir meseleye dönüşür."

Liliana sert bir ses tonuyla anında kestirip attı.

"Ama başka yol kalmadı!"

"Var. Bir yolu olmalı. Benim tanıdığım Takahisa-sama, böyle aşağılıkça bir harekette bulunacak biri değil. Bu birkaç ay boyunca boşuna yanınızda size eşlik etmedim. Bir kraliyet ailesi üyesi olarak pek çok insanla temas kurduğum için biliyorum. Henüz olgunlaşmamış yanlarınız olabilir ama asla kötü biri değilsiniz. Şimdi böyle aşağılık bir işe kalkışırsanız, hayatınız boyunca kendinizi suçlayıp duracaksınız, biliyorsunuz değil mi?"

Liliana, her zamanki yumuşak havasını bir kenara bırakıp, yolunu şaşırmak üzere olan Takahisa'yı bir asilzade vakarıyla ikaz etmeye çalışıyordu.

"Lily..."

'Sadece birkaç ayda benim hakkımda ne bilebilirsin ki?' diye sormadı Takahisa. Bu birkaç ay boyunca Liliana'nın ona ne kadar özveriyle destek olduğunu biliyordu çünkü.

"Amakawa-dono’nun kişilik olarak son derece üstün biri olduğunu görebiliyorum. Miharu-sama, Satsuki-sama ve Masato-sama’nın ona olan güveninin bu kadar derin olmasının sebebi de bu değil mi? Amakawa-dono’nun, Satsuki-sama ve Takahisa-sama’lar için Aki-sama’ları bu şatoya getirmesi bile bunun en büyük kanıtı sayılmaz mı?"

"......Lily, onu tanımıyorsun."

Liliana, Rio’yu ne zaman övse Takahisa’nın yüzü yine ekşiyordu. Bu durum Aki için de geçerliydi. Yine de...

"Siz güvenemiyor musunuz? Değerli Miharu-sama’nın güvendiği Haruto-sama’ya?" diye sordu Liliana.

"Bunu yapabilseydim zaten bu kadar acı çekmezdim!"

Takahisa adeta bir kurtuluş ararcasına bağırır.

"......Sanırım bir süreliğine Miharu-sama ile aranıza mesafe koymalısınız. Ülkemize dönmeye ne dersiniz? Ülkemiz dışa kapalıdır ama Takahisa-sama çok isterse, Miharu-sama'nın ülkemize bağlı olmasına gerek kalmadan, onu geçici bir konuk olarak şatoda ağırlayabiliriz."

Liliana bir uzlaşma yolu sundu.

"Böyle bir şey... Bu kadarı yetmez! Eğer Miharu’yu götüremeyeceksem bir daha Saint Stella Krallığı’na falan dönmeyeceğim! En kötü ihtimalle Kahramanlığı bırakır, Aki ve Miharu’yu yanıma alıp özgürce yaşarım!"

"Ne...?"

Takahisa’nın bu bencilce sözleri karşısında Liliana’nın gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı. Sessizce konuşulanları dinleyen Aki de şaşkınlıktan gözlerini kırpıştırdı.

"Ülkemizin Kahramanı olacağınızı söylememiş miydiniz? Galarc Krallığı’nı ziyaret edip Miharu-sama’larla kavuşsanız bile Saint Stella Krallığı’na geri döneceğinize dair söz vermemiş miydiniz? Benimle birlikte ülkeyi daha iyi bir yer yapacağınıza yemin etmemiş miydiniz? O sözler, o yeminler... Hepsi yalan mıydı?!"

Liliana’nın yüzü kederle buruştu. Bir Kahraman’ın saf değiştirmesi ülke için telafisi imkansız bir kayıptı ama bunun da ötesinde, Takahisa ile arasında gerçek bir güven bağı kurduğunu sanıyordu.

"Yalan falan değildi! Yalan olmasını istemiyorum, buna izin vermeyin! Ben de böyle bir şey yapmak istemiyorum! Bu yüzden, işte bu yüzden bana yardım etmeni istiyorum!"

Takahisa, Kahraman olma statüsünü bir koz olarak kullanarak bir krallığın birinci prensesi olan Liliana’ya yalvarıyordu. Bu artık bir ricadan ziyade bir zorlamaydı.

"......Neden Amakawa-dono’nun yanında Miharu-sama’nın kalmasını bu kadar çok istemiyorsunuz?"

Liliana bir süre tereddüt ettikten sonra sordu.

"İnsanları hiç çekinmeden öldürebilen bir adamın yanında, Japonya'da doğup büyümüş olan Miharu’nun mutlu olması imkansız. Üstelik Miharu da ben duygularımı ona düzgünce anlatırsam beni anlayacaktır."

Takahisa, feci şekilde ön yargılı bir cevap verdi. Liliana’nın kulaklarına bu sözler son derece cahilce geliyordu.

'İnsanları çekinmeden öldürmek' ile neyi kastettiğini merak etse de, bir şövalye söz konusu olduğunda, mecbur kaldığı için bir iki kişiyi öldürmüş olan pek çok insan vardı. Bu şövalyelere 'katil' diye hakaret etmek aşağılama olarak kabul edilirdi.

"Söylediklerinizin gerçekleşme ihtimali olduğunu gerçekten düşünüyor musunuz? Farz edelim ki size yardım ettim; sonrasında Miharu-sama'yı zorla götürdüğümüz gerçeğini sonsuza dek saklayabileceğimizi sanmıyorum. Ben yardım etmezsem ve Takahisa-sama Kahramanlığı bırakıp Miharu-sama ile Aki-sama’yı alıp özgürce yaşamaya kalkarsa, bu zaten imkansız."

"Yapacağım, işler ne yöne giderse gitsin. Hayır, yapmak zorundayım."

Takahisa kan çanağına dönmüş gözlerle cevap verdi. Durumu son derece dengesiz ve tehlikeliydi. Güçlü bir bencilliğin pençesine düşmüş, kendi düşüncelerinin mutlak doğru olduğuna sonuna kadar inanmıştı. Bu haldeyken onu ikna etmenin mümkün olup olmadığı belirsizdi; öte yandan, her şeyi göze alıp kontrolden çıkması da büyük sorun olurdu.

Az önceki maçta saf kılıç yeteneğiyle yenilmiş olsa bile, Kutsal Ekipman'ın barındırdığı gizli gücü kullanarak çılgına dönerse işler içinden çıkılmaz bir hal alırdı.

"Gerçekler, Takahisa-sama’nın düşündüğünden çok daha amansız olacak. Eğer o yolu seçerseniz, çok geçmeden pişman olacağınız anlar gelecek. O zaman Amakawa-dono’nun Miharu-sama’ları korumasının ne kadar muazzam bir şey olduğunu anlayacaksınız."

"......Denemeden bilemezsin."

Bu özgüven de nereden geliyordu böyle?

"Denemeden bile anlaşılacak bir şey bu."

Liliana kaçıncı olduğunu bilmediği bir iç çekişle lafı kestirip attı.

"Lily, biliyorsun değil mi? Bir Kahraman olarak içimde yatan gücü. Benim gücümle sevdiklerimi koruyabilirim."

"Daha az önce Amakawa-dono’ya yenilmediniz mi? Kutsal Ekipman’ın barındırdığı yetenekler kesinlikle çok güçlü, ancak onun gibi usta biri mesafeyi kapatırsa Kahraman-sama bile yenilebilir. Lütfen bunu anlayın. Sadece kaba kuvvetle karşı koyamayacağınız kötü niyetli eylemler de var bu dünyada. Zaten böyle bir plan Miharu-sama veya Satsuki-sama tarafından öğrenildiği an çöker."

Liliana, sesini mutfağın derinliklerine kadar ulaşacak şekilde yükselterek söyledi.

"Yine de koruyacağım diyorum. Daha fazlası sadece laf kalabalığı, Lily."

Takahisa kararlı bir şekilde Liliana’ya dik dik baktı.

"......Aki-sama, siz Takahisa-sama’yı ikna etmeye yardım etmeyecek misiniz?"

Liliana bir kurtuluş umuduyla, olan biteni sessizce izleyen küçük kız kardeş Aki’ye sordu. Aki sessizce başını öne eğmiş, tereddüt ediyordu ama...

"Ben, ben varım ya... Yetmez mi, abiciğim?"

Çekingen bir tavırla başını kaldırıp Takahisa’ya sordu.

"..........."

Takahisa’nın yüzü sıkıntıyla bulutlandı ama başını sallamadı. Olmaz, yetmez, böyle olmaz dercesine yumrukları titriyordu.

"Anladım..."

Aki’nin yüzünde bir an ağlayacakmış gibi bir ifade belirdi ve bakışlarını yere indirdi. Ancak bir süre sonra...

"O zaman, beraber kaçıralım Miharu ablamı. Masato muhtemelen karşı çıkacaktır, bu yüzden onu geride bırakmamız gerekecek ama..."

Tüm gücüyle sahte bir gülümseme takınarak bu teklifi yaptı.

"....!"

Liliana’nın nutku tutuldu. Neydi bu abi kardeş? Nasıl olur da kendi çıkarları için bu kadar bencilce davranabilirlerdi? Yoksa insan denilen canlı böyle bir şey miydi?

"O adam bir kez yok olduğunda ailem parçalandı. O haldeyken bana tekrar aile olan abimlerdi. Şimdi binbir emekle kurduğumuz bu aile yine sarsılmak üzere. Hem de o adamın varlığı yüzünden. O zaman elden bir şey gelmez, değil mi? Eğer abim ciddiyse, ben de ciddiyim."

Aki bunları söyledikten sonra, yüzünde parçalanmışçasına bir gülümseme belirdi. Derken—

"...Nereye gidiyorsun, Frill?"

Takahisa arkasına dönüp, mutfaktan sessizce oda dışına çıkmaya çalışan hizmetçi Frill'i durdurdu. Frill'in vücudu korkuyla titredi ve olduğu yerde çakılı kaldı.

"Şey, o... Çay yaprakları bitmişti de..."

"O zaman sorun yok, çay istemez. Geri dön."

"Pe-peki..."

Frill boynunu bükerek odaya geri döndü.

"Liliana, burada konuşulanları Miharu veya Satsuki-san'a anlatmaya mı niyetlisin?"

Takahisa, Liliana'nın Frill'e gizlice talimat verdiğini düşünmüş olacak ki, tam karşısında oturan kadına sorusunu yöneltti. Bakışları, 'Harekete geçmek için her an hazırım' der gibiydi.

"...Geri adım atmaya niyetiniz yok mu Takahisa-sama? Benimle ve Aki-sama ile birlikte Saint Stella Krallığı'na geri dönmeye... Seçmeye çalıştığınız bu yolun sonunda sizi bekleyen tek şey, hangi yöne giderseniz gidin yıkıcı bir sondur. Bunu sonsuza dek gizleyebilmenize imkan yok."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.