Paramparça Bir Sadakat ve Karanlık Hazırlık

Liliana, kabullenmişlik dolu bir iç çektikten sonra Takahisa’ya sorusunu yineledi.

"Geçiştirmek zorundayım! Herkesi korumam gerekiyor. Herkesin mutlu olabilmesi için bunu yapmalıyım!"

Takahisa kararlı bir şekilde cevap verdi.

"Bu, Takahisa-sama’nın..."

Liliana bir şey söyleyecek gibi oldu ama acı içinde yüzünü buruşturarak sustu. Eğer bunu dile getirirse, Takahisa ile şimdiye kadar kurduğu ilişkinin gerçekten tamamen kopacağını hissetmişti.

Hayır, zaten kopmuştu; bizzat Takahisa’nın kendisi kırılmıştı. Kaybettiği mutluluğa susamış, o mutluluk tam gözünün önündeyken başkasının ellerine geçişine tanık olmuş ve çirkin bir şekilde çırpınmıştı. Ancak gerçekler istediği gibi gitmeyince, geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu bilinmez bir şekilde aklını yitirmişti.

Ah, ne kadar zavallı biri. Liliana, yüzü karararak Takahisa’ya acıdı. Ancak birkaç saniye geçtikten sonra dudaklarını araladı.

"...Pekâlâ. En kötü senaryoda, bu olayı tamamen Takahisa-sama’nın kişisel bir fevriliği olarak ele almama izin verecekseniz, Miharu-sama’yı ülkemizin büyü gemisine bindirmenize izin veririm. Fakat sonuç ne olursa olsun, tüm sorumluluk Takahisa-sama’nın üzerine kalacaktır. Bunu kabul edin. Ayrıca, önceden yazılı olarak sunacağım birkaç şartı da kabul edeceksiniz. Gelecekte bu şartları bozacak olursanız, Takahisa-sama’ya tereddüt etmeden ceza vereceğim. O zaman geldiğinde pişman olsanız bile size yardım edemeyebilirim. Yine de bu seçeneği seçecek misiniz?"

Liliana, Takahisa’nın kararlılığını tartarmışçasına soğuk bir tavırla sordu. Takahisa bir an için bu baskın tavır karşısında geri adım atacak gibi oldu ama—

"...Seçiyorum. Seçiyorum işte."

diye cevap verdi.

"Sözünüzü aldım. Sakın ola caymaya kalkmayın."

Liliana’nın ses tonu her zamankinden çok daha keskindi.

"Lily, biliyorsun değil mi, bu konuyu Miharu ve diğerlerine..."

"Artık öyle çocukça işlerle uğraşmayacağım. Olay bu noktaya geldikten sonra, ben de her şeyi göze almış durumdayım. Size layıkıyla rehberlik edeceğim."

Takahisa şüpheyle konuşsa da Liliana sözünü sertçe kesti.

"...Anladım."

Takahisa, hafifçe çekinerek başını salladı.

"Zaten fazlasıyla cüretkâr bir girişim, bu yüzden hazırlıklar için operasyon vaktine kadar bana en fazla birkaç saat verin. Başarılı olacağının garantisi yok ama size planın ana hatlarını anlatacağım. Özellikle Aki-sama en kritik görevi üstlenecek, o yüzden hazırlıklı olun."

Artık geri dönüşü yoktu. Liliana, bunu hissettirircesine planın özetini Takahisa ve Aki’ye aktarmaya başladı.

Takahisa’nın Liliana’ya bu pervasız kaçırma planını açmasından üç saat sonra. Aki tek başına Satsuki’nin odasını ziyaret etmişti. Amacı, Takahisa’nın acil bir şekilde Saint Stella Krallığı’na dönmek zorunda kaldığını iletmekti.

"Ne, Takahisa-kun gidiyor mu?!"

Satsuki şaşkınlık içinde bağırdı. Şu anda odada Rio, Miharu, Satsuki, Masato ve Aki olmak üzere beş kişi vardı ve Aki, Takahisa’nın gideceği haberini az önce vermişti.

"Şey, Haruto-san ile yaptığı düelloda yenilmek ona büyük bir şok olmuş gibi görünüyor..."

Aki sebebi açıklarken bir anlığına Rio’ya baktı. Ancak göz göze geldiklerinde, bir suçluluk hissiyle başını öne eğdi.

"Höh, bu kadar da ezik olunmaz be abi..."

Masato bıkkınlıkla konuştu ama abisine karşı bir acıma hissi de duyuyor olsa gerek ki, endişeyle yüzü asıldı ve derin bir iç çekti.

"Ben, abimle gitmeye karar verdim."

Aki, Rio dışındaki diğer üçünün yüzüne bakarak kararını beyan etti.

"........"

Miharu ve diğerleri, huzursuz bir ifadeyle sessizliğe büründüler.

"Miharu ablacığım, Masato... Siz gelmiyorsunuz, değil mi?"

Aki, Miharu ve Masato’nun gözlerinin içine bakarak niyetlerini teyit etti.

"................ Evet. Özür dilerim."

Miharu kederle reddetti. Daha önceden kararını vermiş olsa da, veda sözcüklerini bizzat dile getirmek kalbini parçalıyor gibiydi.

"Ben... kafam karışık ama ben de gitmiyorum."

Eğer burada fikrini değiştirip peşinden giderse, bunun abisi için iyi olmayacağını hissediyordu. Masato böyle düşünse de bunu dile getirmedi. Şu an abisinin sadece kaçmak istediği bir andı.

"...Anladım."

Aki’nin başını eğerek söylediği bu sözde, neden bilinmez hem bir rahatlama hem de derin bir hüzün tınısı vardı.

"Ama veda etmeye geleceğim."

Masato kararlı bir şekilde konuştu.

"Evet. Abim de gitmeden önce herkesten özür dilemek istiyor. Benimle gelir misiniz?"

Aki hafifçe derin bir nefes aldıktan sonra başını kaldırıp Miharu ve diğerlerine seslendi.

Bir süre sonra Rio ve diğerleri Satsuki’nin odasından çıktılar ve Aki’nin rehberliğinde kale içinde ilerlediler. Vardıkları yer, kaleyi çevreleyen bahçenin bir köşesiydi.

Orada dikilen Takahisa’yı gördüklerinde—

"Abi!"

Masato hemen abisinin adını seslenerek ona doğru koştu.

"Selam millet. Haruto-san, siz de..."

Takahisa, suçluluk dolu bir gülümsemeyle gruba karşılık verdi.

"Duyduk. Saint Stella Krallığı’na dönüyormuşsun?"

Satsuki biraz huysuz bir tavırla sordu.

"Evet. Ortalığı çok karıştırdım... Lily, bir süreliğine herkesten uzaklaşıp kafamı toplamam gerektiğini söyledi. Kusura bakmayın."

Takahisa böyle diyerek başını eğdi ve alt dudağını ısırdı. Ardından herkesin ismini tek tek söyleyerek önlerinde eğildi. "Özür dilerim, gerçekten çok özür dilerim," dedi. Öte yandan—

'Neden böyle bir yerde tek başına bekliyor ki?'

Rio, Takahisa’nın böyle bir noktada bekliyor olmasında bir tuhaflık hissetti. Aki onları getirene kadar acaba hep burada mı durmuştu? Aki’nin buraya gelirken hiç tereddüt etmeden yürümesi de dikkatini çekmişti. O sırada—

"Haruto-san, sizden de özür dilerim. Size pek çok kaba şey söyledim."

Takahisa, Rio’nun önünde de eğildi. Bu birkaç saat içinde sakinleşmiş miydi? Rio öyle düşündü ama tam o anda, Takahisa’nın gözlerinin derinliklerinde karanlık bir boşluk sezinler gibi oldu ve içine bir ürperti oturdu.

"Hayır, ben de pek çok saygısızlık yaptım. Bu arada, burada ne yapıyordunuz?"

Rio, içinde tam oturtamadığı bir huzursuzlukla başını eğerek karşılık verdi. Sonra da aklındaki soruyu sordu.

"...Bahçenin merkez meydanında limana gidecek araba bekliyor ama Lily şu an kralla konuşuyor. Ben de beklerken biraz yürüyüş yapmak istedim."

Takahisa, yüzü hafifçe gerilerek cevap verdi. Sesinde bir yapaylık vardı. Yine de burada bulunma sebebi mantıklı geliyordu. Derken—

"Buradaymışsınız, Satsuki-sama, Haruto-san."

Charlotte ortaya çıktı ve Rio ile Satsuki’nin adını seslendi. O an, Takahisa ve Aki’nin ifadeleri bariz bir şekilde gerildi. Charlotte bunu fark edince keyifle sırıttı.

"Bir şey mi vardı?"

İsim vererek çağırdığına göre bir işi olmalıydı. Ancak kalenin dışındaki bu bahçeye kadar bizzat gelmiş olması Rio’nun zihninde bir soru işareti yarattı. Gerçi birilerinden görüp yerlerini öğrendiğini söylese pek de tuhaf kaçmazdı ama...

"Sizinle konuşmam gereken önemli bir konu var, bana biraz vaktinizi ayırabilir misiniz?"

Charlotte sağ elinin işaret parmağını dudağına dayayıp, gözlerini yukarı devirerek Rio ve Satsuki’nin yüzlerine dikkatle baktı.

"Şey, Takahisa-kun ve Aki-chan Centostella Krallığı’na gidecekmiş de... Eğer acil bir mesele değilse şu an o ikisiyle biraz daha konuşmak istiyorum. Sonra görüşsek daha iyi olur..." dedi Satsuki.

Konumu gereği Rio’nun reddetmesi zordu ancak Kahraman olan Satsuki, karşısındaki bir prenses bile olsa daveti geri çevirdiğinde arıza çıkma ihtimali düşüktü. Tam o sırada—

"Ah, bizim de artık gitmemiz gerekiyor, sorun değil. Ayrılırken çok fazla konuşursak veda etmek daha da zorlaşır..."

Bunu söyleyen Takahisa’nın yüz ifadesi endişeli, hatta biraz gergindi.

"...Öyle mi? Peki o zaman. Bu seferki vedamız geride bir tortu bırakarak gerçekleşiyor ama... Bir dahaki sefere birbirimize gülümseyerek veda edelim. Haruto-kun sayesinde hepimiz yeniden bir araya gelebildik sonuçta. Bu sevincin tadını çıkarmalıyız. En kısa zamanda tekrar görüşelim, tamam mı? Mutlaka."

Satsuki, tekrar görüşeceklerinden hiç şüphe duymuyor gibiydi. Yüzü biraz asılsa da kararlılıkla konuştu.

"...Peki."

Takahisa ve Aki, başlarını öne eğerek onayladılar. Bu yüzden yüzlerindeki ifadeyi seçmek mümkün değildi. Yine de üzerlerine sanki bir gölge çökmüş gibi görünüyordu.

"Görüşürüz Takahisa-kun, Aki-chan."

Satsuki böyle diyerek ikisine de hafifçe sarıldı.

"Öyleyse, görüşmek üzere."

Rio da Takahisa ve Aki’ye veda etti.

Takahisa, "Peki" diyerek belli belirsiz sert bir ifadeyle cevap verdi ama Aki sessiz kalıp bakışlarını kaçırdı. Aki’nin bu tepkisini gören Miharu bir şeyler söyleyecek gibi oldu fakat—

"Hadi gidelim o zaman."

Charlotte sesini yükselterek Rio ve Satsuki’yi harekete geçmeye zorladı. Ancak—

'Aishia, kale içinde olsak bile etrafta muhafız olmaması beni huzursuz ediyor. Ruh formunda kalıp Miharu-sanların yanında dur ve bir şey olursa bana haber ver. Eğer gerçekten bir tehlike yaklaşırsa gerçek formuna geçebilirsin.'

Rio, bedeninin içindeki Aishia’ya seslendi. Hemen cevap geldi.

'Tamam. Anladım.'

Bu sırada Charlotte vakit kaybetmeden Rio’nun soluna yerleşti. Satsuki ise sanki aklı geride kalmış gibi bir ifade taşısa da hemen yetişip sağ taraftaki yerini aldı.

Sonuç olarak, ruh formundaki Aishia hariç, orada kalanlar Takahisa, Aki, Masato ve Miharu’dan oluşan gruptu. Derken Aki bir şey fark etmiş gibi bağırdı.

"Ah!"

"N’oluyor ya, ne diye bağırıyorsun aniden..."

Masato hafifçe irkilerek Aki’ye sordu.

"Odada bir şey unutmuşum. Yola çıkmadan önce almam lazım. Benimle gelsene biraz."

Aki hemen Masato’nun sağ koluna yapıştı.

"Ah, hey! Aki Abla, ne yapıyorsun ya!"

Masato kaleye doğru sürüklenmeye başladı.

"Biraz anlayışlı olsana. Sen de farkındasın değil mi? Sadece beş dakika yeter."

Aki, geride kalan Takahisa ve Miharu’ya kısa bir bakış fırlattı.

"Of ya. Elden bir şey gelmez."

Masato da o ikisine bir bakış atıp sol eliyle kafasını kaşıyarak iç çekti. Diğer yandan, orada baş başa kalan Takahisa ve Miharu arasında tuhaf bir hava esiyordu.

"Biraz... yürüyelim mi?"

Takahisa, Miharu’yu yürüyüşe davet etti.

"Olur, peki..."

Miharu gergin bir şekilde başını salladı. Bunun üzerine Takahisa öne düşerek bahçede yürümeye başladı. Miharu, Takahisa ile arasına biraz mesafe koyarak onu takip etti. Bir iki dakika boyunca sessizlik sürdü. Zaten Japonya’da oldukları zamanlarda bile bu ikisi baş başayken sohbetleri pek uzun sürmezdi; ancak bu kadar ağır bir sessizliğin çökmesi, yeniden bir araya geldikten sonraki ilişkilerinin ne kadar sarsıntılı olduğunun bir kanıtı gibiydi.

"Şey, Takahisa-kun. Nereye gidiyoruz?"

Miharu bir süre sonra cesaretini toplayıp sordu. Farkına varmadan kalenin epey dış kısımlarına gelmişlerdi. Etrafta kimseler yoktu ve kaleyi çevreleyen surlar hemen oracıktaydı.

"Ah, şey, bir yer belirlememiştim. Özür dilerim..."

Takahisa durdu ve mahcup bir şekilde cevap verdi.

"Şey, geri dönelim mi? Kaleden epey uzaklaştık..."

Miharu böyle bir teklifte bulundu ama—

"Hayır... Şey, Miharu. Sen neden onunla birlikte olmak istiyorsun?"

Takahisa hiçbir bağlantı kurmadan, aniden Miharu’ya bu soruyu yöneltti.

"Neden mi, neden...? Şey, sanırım birlikte olmak istediğim için."

Miharu ciddi ciddi düşündü ve kendi içinde dönen, apaçık bir cevap verdi.

"Bu bir sebep değil ki."

'Yani yine beni değil, onu mu seçiyorsun?' Takahisa bunu bir kez daha idrak edince göğsünün içinde acı duygular dalgalandı ama sakin görünmeye çalışarak Miharu’ya cevap verdi. Sesi titriyordu.

"Ama bence böyle bir şey bu. Kelimelerle tam olarak açıklayamıyorum."

Aslında bunu tam olarak ifade eden bir şey vardı. Ancak bu, öyle ulu orta başkalarına söylenecek bir sebep değildi. Ama...

Sanırım bunu Takahisa’ya söylemem gerekiyor. Miharu biraz tereddüt etse de tam kendi ağzıyla söyleyecekken—

"Şey... Onu seviyor musun? Sevdiğin için mi onunla olmak istiyorsun?"

Takahisa, Miharu’dan önce davranıp sebebi dile getirdi.

"Şey... evet. Öyle, seviyorum. Sevdiğim için birlikte olmak istiyorum."

Normalde olsa utancından bunu söyleyemezdi belki ama şu an garip bir şekilde o kadar da utanmıyordu.

"Bunun sebebi onun Amakawa Haruto olması mı? Yoksa şimdiki halini mi seviyorsun?"

Takahisa yüzünü kaskatı keserek sordu. Japonya’dayken Miharu ile aşk meşk konularını konuşmaya utandığı için asla yeltenemezdi ama şimdi oldukça ileri gidip bu soruları sorabiliyordu.

Miharu’nun gözleri şaşkınlıkla titredi ama hemen ardından hafifçe gülümseyerek cevap verdi:

"Her ikisi de. Sanırım iki halini de seviyorum. Geçmişteki Haru-kun’u da, şimdiki Haruto-san’ı da. Ben aynı kişiye iki kez aşık oldum."

Haru-kun olduğu için, şimdiki Haruto-san’ı daha çok seviyorum. Haruto-san olduğu için, Haru-kun’u da daha çok seviyorum diye düşündü Miharu.

Ancak bu, Takahisa’nın kalbini söküp alan bir cevaptı. Kabul edilemezdi. Kesinlikle kabul edilemezdi. Takahisa dişlerini gıcırtıyla sıktı ve—

"Ama, ama—"

Sanki bir suçluyu köşeye sıkıştırıyormuş gibi, öfkeyle omuzları titreyerek konuşmaya başladı.

Diğer yandan Rio ve Satsuki, Charlotte eşliğinde kraliyet ailesine özel olan çatı bahçesine gelmişlerdi.

"Bakın, buradan kale dışı çok güzel görünüyor değil mi? Büyü gemilerinin limanının bulunduğu göl kenarı bile ayaklarınızın altında."

Charlotte çatı bahçesinin en kenarına kadar gidip arkasındaki Rio ve Satsuki’ye dönerek gülümsedi.

"Gerçekten güzel bir manzara ama... Önemli mesele dediğin şey neydi, Char-chan?"

Satsuki manzaradan etkilenmiş olsa da Charlotte’a asıl soruyu sordu. Satsuki, burasından çok daha yüksek olan kalenin kule tepesinden her gün manzarayı izlediği için pek de o kadar büyük bir hayranlık duymuyordu.

"Fufu. Bu kadar acele etmeyin canım. Sizin için buraya koltuklar hazırlattım, önce bir oturalım isterseniz. Buyurun, lütfen."

Charlotte soruyu ustalıkla geçiştirip Rio ve Satsuki’yi manzarayı gören koltuklara oturmaya davet etti. Tam o anda—

'Haruto.'

Aishia’nın sesi Rio’nun zihninde yankılandı.

'...Bir şey mi oldu?'

Rio, Charlotte'un arkasından yürürken hemen cevap verdi.

'Takahisa, Miharu'yu alıp kalenin kıyısındaki ıssız bir yere götürdü.'

'......Bir şey mi yapmaya çalışıyor?'

'Bilmiyorum. Şu an konuşuyorlar. Dinlemek ister misin?'

'Ha, dinleyebiliyor musun...?'

'Benimle Haruto arasında bir bağ olduğu için, gördüklerimi ve duyduklarımı Haruto ile paylaşabilirim.'

Aishia bunu söyler söylemez—

"Şey... Onu seviyor musun? Onu sevdiğin için mi yanında olmak istiyorsun?"

Rio'nun zihninde Aishia'nınki dışında boğuk bir ses yankılandı. Bu muhtemelen Takahisa'nın sesiydi. Birdenbire sevgi ve "o adam" hakkında böyle bir soru duyunca kalbi güm güm atmaya başladı.

'Hey, Aishia. Bu özel hayata girer...'

Dinlemesem daha iyi olur. Tam böyle cevap verecekti ki hemen ardından bir sonraki ses duyuldu.

"Şey... Evet. Öyle, seviyorum. Onu sevdiğim için yanında olmak istiyorum."

Bu Miharu'nun sesiydi. Rio'nun anlık nefesi kesildi. Daha doğrusu, böyle bir konuşmaya kulak misafiri olmak tarif edilemez bir suçluluk duygusunu beraberinde getiriyordu. Bunu düşününce Aishia'ya başkalarını gizlice dinletmenin pek doğru olmadığını hissetti. Ancak—

"Bunun sebebi onun Amakawa Haruto olması mı? Yoksa şimdiki halini mi seviyorsun?"

"Her ikisi de. Sanırım ikisini de seviyorum. Reenkarne olmadan önceki Haru-kun'u da, şimdiki Haruto-san'ı da. Ben aynı kişiye iki kez aşık oldum."

Rio zihninde düşüncelere dalmışken Miharu ve diğerinin konuşması devam ediyordu. Artık kendisi hakkında konuştuklarından emindi.

'Aishia, bence de bu konuşmayı dinlemesem daha iyi. Sen de sadece duyulmayacak bir mesafeden onları uzaktan izle, yeterli—'

Rio bunu söyleyip Aishia'dan aktarımı kesmesini istedi ama—

"Ama, ama o bir katil!"

Takahisa, Rio'yu aşağılayan şeyler söylüyordu. Durum hızla tatsız bir hal almaya başlamıştı.

"Ama, ama o bir katil!"

Takahisa, içine hapsettiği duyguları serbest bırakarak Miharu'nun önünde Rio'yu suçladı. O an—

"............"

Miharu'nun yüzünde son derece kederli bir ifade belirdi.

"Bak Miharu, lütfen kendine gel. O adam seni kandırıyor!"

Takahisa çaresizce ona yalvarıyordu.

"Az önce Haruto-san'dan özür dilemen sadece laftaydı demek, Takahisa-kun."

"Bu... elden bir şey gelmezdi! Bunu yapmam gerekiyordu."

"Yapman mı gerekiyordu derken?"

Miharu, Takahisa'nın gözlerinin içine derin derin bakınca, Takahisa bir an için ruhunun en dibi görülüyormuş gibi bir hisse kapılıp sinecek gibi oldu.

"Ş-Şimdi bunun sırası değil! Ben senin kendine gelmeni ve benimle gelmeni istiyorum!"

Takahisa sesi titreyerek, köşeye sıkışmış gibi bağırdı.

"Seninle gelmeyeceğim Takahisa-kun. Kendine gelmesi gereken sensin."

Miharu kararlı bir şekilde konuştu.

"Seni kandırıyorlar diyorum! O adam bir katil, anlamıyor musun!?"

"Kandırıldığım falan yok."

"Kandırılıyorsun işte! İyi biriymiş gibi davranıyor ama perde arkasında gerekirse adam öldüreceğini söylüyor. Öldürmek istediği birinin olduğunu söylüyor. Bu ikiyüzlülük değil de nedir? Bir katille birlikte kalmayı düşünmek... Neresinden bakarsan bak kandırılmışsın!"

"Öyle olsa bile ne değişir? Ben o Haruto-san tarafından kurtarıldım. Aki-chan da Masato-kun da onun sayesinde kurtuldu! Köle tüccarları tarafından kaçırıldığımızda, bizim görmediğimiz yerlerde çarpışmalar oldu. O savaşlarda birileri ölmüş olabilir. Onları öldüren Haruto-san olabilir. Yine de buna rağmen Haruto-san'a hakaret mi edeceksin?"

"Senin iyiliğin için söylüyorum. Sizin dünyalarınız farklı! O bu dünyanın insanı, biz ise Japonya'da yaşamış insanlarız. Bir gün Japonya'ya dönebiliriz. Japonya'da olsaydı o adi bir suçlu sayılırdı!"

"......Nasıl bu kadar korkunç şeyler söyleyebiliyorsun?"

Miharu dehşet içinde kalarak gayriihtiyari geri adım attı ve Takahisa ile arasına mesafe koydu.

"Çünkü seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni hep sevdim! İlk tanıştığımız andan beri, her zaman, her zaman!"

Takahisa, bu kadar alakasız ve gergin bir ortamda Miharu'ya aşkını itiraf ediyordu.

"......Affedersin. Olmaz."

Miharu, belki de korktuğu için kısa ve net bir şekilde reddetti.

"Höh... Demek onu seçiyorsun!? O seni seçmediği halde!"

"Se-seçilmese de olur! Haruto-san'ın etrafında benden çok daha karizmatik bir sürü insan var zaten! Bunun farkında olmama rağmen ben, ben!"

Takahisa'nın aşırı düşüncesizce sözleri karşısında Miharu sesini yükseltti.

"Benim için bir numara sensin! Lily iki numara olsa bile, sen açık ara bir numarasın! Miharu'yu en çok ben, senin iyiliğini en çok ben..."

"Benim iyiliğim için diyorsun ama sonuçta sadece kendin için yapmıyor musun her şeyi? Asıl nefret ettiğin o ikiyüzlülük bu değil mi!?"

Miharu, Takahisa'nın çelişkisini yüzüne vurdu. Kendisi yapınca haklı, başkası yapınca haksız mı oluyordu?

"Ben farklıyım! Beni onunla bir tutma! Ben bir katil değilim! Asla birini öldürmek gibi bir şey yapmam!"

"............Tamam, yeter artık."

Miharu şoku atlatıp hayal kırıklığına uğramış bir halde, boş bakışlarla mırıldandı. Ardından güçsüzce arkasını dönüp oradan uzaklaşmaya çalıştı.

"Sana bu kadar dil dökmeme rağmen hala kendine gelmeyecek misin?"

Takahisa öfkesini bastırmaya çalışarak Miharu'nun arkasından seslendi.

"Sen kendine gelene kadar, Haruto-san'dan kalbinin derinliklerinden özür dileyene kadar seninle bir daha konuşmak istemiyorum. Aslında Aki-chan'ı götürmeni istemiyorum ama o sana çok bağlı, bu yüzden lütfen onu asla ağlatma. Öyleyse... elveda."

Miharu durdu ama arkasına bakmadı; sırtı dönük bir şekilde veda etti. Takahisa'nın tüm vücudu hırstan zangır zangır titriyordu ama—

"Ha...?"

Miharu sırtında güçlü bir darbe hissetti. Havalanma hissi, daha doğrusu bir şey tarafından kucaklanmış gibi bir duyguya kapıldı. Ki zaten öyleydi—

"Ta-Takahisa-kun!? N-ne yapıyorsun!? Bırak beni!"

Takahisa, Miharu'yu kucağına almış, kale surlarına bakarak öylece duruyordu.

Az önce Miharu ile Takahisa arasındaki mesafe sadece birkaç metreydi. Aishia ruh formunda bekliyordu ancak ruh formundan fiziksel forma geçene kadar geçen sürede, kutsal zırhıyla vücudunu güçlendirmiş olan Takahisa'nın bu ani saldırısına tepki verip araya girmesi imkansızdı.

"Burada, burada duygularımı anlatırsam, seninle konuşursam beni anlayacağını sanmıştım. Ama madem hala anlamıyorsun! O zaman planladığım gibi!"

Takahisa, Miharu kucağındayken bunu söyledi ve kale surlarına doğru tüm gücüyle koşmaya başladı. Gözlerinde feri sönmüş, boş bir ışık yanıyordu.

Surların yüksekliği yaklaşık on metreydi. Temelde kale surları içeriden bakıldığında alçak, dışarıdan bakıldığında ise yüksek olacak şekilde inşa edilirdi; bu yüzden içeriden dışarı çıkmak pek zor sayılmazdı.

Yine de, zorla taşınan ve hareket kontrolü elinde olmayan Miharu için önüne hızla yaklaşan devasa duvar korku vericiydi. Takahisa tam sıçramadan önce Miharu korkuyla büzülüp gözlerini yumdu. Fakat—

'Olamaz, böyle giderse!'

Miharu, birilerine bu durumu haber vermesi gerektiğini düşünerek can havliyle harekete geçti. Ruh halkından öğrendiği ruh sanatlarını kullanarak bir şeyler yapmaya çalıştı. Sonuç olarak —

"N-ne oluyor?!"

Keskin bir patlama sesi yankılandı. Takahisa bir anlığına irkilerek surların üzerinde öylece kalakaldı. Miharu henüz üst düzey sanatlar kullanamıyordu ancak havayı patlatarak yüksek bir ses çıkarmayı başarmıştı.

Takahisa, bu sesi Miharu’nun çıkardığına ihtimal vermemiş olacak ki kafa karışıklığı içinde etrafına bakındı. O sırada —

"Hey! Kim o?! Surların üzerinde biri var! Bir kızı kucaklamış gidiyor!"

Patlama sesini duyan devriye gezindeki bir asker, surların üzerindeki Takahisa’yı fark etmiş, onu işaret ediyordu. Miharu bu boşluktan faydalanarak avucunda bir ışık küresi oluşturdu ve gökyüzüne doğru bıraktı. Bu ışık sadece bir dakika kadar dayanırdı ancak yerini belli etmeye yeterdi.

"Kahretsin, ne yapıyorsun?! Lanet olsun!"

Takahisa, Miharu’nun elindeki ışık küresini görünce beti benzi attı.

Yine de böyle bir yerde durmaya devam etmek, "gelin beni bulun" demekten farksızdı. Takahisa hiç durmadan surların dışına atladı ve Saint Stella Krallığı’na ait büyü gemilerinin demirlediği limana doğru tüm hızıyla koşmaya başladı.

Liliana’dan öğrendiğine göre, surların bu noktası göle en yakın yerdi ve limana giden en kısa yol buradan geçiyordu. Bu hızla giderse varması bir dakikasını bile almazdı.

"Götüreceğim seni! Ne pahasına olursa olsun seni de yanımda götüreceğim!"

Kalkış hazırlıkları zaten tamamlanmış olmalıydı; büyü gemisine bir bindi mi iş bitmiş demekti. Takahisa buna yürekten inanarak tüm gücüyle limana doğru yardırdı.

Bu sırada, olayların biraz öncesinde. Rio ve diğerlerinin bulunduğu çatı bahçesinde.

Rio; Satsuki ve Charlotte ile sandalyelere oturmuş olsa da bir yandan Miharu ile Takahisa arasındaki konuşmaya kulak misafiri oluyordu. Hayır, daha doğrusu dikkati tamamen oradaydı.

Bir ara başkalarının konuşmasını gizlice dinlememesi gerektiğini düşünmüştü ancak konuşmanın gidişatı huzursuz edici bir hal alınca, Aisia’nın aktardığı sesleri dinlemeye devam etmek zorunda kalmıştı.

Rio bir süre sessizce dinledi ve sonra —

'Aisia, şu an durum ne?'

Miharu’nun Takahisa’nın itirafını reddettiği sırada Aisia’ya seslendi.

'Duyduğun gibi. Karşı karşıya gelmiş tartışıyorlar.'

'Güvendeler mi?'

'Şimdilik şüpheli bir hareket yok. Maddi formuma geçip ortaya çıkamam. Durumu izlemeye devam edeceğim.'

Aisia her zamanki gibi duygusuzca cevap veriyordu.

'A-anladım...'

Rio şimdilik rahat bir nefes aldı. Fakat bu huzuru uzun sürmedi —

"T-Takahisa-kun?! N-ne yapıyorsun?! Bırak beni!"

Miharu’nun bu sesi zihninde yankılandı. Rio’nun vücudu anında tepki vererek kaskatı kesildi.

'Aisia, ne oldu?!'

'...Takahisa, Miharu’yu aniden kucağına aldı. Şu an surlara tırmanıyor. Büyü gemilerinin olduğu liman tarafına gidiyor.'

Rio’nun anlık sorusuna Aisia’dan hemen cevap geldi. Hemen ardından —

GÜM! diye bir ses yankılandı.

"Neydi o az önceki..."

Satsuki refleks olarak ayağa kalktı ve sesin geldiği yöne doğru bakışlarını dikti. Sonra —

"Bir dakika, Miharu-chan?! Takahisa-kun?! Neler oluyor?!"

Satsuki içgüdüsel olarak vücudunu güçlendirdi ve yüz metreden fazla uzaktaki surların üzerinde, Miharu’yu kucağına almış duran Takahisa’yı gördü. Rio da ayağa kalkmış, durumu teyit ediyordu.

"Bir sorun mu var?"

Beklenmedik bir durumun yaşandığı apaçıktı. Charlotte da ayağa kalkarak Satsuki’ye sordu.

"Takahisa-kun, Miharu-chan’ı kucaklamış surların tepesinde duruyordu! Az önce aşağı atladı! Saint Stella Krallığı’na döneceğini söylüyordu ama!"

Satsuki kafa karışıklığı ve öfkeyle durumu açıklamaya çalıştı.

"Doğrudur, o surların hemen arkasında büyü gemisi limanı bulunuyor..."

Charlotte, coğrafi bilgisiyle durumu tamamladı.

"Yoksa Miharu-chan’ı kaçırmaya mı çalışıyor?! Ne saçmalıyor bu çocuk?!"

"Henüz kesin bir şey diyemeyiz ama o ışık küresi de ne? Peş peşe gökyüzüne fırlatılıyor... Bir işaret büyüsü mü? Limana mı yaklaşıyorlar?"

Charlotte durumu analiz ederken, bir yandan da —

'Koşarken saldırmak tehlikeli olur. Gemiye binip gardını düşürdüğü an Miharu-san’ı kurtarabilirim. Ama çoktan limana mı ulaştılar?'

Rio da Aisia ile iletişim kuruyordu. Görünüşe göre Takahisa bu kısa sürede limana varmıştı bile.

"Miharu-san işaret gönderiyor olmalı. Ona o tarz büyü araçları vermiştim. Muhtemelen limana ulaştılar bile," diyerek Rio durumu açıkladı.

"Takahisa-sama kutsal zırhıyla vücudunu güçlendiriyor olmalı. Limana ulaştıysa gemiyi her an hareket ettirebilirler. Limandakiler de ne olup bittiğini tam kavrayamayacağı için, hemen kalkış yaparlarsa büyü gemisini durdurmamız imkansız olur."

Charlotte, geminin kalkışını engellemenin şu anki şartlarda çok zor olduğunu ima etti.

"N-ne yapacağız?! Öylece dikilip konuşacak vaktimiz yok!"

Satsuki panik içinde bağırdı.

"Ancak, buradaki bizlerin yapabileceği pek bir şey..."

Charlotte tam "elimizden bir şey gelmez" diyecekken —

"...Ben gidiyorum."

Rio kısa bir an düşündükten sonra takibi üstlendi. Çatı bahçesinin kenarından geriye doğru açıldı ve belindeki kınından kılıcını çekti.

"Tam olarak ne yapmayı planlıyorsunuz... Ayh?!"

Rio’ya şüpheyle bakan Charlotte, gencin yerinden fırlamasıyla irkildi. Normalde yaşına yakışmayan o cilveli tavırları bir anda uçup gitti; Rio yanından yıldırım gibi geçtiği an Charlotte’un ağzından küçük bir çığlık kaçtı. Ama sonra —

"İ-intihar mı edeceksiniz?! Büyü kılıcıyla vücudunu güçlendirmiş olsan bile!"

Hemen kendine gelerek, çoktan bahçeden aşağı atlamış olan Rio’nun arkasından —duymayacağını bilse de— bağırdı.

Ancak Rio, havada süzüldüğü sırada elindeki kılıca devasa miktarda büyü gücü pompaladı. Rüzgar ruh sanatıyla muazzam bir fırtına yaratarak bunu bir itici güç olarak kullandı ve gökyüzünde hızla süzülmeye başladı.

"Ahaha... Haruto-kun, sana güveniyorum! Bas gaza!"

Satsuki birkaç saniye boş boş baktıktan sonra bir kahkaha attı ve artık kendisini duyması imkansız olan Rio’ya bir moral alkışı gönderdi.

"Bütün planlar altüst oldu..."

Charlotte, Satsuki’nin yanında durmuş, kılıcıyla gökyüzünde uçan Rio’nun sırtını boş gözlerle izliyordu. Fakat bakışları yavaş yavaş tutkulu bir renk almaya başladı —

"...Muhteşem."

İkinci prenseslik konumunu da sorumluluklarını da bir kenara bırakmıştı. Sadece orada var olmasıyla bile tüm oyunun kurallarını bozan o kara şövalyenin görkemine kapılıp gitmişti.

O sırada, Saint Stella Krallığı’na ait büyü gemilerinden biri, Takahisa’nın zoraki emriyle acil kalkış yapmış, suyun üzerinden yükselerek irtifa kazanmaya başlamıştı. Büyü gemisinin güvertesinde Miharu, Takahisa ile karşı karşıyaydı.

Aisia, Miharu şatodan dışarı kaçırıldığı anda Takahisa ile olan konuşmaları Rio’ya aktarmayı bırakmış, Miharu ile doğrudan zihinsel bağ kurmaya çalışıyordu.

Aisia bu noktada bedenleşip Miharu'yu elbette kurtarabilirdi fakat böyle bir durumda sonradan açıklama yapmak son derece can sıkıcı bir hal alacaktı. En azından Miharu'nun canına ve bedenine bir zarar gelmediği sürece durumu uzaktan izlemeye karar verdi. Ancak...

"Miharu'nun çığlığı kalbine ulaştıysa, Haruto, lütfen ona yardım et."

Aisia'nın içten içe Rio'ya gönderdiği bu telepatik mesaj, Rio'nun kendi isteğiyle harekete geçmesinde bir nebze de olsa pay sahibi olmuş olabilirdi.

'Miharu, Haruto yakında bu gemiye ulaşacak.'

Aisia, zihninden Miharu'ya seslenerek ona güç vermeye çalıştı.

'Evet!'

Haruto-san geliyor, Haru-kun benim için geliyor. Miharu bunun verdiği tarifsiz sevinçle içindeki cesareti körükledi. Yine de önünde duran Takahisa'nın bu zorbalığını sorgulamadan edemedi.

"Böyle bir şey yapıp ne elde etmeyi planlıyorsun? Benim Haruto-san'ın yanında kalmamı bu kadar mı kabullenemiyorsun?"

Miharu, Takahisa'nın gerçek niyetini öğrenmek istiyordu.

"Kabullenemiyor muyum? Elbette kabullenemiyorum! İlk karşılaştığımız andan beri seni hep sevdiğimi söylemedim mi? Ama senin kalbinde hep o vardı. Bunları duyduktan sonra nasıl kabullenebilirim! Ben... Ben ne için bunca şeyi yaptım!"

Takahisa artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinden midir bilinmez, tamamen cinnet halindeydi. Japonya'dayken kolay kolay dışarı vurmadığı bu dengesizliği, bu dünyada yapayalnız kalıp üst üste binen streslerle boğuşunca saplantılı bir çılgınlığa dönüşmüştü.

"Ben senin malın değilim, Takahisa-kun."

Miharu, Japonya'daki halinden eser kalmamış olan arkadaşının bu durumunu görünce göğsünü sıkıştıran derin bir hüzün hissetti. Şüphecilik ve kıskançlıkla kavrulup bambaşka birine dönüşmüş olsa bile, Takahisa hâlâ Aki ve Masato'nun abisiydi. Ona karşı hiçbir zaman romantik duygular beslememiş olsa da Miharu için değerli bir arkadaş olduğu gerçeği değişmiyordu.

"Hıss... Ah, kahretsin! Lily de gemide değil, Aki de yok. Böyle olmamalıydı...!"

Takahisa, Miharu'dan net bir reddediliş alınca, bu acı verici gerçeklikten kaçmak ister gibi gözlerini etrafta gezdirdi. Fakat şu anki durumu için teselli bulabileceği tek bir olumlu detay bile yoktu.

Güvertede mürettebat panik içinde koşturuyordu. Geminin asıl sahibi olan Liliana güvertede olmadığı için gemiyi döndürüp yeniden suya mı indirseler diye aralarında tartışıyorlardı. Tam o esnada—

"Ne?!"

Güverteye hafifçe süzülerek inen biri belirdi. Bu Rio'ydu. Gökyüzünden hızla süzülüp güverteye inen bu kişiyi gören mürettebat şaşkınlığa uğradı.

"Haru-kun!"

Miharu herkesten önce Rio'nun adını haykırdı.

"Sen..."

Takahisa şaşkınlıkla gözlerini açtı, hemen ardından öfkeyle Rio'ya ters ters baktı. Çünkü Takahisa'nın gözünde Rio, başından beri tüm bu felaketlerin tek sorumlusuydu. Asla yan yana gelemeyecek, uzlaşamayacak bir düşmandı.

"Sizi kurtarmaya... geldim."

Rio yüzünde hafif, rahatlatıcı bir gülümsemeyle Miharu'ya nazikçe seslendi. Bu, Miharu'nun bu dünyaya ilk geldiğinde, köle tüccarları tarafından kaçırıldığı andaki gülümsemenin aynısıydı.

"...Evet."

Miharu şaşkın bir ifadeyle başını salladı. Rio ise Takahisa'yı zerre umursamadan, sanki orada kimse yokmuş gibi yavaşça Miharu'ya doğru yürümeye başladı.

"Buraya kadar geldin demek!"

Onu yine elinden almaya mı gelmişti? Bu nasıl bir kabustu böyle! Takahisa dişlerini sıktı. "Laevateinn!" diye bağırarak ilahi silahını çağırdı. Elinde kızılımsı, parıldayan, nefis bir kılıç belirdi. Yaklaşık bir metre uzunluğunda, tek buçuk el kullanımlı bir kılıçtı bu.

"Ahhh, höh?!"

Takahisa elindeki ilahi silahı savurarak Rio'ya doğru atıldı. Fakat Rio ona dönüp bakmadı bile; sadece kolunu savurarak üzerine gelen kılıç darbesini havada savuşturdu.

Takahisa aldığı darbenin etkisiyle geriye doğru savrulup dengesini kaybetmemek için sendeledi. Bu esnada Rio çoktan Miharu'nun önüne varmıştı. Takahisa'nın gözlerindeki savaş çılgınlığı sönmemişti, Rio'ya nefret dolu gözlerle bakmaya devam ediyordu.

"Buna biraz zarar vermemde bir sakınca var mı?"

Rio artık bu ısrardan sıkılmış olacak ki bıkkın bir ifadeyle Miharu'ya sordu.

"Ha? Ne?"

Miharu ne demek istediğini tam anlayamayarak şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Tam o anda, Takahisa tekrar saldırmak üzere Rio'ya doğru hamle yaptı ancak—

"Miharu'yu benden— höh!"

Rio onun geliş zamanlamasını mükemmel şekilde yakalayıp yüzünün tam ortasına sert bir karşı saldırıyla yumruğu patlattı. Takahisa darbenin şiddetiyle havada süzülüp güverte boyunca yuvarlandı ve geminin duvarına çarparak durabildi. Burnunun şekli bariz bir şekilde bozulmuştu, yüzünden aşağı sicim gibi kan süzülüyordu. Ağzının içi de yırtılmış olmalıydı ki azımsanmayacak miktarda kan dışarı taşıyordu.

Sıradan bir insan olsa muhtemelen boynu kırılıp ölürdü ama beden güçlendirme kullandığı için en fazla burnu kırılmıştı. Yenilenme büyüsüyle kolayca iyileşebilecek bir hasardı.

Bir Kahraman'ın yüzünü anlık bir dürtüyle yumruklamıştı ama acil bir durum olduğu için pek de sorun olmayacağını düşündü. Bu, Rio'nun nadiren sergilediği, sonrasını düşünmeden yaptığı hareketlerden biriydi.

"...Gidelim mi? Buraya gelin."

Rio, Miharu'nun yanına sokulup sakince güvertede yürümeye başladı. Mürettebat, bir Kahraman'ı tek yumrukta yere seren Rio'ya korku dolu gözlerle bakıyordu. Ancak kısa bir sessizlikten sonra—

"Ooooh!"

Nedendir bilinmez, birden bir alkış tufanı koptu.

"İyi iş çıkardın!", "Yere inecekseniz sizi biz götürelim!", "Kızcağızı zorla buralara sürükleyen adama da Kahraman diyorlar bir de!"

Mürettebat, Takahisa'nın bu çılgınlığından zaten bıkmış olacak ki Rio'yu övgü yağmuruna tutuyordu.

"Teşekkürler. Ama biz bu şekilde döneceğiz. Bana sıkıca tutunun, Miharu-san."

Rio bunu söyledikten sonra, kendisine sıkıca sarılan Miharu ile birlikte büyü gemisinden aşağıya, boşluğa doğru atladı.

Mürettebat heyecanla güverte kenarına koşup aşağıya baktı. Ancak Rio'nun, rüzgarı bir kılıç gibi kullanarak el çabukluğuyla havada süzüldüğünü gördüklerinde, gökyüzünü yırtan daha da büyük bir tezahürat koptu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

NOVZON OKUYUCU TOPLULUĞU

Okuma keyfin yarıda kalmasın.

Bu seriden birkaç bölüm tükettin! Hesabını oluşturarak okuma deneyimini kesintisiz hale getir:

  • Kaldığın Yeri Asla Kaybetme Tüm cihazlarında okuduğun son bölüm ve sayfa otomatik senkronize olur.
  • Özel Kütüphane & Geçmiş Favori serilerini listene ekle, okuma geçmişini dilediğin gibi yönet.
  • Yeni Bölüm Bildirimleri Takip ettiğin serilere yeni bölüm geldiğinde anında haberdar ol.

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.