Satsuki ile talim yaptıkları günün akşamıydı.
Rio, Miharu ve Satsuki’ye sadece biraz dışarı çıkacağını söyleyerek, Takahisa’nın Aki, Masato ve Liliana ile birlikte kaldığı kale içindeki konuk odasını tek başına ziyaret etmeye koyuldu.
Yanında Satsuki ve Miharu’yu getirmemişti, çünkü Takahisa ve Aki ile sadece kendisinin konuşması gerektiğini düşünüyordu.
Vardığı odanın önünde Liliana’ya hizmet eden iki kadın şövalye nöbet tutuyordu. Hayır, tam olarak kadın demektense genç kız demek daha doğru olabilirdi.
Biri minyon bir kız olan Alice’ti; yaşı onlu yaşlarının başı ile ortası arasındaydı. Diğeri ise Rio ile yaklaşık aynı yaşlarda görünen, onlu yaşlarının ortasını biraz geçmiş olan Kiara’ydı.
"A, şu aşırı güçlü kişi! Vay canına, yakından bakınca uzaktan göründüğünden kat kat daha yakışıklıymışsınız. Ah, ben Alice. Saint Stella Krallığı’ndaki bir dük ailesinin ikinci kızıyım."
Küçük kız Alice, sanki kırk yıllık ahbabıymış gibi yılışık bir tavırla kendini tanıttı. Kraliyet ailesine hizmet eden bir şövalye için fazla başına buyruk bir kişiliği vardı.
"Kes şunu Alice!"
Diğer şövalye Kiara, anında Alice’i azarladı.
"Ö-Özür dilerim Kiara-senpai!"
Alice, gevşek bir ses tonuyla Kiara’dan özür diledi.
"Özür dilemen gereken kişi ben değilim. Kusura bakmayın Amakawa-kyou."
Kiara bıkkınlıkla iç geçirdi ve Rio’ya karşı başını eğdi.
"Sorun değil, önemsemiyorum. Asıl meseleye gelirsek, önceden haber vermeden geldiğim için üzgünüm ama Takahisa-sama ile görüşmek istiyorum. Kendisine haber verebilir misiniz?"
Rio geliş amacını açıklayarak görüşme talep etti.
"...Anlaşıldı. Lütfen biraz bekleyin. Sen de gel Alice."
Kiara bir an düşündükten sonra Alice ile birlikte odaya girdi. Rio kapıda tek başına kaldı. Onlarca saniyelik bir bekleyişin ardından...
"Lütfen içeri buyurun."
Liliana’nın hizmetçisi Frill dışarı çıktı ve Rio’yu içeri davet etti. Rio, Frill’in peşinden odaya girdi ve—
"Rahatsız ettiğim için özür dilerim."
İçeri girer girmez elini göğsüne koyup derin bir saygıyla başını eğdi. Odadaki lüks kanepelerde Takahisa, Aki, Masato ve Liliana oturuyordu.
"Hoş geldiniz Haruto-sama."
Grubun adına selamı Liliana verdi.
"Gece vakti aniden gelmeme rağmen beni kabul ettiğiniz için minnettarım."
Rio, Liliana’ya doğru bir kez daha başını eğdi.
"Görünüşe göre Takahisa-sama ile bir işiniz varmış."
"Evet. Aslına bakarsanız Aki-chan ve Masato ile de konuşacaklarım var. Eğer arzu ederseniz Liliana-sama, sizin de eşlik etmenizde bir sakınca yok."
Rio sükunetle niyetini açıkladı.
"...Ne hakkında? Ne konuşacaksınız?"
Takahisa, tetikte bir tavırla Rio’ya sordu.
"Bugün altı kişi yaptığımız konuşmanın devamı hakkında. Maçtan sonra Satsuki-san bana bazı şeyler söyledi. Ben de kendi içimde düşünüp taşındım ve bundan sonraki sürece dair fikirlerimi, daha doğrusu düşüncelerimi iletmeye geldim."
"...O halde lütfen yandaki odayı kullanın."
Rio’nun cevabı üzerine Liliana, düşünceli bir şekilde kirpiklerini indirerek bu öneride bulundu. Muhtemelen daha sonra Takahisa’dan neler konuşulduğunu dinleyebileceğini düşünüyordu.
Rio’nun önceki hayatı bir yana, Miharu ve diğerlerinin gelecekte kiminle kalacağı mevzusu zaten Liliana’nın da kulağına gitmiş olmalıydı...
"İnce düşünceniz için teşekkürler."
Rio derin bir reveransla minnetini sundu. O sırada—
"Ne bekliyoruz, gidelim hadi."
Masato ilk ayağa kalkan oldu ve Takahisa ile Aki’yi hareketlenmeye zorladı.
"...Peki. Gidelim abiciğim."
Önce Aki ağır adımlarla kalktı, ardından Takahisa da istemeye istemeye ayaklandı. Böylece dört kişi, bitişikteki yatak odasına geçti. Burası Sendo ailesinden üç kişinin konakladığı yatak odasıydı. Odada üç yatak, bir masa ve tam dört adet tek kişilik koltuk bulunuyordu.
"Oturalım hadi. Ben Haruto abi’nin yanına geçiyorum."
Masato koltuğa cup diye oturdu.
"Pekala. O halde müsaadenizle."
Rio hafifçe gülümseyerek Masato’nun yanına oturdu. Karşılarına da Takahisa ve Aki yerleşti. Rio herkesin oturduğundan emin olduktan sonra konuya girdi.
"Öncelikle, benim düşüncelerim bugün yaptığımız toplantıda söylediklerimden temelde pek farklı değil. Ancak eskisi kadar çekimser değilim sanırım. Eğer hepiniz oturup bir karar verdiyseniz, buna saygı duymak istiyorum."
"...Yani ne demek istiyorsun tam olarak?"
Takahisa şüphe dolu bir yüzle sordu.
"Bundan sonra, eğer Miharu-san ve Masato şimdiye kadar olduğu gibi benim yanımda kalmak istiyorlarsa, artık itiraz edip onları durdurmaya çalışmayacağım. Kendi düşüncelerimi onlara ilettim, buna rağmen böyle istiyorlarsa Miharu-san'ın dilediği gibi yapmasına izin vereceğim."
Rio bunu söylerken yüzünde her şeyi kabullenmiş, tuhaf bir huzur vardı. Bunun üzerine—
"A-Ama bu olmaz! Lütfen reddet onları! Onlarla birlikte olmak istemediğini söylememiş miydin?! Hala öyle düşünmüyor musun?! Öyleyken neden aniden böyle konuşuyorsun... Daha sert bir tavırla reddetsene! Ailemi benden çalma!"
Takahisa panik içinde bağırmaya başladı. Rio’nun, Miharu ve Masato’yu kabul etme niyetini resmen beyan etmesi, Takahisa’nın içinde biriktirdiği tüm o negatif duyguların patlamasına neden olmuştu.
"Abiciğim..."
Aki, sesini aniden yükselten Takahisa’ya bakarken yüzünü ekşitti.
"Bunu yapamam."
Rio net bir tavırla cevap verdi.
"...Neden?"
Takahisa kin dolu bir sesle sordu.
"Ben reddetsem bile onların iradesi değişecek mi? Diyelim ki değişti, bu onları tatmin edecek mi? Sonuçta bu, onların iradesine saygı duymamak olmayacak mı? Ben böyle düşündüm."
Rio kelimeleri tane tane seçerek cevap verdi.
Masato’nun yüzünde hafif bir memnuniyet belirdi, dudakları belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Derken—
"...Korkaksın."
Takahisa böyle dedi.
"Sen çok korkaksın. Miharu'nun seninle olmasını istemediğini söyleyip dururken, yine de onu reddetmemek korkaklıktır! Bunu yaparak onun iradesine saygı mı duyduğunu sanıyorsun?"
Cümlelerine devam etti.
"Haklısın, ben de öyle düşünüyordum. Fakat reddetsem de etmesem de iradeye saygı duyulmuş olmayacaksa, en azından şeklen de olsa onları kabul etmek istedim. Kabul etmeyerek tamamen kaçmaktansa böylesinin daha iyi olduğunu bana Satsuki-san öğretti. Gerçeklerle yüzleşmeye karar verdim."
Rio sakin bir sesle kendi düşüncelerini aktardı.
"Böyle bir şey...!"
Bu çok bencilce! Takahisa tam patlayacakken—
"...O zaman, Haruto-san, benden kaçıyor musun? Benim bu şekilde Saint Stella Krallığı’na gitmeme izin vermen, benimle olan sorunlarla yüzleşmeyeceğin anlamına mı geliyor?"
Aki, kışkırtıcı bir tonla konuşmaya dahil oldu.
"Öyle bir niyetim yok. Bu yüzden buraya tek başıma geldim. Miharu-san veya Satsuki-san’ın olmadığı bir ortamda seninle de yüzleşmek istedim. Eğer izin verirsen, sadece ikimiz düzgünce konuşalım istiyorum."
Rio hiç istifini bozmadan Aki’ye cevap verdi.
"Şey..."
Aki bir an söyleyeceklerini yuttu.
"Aki!"
Takahisa refleks olarak üvey kız kardeşinin adını haykırdı ve ona adeta yalvaran gözlerle baktı. Bu adam şimdi de Aki’yi mi elinden alacaktı? Buna asla izin veremezdi.
"Haruto-san... Amakawa Haruto’yu tanıyan Miharu ablam ve ben, farkında olmadan seni Amakawa Haruto olarak görmeye çalışıyoruz ya da en azından onun gölgesini senin üzerine düşürüyoruz. Bunu sen söylemiştin, değil mi?"
"Evet, söyledim."
"Üzerine o gölgenin düşürülmesinden nefret ediyorsun, değil mi?"
"Aslında nefret değil de... Sanırım başka biri olmama rağmen başkasıyla karıştırılmak ve kıyaslanmak beni rahatsız ediyor."
Haliyle hayal kırıklığına uğratılmaktan, seninle olduğu için pişman olunmasından korkmak... Bu yüzden gerçekten böyle hissetmelerinden önce, her şeyi kendisi itiraf edip onları uzaklaştırmaya çalışmıştı. Şimdi bile hâlâ onları uzak tutmak isteyen bir yanı vardı.
"Bence o 'başka biri' olduğun düşüncesi, senin için sadece elverişli bir kaçış bahanesi."
Aki, öfke dolu gözlerle Rio’ya ters ters bakar.
"Başka biri olduğum bir gerçek. Şimdiki ben, Amakawa Haruto’nun asla yapmayacağı şeyler yapıyorum. Amakawa Haruto’nun tiksineceği eylemleri bile yeri geldiğinde doğru bulabiliyorum."
"Örneğin, neymiş o?" diye sordu Aki kuşkuyla.
"Örneğin, birini öldürmek gibi."
Rio, bir Japonun en çok tiksineceği gerçeği, buz gibi bir tavırla dile getirdi.
"............"
Aki’nin nutku tutuldu. Takahisa da dehşete düşmüş, kelimelerini kaybetmişti. Sadece Masato gözlerini hafifçe açmıştı ama diğer ikisi kadar büyük bir şok yaşamıyor gibiydi.
"Savaş çıkarsa öldürürüm. Kendimi korumamın tek yolu öldürmekse veya bir çatışmayı bitirmenin tek yolu buysa, öldürmekten başka çare yoktur. Bunu kafamda bitirdim. Şu an bu saniyede bile canını almak istediğim birileri var."
Japonların değer yargılarını bilen Rio, tam da bu yüzden Miharu ve diğerleriyle asla uyuşamayacağını düşünüyordu. Temelde Japon değerlerini kıymetli bulsa ve normal zamanlarda Amakawa Haruto’nun karakterinden etkilenerek hareket etse de; kapak bir kez açıldığında, en dipte o değerleri bir yalan olarak gören, çirkinleşip gaddarlaşabilen bir benliği vardı.
"Hiç... birini öldürdün mü?"
Takahisa, içten gelen bir aşağılamayla sordu.
"Evet."
Rio hiçbir çekince duymadan cevap verdi. Bu ortamda hiçbir şeyi süslemeden konuşmanın daha iyi olacağını düşünmüştü.
"Bildiğin bir katilsin yani..." diye tükürürcesine mırıldandı Takahisa.
"Öyleyim."
"Gerekli diye birini öldürmek... Bu insanlık dışı bir şey. Miharu’yu ve Masato’yu senin gibi birinin yanında bırakamam!"
Takahisa, sanki kendini haklı çıkaracak o büyük bahanesini bulmuş gibi, buz gibi bir sesle haykırdı.
"Hey, abi!"
Masato bir an araya girmeye çalıştı ama—
"Sen sus! Değerli kardeşimi bir katilin eline bırakacak değilim!"
Takahisa üsten bir tavırla kükredi.
"............ Tepemi attırdın be."
Masato’nun omuzları öfkeden titredi, kısık sesle mırıldandı.
"Senin yanındayken Miharu asla mutlu olamaz. Bir Kahraman olan benim yanımda kalması Miharu’nun iyiliği içindir. Miharu’yu ben koruyabilirim!"
Takahisa, kendini cesaretlendirmek ve buna ikna etmek istercesine Rio’ya karşı iddiasını savurdu.
"Hah! Abi, sen Haruto abiyi yenebileceğini mi sanıyorsun?"
Masato’nun yüzüne alaycı bir gülüş yayıldı.
"Haruto-san, sen de böyle düşündüğün için Miharu’nun seninle olmamasının daha iyi olduğunu söylemiştin, değil mi?"
"......Evet."
Rio yavaşça başını salladı.
"O zaman bu yaptığın korkaklık! Her şeyin farkında olup da Miharu’yu reddetmemen korkakça! Miharu senin bir katil olduğunu bilmediği için seninle gelmek istiyor. Onu yanına alırsan kesinlikle senden farklı biri olduğunu düşünecektir. Senden tiksinecektir!"
Takahisa şiddetle Rio’yu suçladı. Ancak—
"......Biliyor."
"Ha?"
Rio’nun sakin sesiyle Takahisa’nın tüm havası söndü.
"Miharu-san benim bir katil olduğumu biliyor. Miharu-san’a da Satsuki-san’a da her şeyi anlattım."
"Ne?..."
Buna rağmen, buna rağmen mi onunla kalmak istiyordu? Miharu böyle bencil bir adamı mı seçiyordu? Üstelik saygı duyduğu Senpai’si Satsuki bile...
"Aptal mısın Miharu abla..."
Aki, şaşkınlıktan donakalmış olsa da acı bir şekilde mırıldandı. Artık Miharu’yu durdurmak için hiçbir yol kalmamıştı.
"Gerçekten, gerçekten artık Miharu’yu reddetmeyecek misin? Pişman olabileceğini bile bile! Hayır, kesinlikle pişman olacak!"
Takahisa da Aki gibi düşünüyordu, aşırı bir telaşla Rio’ya yüklendi.
"Yine de gelmek istiyorsa, artık onu geri çevirmeyeceğim. Amakawa Haruto olarak ona karşılık verebilir miyim bilmiyorum ama..."
Rio’nun ifadesinde hafif bir suçluluk olsa da fikrini açıkça belirtti.
"......Kabul etmiyorum."
Takahisa alçak sesle mırıldandı.
"Bunu kabul etmiyorum. Miharu’yu sana emanet edemem!"
Takahisa, Rio’ya suçlarcasına ters ters baktı. Bu kararlılığı artık bir çaresizlikten doğuyordu, dışarıdan derme çatma görünse de yıkılmaya niyeti yoktu.
"......O zaman ne yapacaksın?"
Böyle olacağını en başından beri biliyordu. Bunu bilerek buraya gelmişti. Bu yüzden sordu Rio.
"Benimle düello et. Eğer ben kazanırsam, Miharu’yu reddedeceksin. Ben kazanacağım ve senin ne kadar samimiyetsiz olduğunu kanıtlayacağım. Bu yüzden!"
Takahisa, Rio’ya meydan okumuştu. Adı her ne olursa olsun, bu artık resmi bir düello teklifiydi.
"......Senin yapmaya çalıştığın şey, Miharu-san’ın iradesini kendi isteklerine göre zorla bükmeye çalışmaktan başka bir şey değil."
"K-kendini haklı mı çıkaracaksın şimdi de?!"
Rio’nun bu tespiti üzerine Takahisa, suçluluk psikolojisiyle bağırdı.
"Hayır, öyle bir niyetim yok. Eğer savaşmak istiyorsan, Miharu-san’a bir eşyaymış gibi davranmaya devam edeceksen, sana kaybetmeye hiç niyetim yok. En azından ben, Miharu-san’ın iradesini bükmeye çalışmıyorum. Hepsi bu."
Rio, kendi duruşunu dümdüz bir şekilde ifade etti.
"......Kusura bakma ama ben Haruto abiyi tutuyorum."
Masato aniden söze girdi.
"Ne dedin sen?!"
Takahisa yüzünü buruşturarak Masato’ya ters bir bakış attı.
"Bu iddiaya ben de giriyorum. Eğer Haruto abi kaybederse, ben de senin dediklerine uyacağım. Nasıl, anlaştık mı?"
Masato, meydan okuyan bir ifadeyle abisine baktı.
"Durun, yapmayın ikiniz de..."
Aki, Takahisa ve Masato arasındaki bağın kopma noktasına gelmesini çaresizce izliyordu.
"......Hadi gidelim Haruto abi. Bugün artık gece oldu, hesaplaşmayı yarın sabah erkenden halledersiniz. Kusura bakma ama bu gece sende kalabilir miyim? Bu odada uyumam imkansız."
Masato, yüzünde karanlık bir ifadeyle Aki’ye bakıp kestirip atarak ayağa kalktı. Doğrudan odadan çıkmaya yeltendi.
"............"
Takahisa, Masato’nun meydan okumasını kabul etmiş olacak ki onu durdurmaya çalışmadı. Kaşlarını çatmış, sessizce yerine çökmüştü. Artık burada konuşulacak bir şey kalmamıştı; tavrı bunu anlatıyordu.
"......Pekala. Gidelim o halde."
Rio bir iç çekip ayağa kalktı. Masato’nun sırtına hafifçe dokunarak onu yatak odasından dışarıya doğru yönlendirdi.
"............"
Aki, Rio’nun arkasından bir şeyler söylemek ister gibi bir ifadeye bürünse de dudakları kıpırdamadı. Rio, Masato ile birlikte yatak odasından çıktığında, oturma odasında Liliana sabırsız bir ifadeyle kanepede oturuyordu.
"Gece vakti sizi rahatsız ettiğimiz için çok özür dilerim."
Rio, Liliana’ya dönerek derin bir reverans yaptı. Konuşulanların içeriğini tamamen kavramış olmasa bile, yatak odasının içindeki o gergin ve kaotik atmosfer dışarıya kadar sızmış olmalıydı.
"Hayır..."
Liliana, kederli bir edayla yavaşça başını iki yana salladı.
"Bir de, haddim olmayarak yarın sabah Satsuki-sama ile yaptığımız gibi Takahisa-sama ile de bir müsabaka yapmaya karar verdik. Elbette Liliana-sama’nın izni olmazsa bu niyetimden vazgeçeceğim; ancak onayınızı lütfeder misiniz?"
Rio, başını eğerek son derece nazik ve resmi bir dille ricasını iletti.
"Takahisa-sama’nın kendi iradesiyse, onu alıkoymam mümkün değil. Masato-sama’yı da bu gece Amakawa-dono’nun gözetimine bırakabilirsek iyi olur. Sizi pek çok zahmete soktuğum için mahcubum. Müsabaka hazırlıkları konusunda bizzat Majestelerine başvurup gerekli düzenlemeleri yapacağım."
Liliana bakışlarını hafifçe yere indirdi, o güzel yüzü hüzünlü bir ifadeyle bulutlandı.
"Minnettarım. Öyleyse müsaadenizle."
Rio sağ elini göğsüne koyup son bir kez derinden eğilerek selam verdikten sonra Masato ile birlikte Satsuki’nin odasına geri döndü.
Ertesi sabah. Rio, kalenin talim alanında değil, kaleye bitişik olan devasa arenanın meydanında Takahisa ile karşı karşıyaydı.
Dünkü Satsuki müsabakasından farklı olan tek şey mekan değildi. Bu maçın bir gösteriye dönüşmemesi için seyirci koltuklarında sadece ilgili kişiler ve çok kısıtlı bir zümre bulunuyordu.
Oradakiler arasında Miharu, Satsuki, Masato ve Aki’nin yanı sıra Liliana, Charlotte ve Liselotte de vardı.
Ancak Aki; Miharu, Satsuki ve Masato ile birlikte oturmak yerine biraz ötede, Liliana’nın yanında yerini almıştı. Bakışlarını bir an bile ayırmadan Takahisa’ya dikmişti.
Öte yandan, yapılan görüşmeler sonucunda Takahisa ile de maç yapacağı söylenerek arenaya getirilen Miharu ve Satsuki ise durumdan hala pek emin değildi.
"Şey, Masato-kun... Haruto-san neden Takahisa-kun ile dövüşmeye karar verdi?"
Miharu, yanındaki Masato’ya sordu.
"Çünkü o abi tam bir aptal da ondan. Eh, ne demişler, bu bir erkekler savaşı işte. Maç bittikten sonra bizzat Haruto abime sorarsın."
Dün gece Rio ile odaya geldikten hemen sonra küsüp yatan Masato, Miharu meseleyi kurcalamaya çalışsa da bu tavrını sürdürüyordu.
Miharu, Rio’nun Sendo ailesinin üç üyesiyle konuştuğunu ve bunun bir şekilde hararetli bir tartışmaya dönüştüğünü anlamıştı. Ancak Rio’nun kendisi, sanki suçluluk duyuyormuş gibi konuyu geçiştirmiş ve detay vermemişti. Bu yüzden Miharu, neler olup bittiğini tam kavrayamadan buradaydı.
"Pekala, sanırım Haruto-kun kendince bizimle yüzleşmeye çalışıyor. Bazı şeyler doğrudan çarpışmadan anlaşılamaz. Elbet bir gün Miharu-chan ile de düzgünce yüzleşecektir, bu yüzden şimdilik ona güvenelim ve maçı izleyelim."
Rio ve Takahisa arasındaki tartışmanın içeriğini Satsuki de bilmiyordu ama dudaklarında memnuniyet dolu bir gülümseme vardı. Satsuki, dünkü maçtan sonra Rio ile ne konuştuklarını hala sır gibi saklıyordu; Miharu, bu gizemin şu anki durumla bir ilgisi olabileceğinden şüpheleniyordu.
"...Peki, anladım."
Miharu bir iç çekerek başını salladı.
"Maçın sonucu için endişelenmeye gerek yok. Haruto abimin yenildiğini hayal bile edemiyorum. Satsuki ablamla olan dövüşünü görüp de bunu anlayamadıysa, abim gerçekten çok toy."
Masato bunları söyledikten sonra hıh diyerek burnundan soludu.
"Sanırım başlamak üzereler."
Satsuki, Masato’nun sözlerine katıldığını belli eden bir tebessümle bakışlarını sahaya çevirdi. Meydanda hakem kuralları açıklıyordu.
"Kullanılacak silahlar eğitim kılıcıdır ve galip sadece kılıç tekniğiyle belirlenecektir. Ancak Kahraman Takahisa-sama kendi kutsal silahını, Amakawa-dono ise kendi büyü kılıcını kullanarak vücut güçlendirmesi yapabilir. Vuruşu rakibe değmeden hemen önce durdurarak kesin galibiyet durumuna getiren ya da yüz dışındaki bölgelere etkili bir darbe vuran taraf kazanır. Ölümcül yaralanmalara yol açabilecek saldırılardan kaçınmanızı rica ediyorum. Kılıcı elden bırakmak tek başına yenilgi sayılmaz. Anlaşıldı mı?"
Hakemlik yapan Kyle adındaki genç şövalye, Rio ve Takahisa’dan onay istedi.
"Evet!"
"Anlaşıldı."
Takahisa hırsla onaylarken, Rio doğal bir tavırla başını salladı.
"Öyleyse her iki taraf da mesafesini alıp silahlarını kuşansın."
Hakem Kyle elini havaya kaldırdı. Her iki tarafın da yeterli mesafeyi açıp kılıçlarını çektiğinden emin olduktan sonra—
"Başlayın!"
Gür bir sesle bağırarak elini indirdi ve müsabakayı başlattı.
"Haaaa!"
Takahisa bir öfke nidasıyla Rio’ya doğru atıldı. Kutsal silahın sağladığı vücut güçlendirmesi muazzamdı; hızı insan sınırlarını çoktan aşmıştı. Hareketlerinden az çok kılıç eğitimi aldığı seçilebiliyordu. Ancak Rio’nun gözünde her yeri açık veriyordu.
'Maçı bir anlık bir hamleyle bitirebilirim ama...'
Takahisa’nın o dikbaşlı düşmanlığını bir nebze olsun kırabilmek için basitçe kazanmak yeterli olmayacaktı. Tüm gücünü sergilemesine izin vermeli ve sonra onu ezmeliydi. Rio buna karar vererek, hışımla üzerine gelen Takahisa’nın saldırısını doğrudan karşılamaya karar verdi.
"Aaaaaaa!"
Takahisa, Rio’ya doğru sayısız kılıç darbesi savurdu. Rio, hamlelerin sonunu önceden sezip kılıcını oynatarak üzerine gelen her bir darbenin yörüngesini saptırdı. On saniye kadar zaman geçti...
"Kahretsin..."
Takahisa’nın saldırılarının işe yarayacağına dair en ufak bir hissi bile kalmamıştı; hatta artık Rio’ya kılıç sallıyormuş gibi bile hissetmiyordu. Bu haldeyken Rio’nun her hareketini analiz eden, sanki ruhunun derinliklerini gören bakışlarıyla göz göze gelince, gayriihtiyari geri çekilip mesafeyi açtı.
Ancak Rio kıpırdamadı. Olduğu yerde dikilmiş, Takahisa’nın hamle yapmasını bekliyordu. Rio’nun saldırıya geçmesi, rakibini o an yere sermesi demekti çünkü.
"Saldırmaya niyetin yok mu yani!"
Benimle dalga geçme! Takahisa, aşırı artmış olan fiziksel kapasitesini sonuna kadar kullanarak Rio’nun etrafında dolanmaya ve onu sarsmaya karar verdi. Ama Rio hala hareket etmiyordu.
Takahisa, Rio’nun etrafında daireler çizerek koştu ve her yanı açıkmış gibi görünen Rio’ya arkadan saldırmaya yeltendi. Ama—
"Öğğ?!"
Rio, sanki arkasında da gözü varmış gibi, tek bir bakış bile atmadan geriye dönüp kılıcını savurdu. Hemen ardından, Takahisa’nın kılıcı sanki o noktaya çekiliyormuşçasına Rio’nun darbesiyle savruldu.
Takahisa darbenin etkisiyle sendeleyerek geri çekildi. Kendisine buz gibi bakışlarla bakan Rio ile göz göze geldiğinde, aşağılanmışlık hissiyle yüzünün bir kenarı seğirdi.
Ne biçim bakış bu!? Bir katil olduğun halde beni reddetmeye mi çalışıyorsun!? Miharu ve diğerlerinin iradesine saygı duyuyorum gibi kulağa hoş gelen laflar ediyorsun, seni gidi ikiyüzlü!
Beni... Beni bir katilin reddetmesine asla izin vermeyeceğim! Miharu’yu bir katilin yanında bırakamam! Benim... Benim Miharu’mu...!
Miharu’nun elinden alınmasını istemiyordu. Takahisa, bu tek düşüncenin esiri olmuş, sanki çıldırtıcı bir paronayaya yakalanmış gibi ayaklarını ve ellerini hareket ettirerek Rio’ya meydan okuyordu.
Kazanmak istiyordu. Savaşmak ve kazanmak. Bu adama, bu münafığa karşı! Bu adamdan daha üstün olduğunu, kazanarak Miharu’ya kanıtlamak istiyordu!
Ancak bu, imkansız bir önermeydi. Takahisa bunun farkında bile değildi... Kazanırdı, eğer sadece kazanırsa Miharu da her şeyi anlardı. Takahisa buna şüphe duymadan inanıyordu. Hayır, ancak buna inanarak kendini ayakta tutabiliyordu. Fakat—
"Kahretsin, böyle giderse!"
Kazanamayacaktı. Takahisa bunu belli belirsiz hissetmeye başlamıştı.
Yine de yenilmek istemiyordu. Yenilemezdi. Bunca kararlılıkla, gururunu ve hayatını ortaya koyarak bu savaşa girmişti. Öyleyse—
"Haaaaaaa!"
Takahisa, kutsal teçhizatının sağladığı fiziksel güçlendirmeyi daha da artırarak dosdoğru Rio’ya doğru atıldı. Tıpkı yaydan fırlayan hızı bir ok gibi, sadece Rio’yu hedefleyerek ilerliyordu.
Ancak Takahisa öfkesine kapılıp bir şeyi gözden kaçırmıştı. Rio da Takahisa da fiziksel güçlendirme sayesinde vücut dirençlerini artırmışlardı; bu yüzden eğitim kılıcıyla alınan darbeler normalde ölümcül olmazdı. Lakin Takahisa’nın şu anki hızının yarattığı kinetik enerji, o artırılmış vücut direncini bile hiçe sayarak ölümcül bir yara açabilecek kadar güçlüydü.
'Gidebilirim, bu hızla olacak!'
Takahisa zaferden emin bir halde sevinçle doldu. Hiç tereddüt etmeden, tüm gücünü iki eliyle kavradığı kılıca vererek Rio’ya tam güçle bir darbe indirmeye çalıştı. Ama—
"Ne...!?"
Salladığı kılıç boşluğu kestiğinde Takahisa’nın dili tutuldu. En ufak bir direnç hissetmemişti. Önünde Rio’nun orada olduğuna dair bir iz bile kalmamıştı. Nasıl olurdu? Takahisa öfkeye benzer bir şaşkınlık yaşarken—
"Höh!"
Sırtında hafif bir darbe hissetti. Daha ne olduğunu anlamadan dengesi bozuldu. Rio onu itmişti. Ancak bu, açıkça gücü dizginlenmiş bir darbeydi. Geçerli bir vuruş bile sayılmazdı; nitekim hakemden de bir ses çıkmadı.
"Neler oluyor!?"
Takahisa kontrolsüzce arkasına dönüp kılıcını savurarak darbeyi aldığı yöne doğru bağırdı. Fakat Rio orada değildi. Dahası—
"Görüş alanın çok dar."
Takahisa’nın sırtının gerisinden, Rio’nun sakin sesi yankılandı.
"Oha!"
Takahisa telaşla kılıcını salladı.
"Zaten savaşın hararetiyle dolup taşarken, teknik olarak kontrol edemeyeceğin bir hıza çıkarsan hedefini kolayca gözden kaçırırsın. Bu yüzden görüşün daralıyor. Miharu-san konusunda da..."
Rio rahat bir hareketle geriye sıçrayıp Takahisa’nın saldırısından kaçtıktan sonra devam etti.
"...Dalga mı geçiyorsun? Senin böyle konuşmaya hakkın yok!"
Takahisa nefretle bağırdı.
"Olabilir."
Rio istifini bozmadan başını salladı. Bu özgüven dolu tavrı bile Takahisa’ya aralarındaki kalite farkını yüzüne vuruyormuş gibi geliyor, onu daha da hiddetlendiriyordu. Takahisa hırsla Rio’ya doğru atıldı ve saldırdı.
"Sen Miharu’ya layık değilsin!"
"Biliyorum."
"Seni katil münafık!"
"Bunu da biliyorum."
"Seni asla affetmeyeceğim!"
"Senin iznine ihtiyacım mı var?"
Bu düpedüz kibirdi.
"Bu yüzden bu maçı ben kazanacağım!"
Takahisa bunu ilan ederek kılıcını savurdu. Tepeden inen keskin namlu keskin bir kavis çizerek Rio’ya doğru indi ancak—
"Ne!?"
Rio, akıl almaz bir şekilde elindeki kılıcı bıraktı. Kılıç dik bir şekilde yere saplanıp kaldı. Ancak Takahisa’nın savurduğu kılıç artık durdurulamaz bir noktadaydı.
Takahisa işte o an, Rio’yu gerçekten öldürebileceğinin farkına varıp korkuya kapıldı. Tam o sırada Rio, bizzat öne doğru bir adım attı.
Fakat Rio’nun ölmek gibi bir niyeti yoktu. Takahisa’nın konsantrasyonunun bir anlığına sarsılmasını fırsat bilerek, inen kılıcın namlusunu iki avucunun arasında sıkıştırıverdi.
Bu, her Japonun bileceği efsanevi bir teknikti. Gerçek bir savaşta yapılmaya çalışılması delilikten başka bir şey olmayan imkansız bir gösteri.
"Shirahadori mi!?"
Seyirci koltuğunda oturan Satsuki çığlık attı. Bu isme aşina olan Dünya kökenli Miharu ve diğerleri, Rio gibi bir reenkarnasyoncu olan Liselotte ve hatta tekniğin adını bilmeyen Charlotte bile dehşet içinde kalmıştı.
"Öğğ!"
Rio, kılıcın durmasıyla Takahisa’nın donup kaldığı o saniyeyi değerlendirdi; bileğini ve kolunu çevirerek kılıcı Takahisa’nın elinden söküp aldı. Ardından kılıcı hemen yan taraftaki zemine fırlatıp attı.
Kurallara göre sadece silahı elden bırakmak yenilgi sayılmazdı. Yine de normal şartlarda bu, rakibin savaşma isteğini kıracak bir durumdu. Rio da tam olarak bunu hedeflemişti.
"Hala devam edecek misin?"
Eğer alacaksan, kılıcını alabilirsin. Rio, karşısında dikilen Takahisa’ya sanki bunu sormaktaydı. Ve sonunda—
"Be-ni kü-çüm-se-meeeeee!"
Takahisa bir kükreyişle kontrolsüzce kılıcını yerden kaptı. Daha duruşunu bile düzeltememişken Rio’ya doğru kılıcını savurdu. İnanılmaz bir inatçılık sergiliyordu.
'Hala kırılmadı mı? O halde bir sonraki hamle—'
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.