Büyük buzdolabının motor sesi sessizce uğulduyordu. Sadece tek bir duvarın ardında, radyoyu andıran ve durmaksızın dönen bir program ile ürün reklamlarının sesi yankılanıyordu.
"Ah... Öpme artık, yapma diyorum... Böyle bir yerde birisi görecek şimdi."
"Ne olacak sanki görseler... Öylesi daha heyecanlı değil mi... Ahh..."
"Sana da yaranılmıyor... Ih, hımm..."
Bu seslerin arasında fısıltılar işitiliyordu.
Nereden bakılırsa bakılsın, durum hiç de normal değildi.
Şu an gece yarısı bir markette yarı zamanlı işte çalışıyordum. Haftada üç gün gece vardiyasına kaldığım, Dawson'ın Jowaka-cho şubesiydi burası. Her zamanki gibi içecekleri raflara dizerken, rafların arkasından, dükkanın içinden gelen fısıltılı bazı sesler kulağıma çalındı.
Markette bir araya gelip laklak eden insanlara çok sık rastlanırdı. Biz de dahil olmak üzere enerjik üniversite öğrencileri bağırıp çağırır, ortalığı birbirine katardı.
Fakat o an dükkanın içinden gelen konuşmalar bariz bir şekilde farklı ve tuhaftı.
"Hey... Eve dönünce... Olur değil mi?..."
"Şimdi sırası mı... Ah, dursana... Oraya dokunma dedim..."
İç çeker Bu iş yaş, yine bir şeyler karıştırıyorlar diye düşündüğüm sırada, iş çoktan pişme noktasına gelmişti.
(Ne yapsam ki, gidip uyarmalı mıyım?)
Aslında dükkan içinde şüpheli hareketlerde bulunan müşterilere yaklaşıp onları uyarmamız yönünde eğitim alıyorduk. Durum bariz bir şekilde tehlikeliyse doğrudan polise haber verilirdi ama bu olay başka anlamda bir tehlike arz ettiğinden, önce bir seslenip uyarmak en doğrusuydu.
Şu an içeride başka müşteri yoktu. Onları dizginleyecek tek şey güvenlik kameraları ve biz çalışanlardık. Bunun farkındalar mıydı bilmiyorum ama oynaşmayı bırakmaya hiç de niyetli görünmüyorlardı.
(Keşke kendiliğinden dursalardı, hiç bulaşmak istemiyorum.)
Bunu istememin iki sebebi vardı. Birincisi, pek tekin tiplere benzemiyorlardı. Çeşitli şikayetlerle baş etmeye alışkındım ve korktuğum falan da yoktu ama sırf başıma iş açılmasın diye onlarla muhatap olmak istemiyordum.
Ve diğer sebep ise,
"Ah... Aaa..."
Tam önümde dikilmiş, beyni tamamen durmuş bir halde olan kızın, yani Kogure Nanako'nun ahlaki eğitimi içindi.
"Ş-Şey, Kyoya, ne yapıyor onlar orada?..."
Rafların arasından görünen oynaşmayı ağzı açık bir şekilde izliyordu.
"Nanako, biz işimize bakalım, içecekleri dizelim."
"Ah, tamam."
Nanako kafasını sallayarak içecekleri tamamen alakasız yerlere dizmeye başladı. Aklı tamamen başka bir yere gitmişti. Görünüşü ile içinin bu kadar tezat oluşturduğu bir kıza gerçekten az rastlanırdı. Resmen reşit olduğuna inanmak zordu, bu tarz konularla uzaktan yakından alakası yok gibiydi.
(Ama...)
Yine de Nanako'nun bazen şaşırtıcı derecede girişken davrandığı anlar oluyordu.
Geçenlerde benimle birlikte vardiyadayken, bilerek göğüslerini bana bastırmıştı. Normalde böyle şeyler yapmayacak biri olan onun bu hareketi, hissettirdikleri ve ardından söylediği "Kaybetmeyeceğim işte" sözü...
Bariz bir şekilde beni ve bir başkasını kastederek söylediği o sözler, o zamanlar bende büyük bir şok yaratmıştı. Aslında o gerginlik hâlâ devam ediyordu.
"Bir ara... Konuşabilir miyiz?"
Grupça yaptığımız doujin oyunu yapımının son aşamasında bana söylediği sözler bunlardı.
Ondan sonra Tsurayuki'nin meselesi falan derken ortalık karışmış, Nanako da henüz o "konuyu" tekrar açmamıştı.
Eğer o konuyu açarsa, benim de bir şeylere kendimi hazırlamam gerekecekti.
(Acaba bu bomba ne zaman patlayacak...)
O zamandan beri Nanako ile ne zaman baş başa kalsak ister istemez geriliyordum. Koynumda ne zaman patlayacağı belli olmayan bir saatli bomba taşıyor gibiydim.
Şimdilik ona meyve sularını yanlış yere koyduğunu söyleyeyim diye düşündüğüm sırada,
"Şey, Kyoya..."
Rafların arkasındaki o manzarayı izleyen Nanako aniden sessizliğini bozdu.
"Sen... Shinoaki ile..."
Vücudumdan aşağı bir elektrik akımı geçmiş gibi hissettim.
Olamaz, bu konuyu tam da şimdi mi açıyordu!
Kendimi az çok hazırlamış olsam da, aniden karşıma çıkınca ölümüne paniklemiştim. Ona ne cevap vereceğimi hiç ama hiç bilmiyordum.
Lafın arkasından ne gelecekti? "Sevgili misiniz?" mi diyecekti? Henüz sevgili değildik ama bunu dürüstçe söylesem bile bir sonraki soru kesinlikle "Peki ondan hoşlanıyor musun?" olacaktı.
Bu soruya verilecek cevap gerçekten çok ağırdı. Evet desem de hayır desem de birileri incinecekti. Fakat cevap vermemek gibi bir seçeneğim de yoktu.
İçten içe acı çekmeyi göze alarak kendimi hazırladığım sırada, Nanako tam ağzını açmıştı ki,
"Nanako-chan, kasaya bakabilir misin?"
İçerideki diğer çalışan Sakurai-san'ın sesi bir kurtarıcı gibi yetişti.
"Ah, geliyorum!"
"Kusura bakma, lafını böldüm. Ben gidiyorum."
"T-Tamam..."
Nanako uzaklaşırken, konuşma boyunca elimde tuttuğum meyve suyu kutusunu nihayet yere bıraktım ve içimdeki tüm gerginliği atmak için derin bir nefes verdim.
"Ö-Öleceğim sandım."
Şimdilik paçayı kurtarmıştım ama bu işe devam ettiğim sürece bu krizin süreceği aşikardı. "Lafını böldüm" dediğine göre, elbet bir gün bu konuşmanın devamı gelecekti.
"Keşke bu oyun yapımı hiç bitmeseydi de böyle kalsaydık..."
Bir anime olsaydı izleyiciler isyan çıkarırdı belki ama en azından şu an için bu konunun devam etmesini hiç istemiyordum.
Günün geri kalanında market o kadar yoğun oldu ki, o "konunun devamı" başka bir bahara kaldı.
"Of, çok yoruldum... Hadi Kyoya, ben kaçar~"
Nanako da iyice tükenmiş olmalı ki iş biter bitmez motoruna atlayıp gözden kayboldu.
Ben de arkasından el sallayıp bisikletimle sabah karanlığında evin yolunu tuttum.
Tondabayashi İstasyonu'ndan paylaşımlı eve giden o yolu şahsen çok seviyordum. Jinaimachi denilen o tarihi sokakları geçince, dağ sırasını ve üniversiteyi yukarıdan gören geniş bir manzara insanı karşılıyordu.
"Sonunda koca bir yıl geçti ha..."
Zamanda geriye gidip Osaka Sanat Üniversitesi'ne gelişimden beri ikinci yaz mevsimi başlamıştı. Havasındaki o bunaltıcı ve nemli sıcaklık insanı bezdirse de, şu an bu sıcağın bile benim için ne kadar değerli olduğunu hissediyordum.
Ne de olsa, "sonunda koca bir yıl" geçmişti. Aslında yaklaşık on yıl sonrasından buraya ışınlanmış, orada yarım yıldan fazla zaman geçirdikten sonra kendimi burada bulmuştum. Bu akılalmaz zaman yolculuğunu hesaba katarsak, benim için neredeyse iki yıl geçmiş gibiydi.
Fakat çevremizdeki şeyler yavaş yavaş değişiyordu. Tsurayuki gitmişti, paylaşımlı evde artık üç kişi kalmıştık. Nanako şarkı söyleme tutkusunu geri kazanmıştı ama Shinoaki şu an tam anlamıyla bir tükenmişlik sendromu yaşıyordu.
"Bir çaresini bulacağım... Ne olursa olsun."
Onun hayatına müdahale etmek anlamına gelse bile bunu yapacaktım.
Nehir kenarındaki yoldan sağa sapıp tarlaların arasındaki patikaya girdim. Yerleşim alanına doğru ilerlerken sağa kıvrıldığımda, Kitayama Paylaşımlı Evi tam karşımda belirdi.
"Ben geldim."
Yedek anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimde,
"Hoş geldin~ Biraz geç kaldın sanki?"
Salonda, Shinoaki bir tatami minderinin üzerine oturmuş, bana hafifçe el sallıyordu.
"Evet. Nanako nerede?"
"Çoktan uyudu bile~ Bayağı yorulmuş demek ki."
"Anladım."
Shinoaki'nin karşısına oturup yüzüne baktım.
"Ne oldu?"
"Ş-Şey... Yok bir şey."
Aniden utandığım için bakışlarımı ondan kaçırdım.
Daha birkaç gün öncesine kadar bulunduğum geleceğin dünyasında, o ve ben evliydik. Orada, az önceki markette gördüğümüz o sevgililerle kıyaslanamayacak kadar, şey, tutkulu bir şekilde öpüşmüştük.
On yıllık bir süre, fiziksel değişim açısından bakıldığında şaşırtıcı derecede az etki ediyordu. Özellikle kızlarda, görünüşü neredeyse hiç değişmeyen pek çok kişi vardı.
Gerçekten de tam karşımda duran Shinoaki bunun canlı kanıtıydı. Yaşlandıkça o nazik ve yumuşak havası daha da artmış olsa da, dış görünüşünün neredeyse tamamen aynı kaldığı söylenebilirdi.
Bu yüzden, şey.
'Ah, hayır, olmuyor. Bilmeme rağmen yine de kendimi kasmadan duramıyorum...'
Geçmişe döneli bir ay geçmiş olmasına rağmen, onunla karşı karşıya geldiğimde hâlâ elimde olmadan utanıyordum.
"Bir garipsin Kyoya-kun, neden öyle utanıp duruyorsun?"
Shinoaki acı acı gülümseyerek bana bakıyordu.
Tabii ya, onun açısından ne bu on yıl ne de orada benimle geçirdiği yarım yıl, şu anki zaman diliminde hiç yaşanmamıştı. Buna rağmen karşısındaki sınıf arkadaşı, her yüz yüze geldiklerinde birdenbire utanmaya başlarsa, bunu tuhaf bulması son derece doğaldı.
Şimdilik konuyu değiştirip durumu geçiştirmeye karar verdim.
"S-Shinoaki, bugün neler yaptın?"
Burs başvurusu yaptığı için temelde yarı zamanlı işlerde çalışmıyordu. Üstelik indie oyundan kazandığı azımsanmayacak miktarda telif ücreti de olduğu için günün neredeyse tamamı ona kalıyordu, tamamen özgürdü.
Normalde, kesinlikle resim çiziyor olması gerekirdi ama...
"Hmm, özel bir şey yapmadım. Kitap okudum, fotoğraf albümlerine baktım, sonra da gökyüzünü seyrettim."
"...Anladım."
Şimdiki Shinoaki, artık eskisi gibi üretken adımlar atmıyordu.
Bilgi ve deneyim emme dönemi olduğu için böyle davrandığı söylenebilirdi belki ama, durum bu olsa bile çeşitli şeylere verdiği tepkiler çok sönüktü. Heyecandan yoksun, uyarılardan uzak bir hâli vardı.
Sonuç olarak Tsurayuki'yi köşeye sıkıştıran o oyun yapım süreci, Shinoaki üzerinde de kötü yan etkiler bırakmıştı. Alışkanlık ve akışına bırakarak ürettiği şeyler, hiçbir eleştiriye maruz kalmadan sürekli övülmüş ve bu durum onda "böyle olmam yeterli" şeklinde bir kabul görme hissiyatına yol açmıştı.
Üstelik kendi çabasıyla aramak yerine, ayağına kadar gelen o "sahne", bir bakıma onun için kolaya kaçtığı bir yer haline gelmişti. Kendi isteğiyle risk almadan, zorluklarla mücadele etmeden hak ettiğinden fazlasını alan Shinoaki, şu an bir şeyler yapmanın anlamını aradığı bir boşluktaydı.
Ancak şu an için tutunabileceği doğru düzgün bir anlam yoktu. Bu yüzden o boşluk hissiyle, eskiden satın aldığı kitapları ve fotoğraf albümlerini karıştırıyor, balkona çıktığında her an görebileceği gökyüzünü izleyerek günlerini geçiriyordu.
"Özür dilerim Kyoya-kun. Şey... Resim çizmediğim için benim için endişeleniyorsun, değil mi?"
"Yok hayır, buna karar verecek olan sensin Shinoaki."
Bunu söyledikten sonra ayağa kalktım.
"Bugün üçüncü dersten itibaren dersim var, biraz uyuyacağım."
"Tamam, ben de yavaştan okula geçeceğim."
"Görüşürüz" diyerek ayrıldık ve ikinci kattaki odama çıktım.
Gıcırdayan merdiven basamaklarını tırmanırken sürekli düşünüyordum.
'Kesinlikle hızlı hareket etmem gerekiyor.'
Shinoaki'deki bu değişim, buraya döndüğüm an zaten hemen kendini belli etmişti. Ortadaki o acımasız sonucu gözlerimle gördükten sonra hiçbir şey yapmadan duramazdım.
Onun hayatına müdahale edecektim. Ama bu, yakasından tutup ona zorla "çiz" diye emretmek demek değildi. Onun çevresinde, kendi kendine, doğal bir şekilde resim çizmek isteyeceği bir ortam yaratmaktı.
Üstelik buna vesile olabilecek o ipucunu gelecekte görmüştüm.
"Bir şeyler üretebilmek için..."
Dişlerimi sıktım, gıcırdattım.
Ben artık o "iyi çocuk" değildim. İnandığım yolda, ne gerekiyorsa yapacaktım.
Uyanır uyanmaz, derslerin işlendiği 9. Blok yerine, kampüse girer girmez hemen sol tarafta kalan binaya doğru yöneldim. Okulun en yüksek ve en geniş alanı kaplayan bu binası, heybetli ve baskıcı bir duruşa sahipti.
"Ana bölüm binası olmak da bunu gerektirir herhalde..."
Üzerinde "Güzel Sanatlar Bölümü" yazan tabelayı arayıp buldum ve girişten içeri süzüldüm.
Sadece Osaka Sanat Üniversitesi'nde değil, tüm güzel sanatlar ve sanat üniversitelerinde asıl vitrin her zaman Güzel Sanatlar ve Tasarım bölümleridir. Son yıllarda sinema-televizyon bölümleri de öne çıkmaya başlamış olsa da, ana omurganın burası olduğu algısı bir şekilde hep varlığını koruyordu.
Kampüs içinde de Güzel Sanatlar ve Tasarım bölümlerinin biraz ayrıcalıklı bir havası vardı. Tuval ve şövalelerin tıka basa doldurduğu koridorlardan geçmek bile, dışarıdan gelen birine adeta "yabancılar giremez" diyormuş gibi, dünyadan soyutlanmış bir atmosfer hissettiriyordu.
Açıkçası, bir an önce terk etmek istediğim bu yere gelmemin tek bir sebebi vardı.
Cebimden bir not kâğıdı çıkardım.
"Saikawa Minori... Güzel Sanatlar Bölümü birinci sınıf öğrencisi."
Onunla "tesadüfen" çarpıştığımız gün, bir anlığına gözüme çarpan öğrenci kimliğinde Güzel Sanatlar Bölümü'nde olduğu yazıyordu.
Gelecekte, Shinoaki'nin çizdiği resimlere hayran kalıp çizer olmaya karar veren kız oydu. Kaderin bir oyunuyla, kalemi elinden bırakan Shinoaki'nin yeniden resim çizmeye karar vermesini sağlayan da oydu.
Saikawa Minori'nin, Shinoaki'ye o kıvılcımı verecek kişi olduğundan kesinlikle emindim.
Elbette elimde somut bir kanıt ya da işlerin yolunda gideceğine dair bir garanti yoktu. Ancak benim bu akılalmaz zaman yolculuğumun bir anlamı olmalıydı; gelecekteki o karşılaşmanın ve geçmişteki bu buluşmanın kesinlikle bir şeylere işaret ettiğine inanıyordum.
Bu yüzden ne yapıp edip onunla buluşup konuşmalıydım. Fakat başka bir bölümden, üstelik neredeyse hiç ortak noktası olmayan Sinema Bölümü'nden üst sınıf bir öğrencinin, okula yeni başlamış birinci sınıf bir kızı köşe bucak araması oldukça şüpheli bir durumdu.
Ben de kendime bir nevi bahane yaratmak için yanımda bir eşya getirmiştim.
Üyesi olduğum Sanat Araştırma Kulübü'nün 2007 yılı yeni üye alım broşürüydü bu.
"Yeni üyelerimizi bekliyoruz, özellikle sanat bölümlerindeki öğrencileri büyük bir heyecanla davet ediyoruz! Özellikle kızları! Erkeklere gerek yok!" gibi şeyler yazıyordu. Bizim o takıntılı kulüp başkanının kişisel tarzını fazlasıyla yansıtan bu el ilanı, bir üye bulma broşürü olarak pek işlevsel görünmese de, en azından "Bunu dağıtmaya geldim" demek için iyi bir kılıf olacaktı.
"...Yani, hiç yoktan iyidir herhalde."
Eğer Saikawa Minori ile sorunsuz bir şekilde konuşabilirsem, onu kulübe davet etmeyi planlıyordum. Böylece Shinoaki ile bir araya gelme fırsatları doğal yoldan artacaktı. Yapay durumlar yaratmaktansa, en kestirme yolun bu olduğunu düşünmüştüm.
"En kötü ihtimalle başkanı kurban eder, kendimi kurtarırım."
En azından bu kadarlık günahı üstlenebilecek kadar kulübe emeğim geçmişti sonuçta.
Binanın içinde yürümeye başladım. Sinema Bölümü'nde her katın uygulama sınıfları farklıydı; alt katlarda kurgu odaları ve arşivler, üst katlarda ise CG ve animasyon odaları bulunuyordu. Buna kıyasla Güzel Sanatlar Bölümü, herkesin bir arada karakalem çalıştığı devasa atölyelerin yan yana dizildiği bambaşka bir dünyaydı.
"Burada körü körüne aranmak sadece zaman kaybı olur... Oh."
Tam o sırada, bir uygulama dersi bitmiş olmalı ki birkaç öğrenci koridora çıktı. Yaklaşıp konuşmaya karar verdim.
"Affedersiniz, bir saniye bakabilir misiniz?"
"Evet?"
Saçlarını iki örgü yapmış, üzerinde büyük bir önlük olan bir kızdı. Görünüşe göre benimle akran ya da alt sınıflardan biri gibi duruyordu ama bu üniversitede yaşını kestirmenin imkansız olduğu çok fazla insan olduğu için, öncelikle durumdan emin olmam gerekiyordu.
"Birinci sınıflardan birini arıyorum da, sorması ayıp siz kaçıncı sınıftasınız?"
"Ah, şey... Birinci sınıfım ama, ne için sormuştunuz?"
Harika, tam da tahmin ettiğim gibi yeni gelen öğrencilerden biriydi.
Yine de yüzündeki ifade açıkça beni tetikte beklediğini gösteriyordu. Önce buraya gelme sebebimi düzgünce anlatmalıydım.
"Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü adında bir topluluktayız. Daha önce konuştuğumuzda biraz ilgilenmiştiniz, ben de o konuyu görüşmek için gelmiştim. Saikawa Minori adında birini tanıyor musunuz?"
Yanımdaki broşürü, içeriğini fazla göstermeden ona doğru uzatarak konuştum.
"Ah, Saikawa-san mı? Sanırım şu an özel odada ödevini yapıyor."
"Özel oda mı?"
"Üst katta, kişisel olarak kullanılabilen küçük atölyeler var. Biri içeride olduğunda kapıya isimlik asılır, oraya bakarsanız hemen anlarsınız."
Bu çok iyi olmuştu, onu bulmak pek zor olmayacaktı.
"Anladım, teşekkürler."
Teşekkür edip merdivenlerden üst kata yöneldim. Az önceki kızın dediği gibi, bu kat büyük amfilerden ziyade yan yana dizilmiş küçük odalardan oluşuyordu.
"İsimlik... Ah, burası galiba."
Kapının üzerinde küçük bir beyaz tahta vardı ve üzerinde öğrencilerin isimleri yazılıydı. Koridorda yürürken isimleri tek tek kontrol etmeye başladım.
Etrafa keskin bir yağlı boya kokusu yayılmıştı, renklerin cümbüşü her köşeden üzerime doğru saldırıyor gibiydi. Az önceki kız gibi, buradaki öğrencilerin de çoğu üzerlerine büyük önlükler veya tulumlar giymişti. Boyayla kirlenmemek için olsa gerekti, zaten süslü püslü giyinen öğrenci sayısı da epey az görünüyordu.
"Vay canına, demek böyle sınıflar da varmış."
Aslında bunca zamandır sürekli çizimle, sanatla iç içe olmama rağmen resim konusunda teknik olarak neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Bu konuları çok fazla öğrenirsem belki sıradan bir insanın bakış açısını kaybedebilirdim ama yine de en azından temel şeyleri öğrenmek iyi olabilirdi.
"Bir ara Shinoaki'ye sorsam mı acaba—"
Kendi kendime mırıldanırken, kapısı hafifçe aralık olan küçük bir atölyenin önünde durdum.
"Burası..."
İsimlikte Saikawa Minori yazıyordu. Derin bir nefes alıp tiner ve boya karışımı o kendilerine has havayı içime çektikten sonra kapıdan içeriye göz attım.
Odanın arkasında büyük bir pencere vardı. Havalandırmak için herhalde, yarıya kadar açılmıştı ve içeriye sıcak bir hava süzülüyordu.
Yaklaşık üç mat genişliğindeki bu küçük odada büyük bir şövale duruyordu. Üzerine kaç numara olduğunu bilmediğim, oldukça büyük bir tuval yerleştirilmişti.
Ve o tuvalin önünde, kız oturuyordu.
"Buldum."
Saikawa Minori, son derece ciddi bir ifadeyle önündeki beyaz boşluğa odaklanmıştı.
Sandalyede oturuyor olsa da hafifçe doğrulmuş bir vaziyette, hiç durmadan ellerini, hayır, bütün kolunu büyük bir kararlılıkla hareket ettiriyordu.
Hış, hış diye ritmik bir sesle fırça hareket ediyor, her darbede tuvaldeki boya katmanı daha da kalınlaşıyordu. Kırmızı, mavi, mor. Benim resim derslerinde asla yan yana getiremeyeceğim o güçlü renkler, göz açıp kapayıncaya kadar tuvale yerleşiyor ve orada yepyeni bir dünya yaratıyordu.
Ben bu manzaraya çok benzer bir şeyi daha önce görmüştüm. Bu üniversiteye ilk geldiğimde, kaldığım paylaşımlı evdeki bir odada.
O kızın tablet kaleminden çıkan sesle, önümdeki bu kızın fırçasından dökülen sesler arasında, sanki ortak bir büyüleyicilik vardı... Öyle hissediyordum.
"Harika..."
Sözler ağzımdan istemsizce dökülüverdi.
"Ha?"
Bana doğru döndü.
Çok kısık sesle söylemiş olmama rağmen beni fark etmişti.
Dışarıdan esen rüzgarla hafifçe dalgalanan uzun, siyah saçlar. İradesinin gücünü gösteren belirgin kaşlar ve keskin yüz hatları.
Saikawa Minori, on yıl önce de tıpkı şimdiki gibi çok sevimliydi. Ancak üzerindeki biraz hantal duran kıyafetler ve gözlükleriyle, henüz tam anlamıyla tarzını bulamamış o doğal, biraz paspal halini de koruyordu.
Ve üzerindeki iş önlüğü, okula başlayalı henüz çok az bir süre geçmiş olmasına rağmen sanki yıllardır savaşıyormuş gibi her yerinden boya lekeleriyle doluydu. Resim yapmayı her şeyden çok sevdiği gerçeği, aradan geçen yıllara rağmen hiç değişmemişti.
Ah, doğru ya, kendimi tanıtmam gerekiyordu.
"Aniden böyle geldiğim için kusura bakma. Ben Sinema-Televizyon bölümü ikinci sınıftan Hashiba—"
Broşürü çıkarıp kulüpten bahsedecekken,
"Bi-Bir dakika bekleyin, Sinema-Televizyon bölümünden ikinci sınıf mısınız?"
Aniden sözümü kesip bana soruyla karşılık verdi.
"Şey, evet, öyleyim ama..."
Gözlerimin önünde, kızın yüzündeki ifade bir anda öfkeye dönüştü.
"...O adamın arkadaşı mısınız?"
"Efendim?"
"Ben size bir daha gelmeyin dememiş miydim! Arkadaşlarınızı bile kullanarak bana yaklaşmaya çalışmak, bu, bu çok a-adice bir davranış!"
Bunu söylerken, hemen yanında duran peluş oyuncakları ve kutuları bana doğru fırlatmaya başladı.
"Gidin buradan!!"
"Oha, dur bir dakika, yapma...!"
"Durmayacağım! Be-Ben size boyun eğmeyeceğim işte...!"
Yüzüme ve göğsüme durmaksızın darbeler almaya devam ettim. Odada bu kadar çok fırlatacak şeyi nereden bulabildiğine şaşırırken, en sonunda duruldu.
"Nefes nefese..."
Saikawa nefes nefese kalmış bir halde, gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Ona ne olduğunu, ne yaşadığını bilmiyordum ama bu durumda şimdilik geri çekilmek en doğrusuydu.
"Böyle aniden geldiğim için özür dilerim. Ama beni buraya kimse göndermedi."
"Ne...?"
Yüzündeki o öfkeli ifade hafifçe sarsıldı.
Ciddi bir bakışla gözlerinin içine baktım ve devam ettim:
"Sana gerçekten ihtiyacım olan bir konu vardı, o yüzden seninle görüşmek istedim. Ama sanırım çok zamansız oldu."
Ona doğru yaklaşıp Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü'nün tanıtım broşürünü bıraktım.
"Eğer daha sonra beni dinlemek istersen, buraya gelebilirsin. Bugünlük gidiyorum."
"Ah... Şey, ama..."
Benim bu sakin tavrım karşısında ne yapacağını bilememiş gibi, kafası karışmış bir halde arkamdan bakakaldı.
"Görüşmek üzere" diyerek arkamı döndüm ve atölyeden çıktım.
İlk karşılaşmamız tam bir felaket olmuştu.
Kendi kendime acı acı gülümsememe sebep olacak kadar kötü bir izlenim bırakmıştım. En azından aramızı tamamen koparmamak için asıl amacımın bir kısmını çıtlatıp broşürü bırakmıştım ama muhtemelen bana geri dönme ihtimali neredeyse sıfırdı.
Yine de...
Gelecekteki bizlere, özellikle de Shinoaki'ye bir şekilde etkisi olacaksa, onunla yeniden iletişim kurmanın bir yolunu bulmaktan başka çarem yoktu. Ne kadar tetikte ve öfkeli olursa olsun, bunu yapmalıydım.
"Bu kadarla pes edecek değilim."
Merdivenlerden aşağı koşarken, bir sonraki adımda ne yapmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım bile.
"Sapıklar dünyasına hoş geldin, Hashiba-kun."
Sinir bozucu derecede etkileyici bir ses tonu ve son derece centilmen tavırlarla elini uzatan kişi, Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü Başkanı, 24 yaşındaki Kiryuu Takafumi'ydi. Elini hafifçe kenara itip sandalyeye oturdum.
"Durumu anlatınca neden hemen sapık oluyorum? Şaka mı bu?"
"Çünkü birinci sınıf bir kızla görüşmek için ta başka bir bölüme kadar gidip kızı aramışsın, üstelik merhaba der demez kız çığlık atmaya başlamış. Nereye götürsen göğsümüzü kabartacak tam bir sapık portresi çiziyorsun işte. Tebrikler Hashiba-kun. Kutlama için kırmızı pilav yaptırayım mı?"
"Tamam, uzatmayın. Size anlattığım için pişman oldum zaten."
O gün öğleden sonra Sinema-Televizyon bölümünün dersi vardı. Ben de ders saatine kadar vakit geçirmek için kulüp odasına uğramıştım.
Odaya girdiğimde, her zamanki gibi tek başına takılan ve boş vakti bol görünen büyük senpaim oradaydı. Geleceğe dair kısımları elbette kendime saklayarak, az önce yaşananları ona anlattım. Belki Saikawa'ya ulaşmamı sağlayacak bir ipucu verir diye umuyordum ama...
"Kızın memeleri büyük mü?"
Kollarını kavuşturup son derece ciddi bir ifadeyle dinledikten sonra sorduğu ilk şey bu mu yani?
Yine de klasik Kiryu-san kalitesiydi işte. Bir bakıma rahatlamıştım.
"Vay be... Kulüp üyesi toplamak için broşür dağıttığını söylediğinde ne kadar da azimli çocuk diyerek takdir etmiştim. Meğer amacın kız tavlamakmış, hiç beklemezdim!"
"Kız tavlamak falan değil, lütfen lafınızı geri alın."
"Çok acımasızsın Hashi. Shinoaki-chan, Nanako-chan, Kawasegawa-chan... Hepsi birbirinden tatlı kızlar. Doymadın mı hâlân, neyine yetmiyorlar senin? Hiç mi nefes aldırmıyorsun kızlara?"
"Size değil diyorum! Yanlış çıkarımlar yapıp durmayın lütfen."
Sözünü kestiğimde Kiryu-san memnuniyetsiz bir tavırla gözlerini devirerek bana baktı.
"Ama bak şimdi, o kızla buluşmak istemenin sebebi daha önce gördüğün bir resmini beğenmiş olman değil mi? Kendi çekimin için kızın çizimlerini kullanmak istiyorsun, öyle dedin ya?"
"Öyle ama..."
Ona durumu bir nevi bu şekilde açıklamıştım.
"Çok mu ciddisin sen ya! Normalde insan bir kızla yakınlaşmak için arkasına başka niyetler gizler. Senin sadece ama sadece yapım sürecini düşünüyor olmanı aklım almıyor! Gerçekten anlayamıyorum!"
Kiryu-san olduğu yerde çırpınarak kafasını ellerinin arasına aldı.
Onun bu haline şaşkınlıkla baksam da içimden bir ses, Saikawa Minori'ye yaklaşan erkeklerin çoğunun gerçekten de o kafada insanlar olduğunu doğruluyordu.
Saikawa tatlı kız neticede.
Gelecekteki o olgun ve havalı hali de güzeldi ama şu anki hali erkekler için daha ulaşılabilir görünüyordu.
Bu durumda, acaba beni de o tiplerden biri sanıp savunmaya mı geçmişti? Eğer öyleyse, gösterdiği o sert tepkiyi anlayabiliyordum.
Ah, doğru ya. Arkadaş falan bir şeyler zırvalıyordu...
Söylediklerinin ne anlama geldiğini tam olarak çözememiştim. Ama şüpheli şahıslarla aynı kefeye konduğum kesindi.
Aslında öyle ne idüğü belirsiz bir broşür bırakmak yerine telefon numaramı ya da e-posta adresimi yazdığım bir kağıt bırakmak isterdim. Ama o anki gerginlikte bu sadece şüpheleri artırırdı. Yani doğru kararı verdiğimi düşünüyordum... galiba.
Belki de Kano Sensei aracılığıyla, güvenilir bir kanaldan tanıtılmayı denemeliydim. Böylece içi rahat ederdi.
Düşüncelerime dalmışken öğle arası bitti ve ders zili yüksek sesle yankılandı.
"Neyse, ben üçüncü derse geçiyorum."
Kalkıp seslendiğimde Kiryu-san bir anda son derece ciddi bir ses tonuna büründü.
"Hashi, bana bir söz ver."
"Nedir?"
"Eğer o kızla arayı yapmayı başarırsan... Bana da koklat. Bir kerelik olsun yeter."
"Ben derse kaçar!"
Gerçekten de, yaratıcılık gerektirmeyen konularda tam bir aptal ve sapıktı!
Yedinci binanın büyük amfisinde, Sinema-Televizyon bölümü ikinci sınıf öğrencilerinden yapımcılıkla ilgilenen neredeyse herkes toplanmıştı.
Bugünkü ders zorunluydu ama tüm ikinci sınıfların katılması gerekmiyordu. Geçen yıl projelerde yer alan ekiplerin temsilcilerinin katılması yeterli tutulmuştu. Bu da bireysel üretime değil, ekip çalışmasına dayalı Sinema-Televizyon bölümünün ruhuna uygun bir uygulamaydı.
Ekip temsilcisi denince akla yönetmen ya da yapım sorumlusu gelirdi ancak bu tarz duyuru niteliğindeki etkinlikler genelde yapım sorumlusunun omuzlarına yıkılırdı.
Herkes gelmiş gibi görünüyor.
Sinema-Televizyon bölümünde yapım sorumlularını ayırt etmek oldukça kolaydı. Ya silik, angarya işlerin yıkıldığı ezik tiplerdi ya da dizginleri ele alıp ortalığı çekip çevirmeye çalışan, yönetmenlerden farklı bir liderlik kumaşı olan tiplerdi. İnsanları bu iki kategoriye ayırmak yeterliydi.
Bizim ikinci sınıfların yapım sorumluları daha çok ilk tipe uyuyor gibiydi. Çoktan dağıtılmış olan belgelere göz atsalar da, çoğu olayı pek umursamıyor gibi esniyor, sıkıntıdan patlıyormuş gibi görünüyordu.
Neticede yapımcılık işi, düz bir şekilde yapıldığında pek eğlenceli bir rol sayılmazdı. İnsanları ve eşyaları organize edip işlerin planlandığı gibi gitmesini sağlamak... Bu süreçte bir bulmacayı çözmenin keyfini ya da bir yönetici gibi ipleri elinde tutmanın hazzını duymuyorsanız, yaptığınız şey angarya ve iletişim görevliliğinden ibaretti.
Dolayısıyla bu işten keyif alan biri ya mazoşist bir sapıktı ya da tam tersine sadistti.
"Şu belgelere bir bakayım en iyisi..."
Bugünkü derste ikinci sınıfın ilk dönem ödevi açıklanacaktı. Film kameralarıyla yapılan dersler zaten başlamıştı ama bundan bağımsız olarak türü ve medyası tamamen serbest olan bir ödev verileceği önceden bildirilmişti.
Dağıtılan belgede şunlar yazıyordu:
Geçen yılın sonundan itibaren yayın hayatına başlayan Nico Nico Douga platformu... Başlangıçta başka video sitelerinden içerik çekiyordu fakat bunun yasaklanmasıyla birlikte, artık kullanıcıların kendi sunucularına video yüklemesini teşvik etmeyi hedefliyordu.
Bu doğrultuda Sinema-Televizyon öğrencilerinin de video üretip bu siteye yüklemeleri isteniyor, hatta bunun dersin bir parçası olarak değerlendirileceği belirtiliyordu.
"Vay canına, ilgi çekiciymiş."
Proje sorumlusu kısmında Kano Misaki adını görünce ikna oldum. Hocaya yakışır bir hamleydi.
Daha birkaç gün önce bulunduğum 2018 yılında, videolar dijital medyanın en ön cephesindeydi. Canlı yayınlar hayatın doğal bir parçası haline gelmiş, hatta insanlar etten kemikten bedenlerini bırakıp 3D modeller veya çizimlerle var olmaya başlamıştı.
Ancak içinde bulunduğumuz 2007 yılında, internetteki video kültürü henüz emekleme aşamasındaydı. Elbette Flash animasyonlar ve görsel romanların açılış videoları altın çağını geride bırakmıştı ama herkesin içerik üretip yükleyebildiği bir ortam açısından bakarsak, tam anlamıyla şafak vaktiydi.
Henüz kirlenmemiş bu kaotik dönemde, öğrencilere böyle yeni nesil bir video üretim ve yayınlama tarzını tecrübe ettirmek tam da yenilikçi Kano Sensei'den beklenen bir hareketti.
"Yine de... Herkes bunu kavrayabilir mi ki?"
Farklı bir platform olsa da Nanako ile daha önce "şarkı söyledim" videosu yüklediğimiz için o duruma çabuk adapte olurdu. Fakat Shinoaki açısından bakınca, Nico Nico Douga'nın varlığından haberdar olsa bile kendisinin oraya video yükleyeceğini hayal bile edemezdi.
Şu an motivasyonunu kaybetmiş olan Shinoaki'nin yeni bir uyarıcıya, yeni bir hisse ihtiyacı vardı. Ben de bunun bir rakip ve yeni bir sahne ile mümkün olacağını düşünüyordum.
Rakibin kim olacağına karar vermiştim. Ancak bu yeni sahne, gerçekten de aradığımız yer olabilir miydi? Görsel roman gibi onun için tamamen meçhul bir alana dokunmanın getirdiği korku ve belirsizlik, böyle yeni bir şeyle karşılaştığında geçmiş bir travma gibi tekrar su yüzüne çıkar mıydı?
Önümdeki kağıtlara bakarken en temel noktada tereddüt etmeye başladım. Kızın kafasını karıştırmadan, onu zorlamadan bu yeni dünyayı ona nasıl aktarabilirdim?
Kollarımı kavuşturmuş kara kara düşünürken,
"Kıkıkı, ne idüğü belirsiz bir ödev kitlemişler yine. Ama nereden baktığına bağlı olarak eğlenceli olabilir aslında. Sen ne dersin?"
Yan taraftan aniden, oldukça kaba bir ses tonu yükseldi.
"Ha...?"
Sesin geldiği yöne dönüp yüzüne baktım.
Hiç tanımadığım bir çocuktu. Fakat insan üzerinde baskın bir izlenim bırakan aura'ya sahipti.
Benden en az on santim daha uzundu. Çırpı gibi uzun kolları vardı. Oturduğu için tam kestiremesem de bacakları da bir hayli ince görünüyordu; genel olarak zayıf bir bünyeye sahipti.
Hepsinden öte, gözleri inanılmaz derecede baskındı. Göz yuvarları kocaman ve fırlakken, gözbebekleri küçüktü ve gözünün beyazı her taraftan görünüyordu. Dudaklarında hafif bir tebessüm var gibiydi ama gözlerinin yarattığı etki o kadar güçlüydü ki yüzünün geri kalanı tamamen sıradan kalıyordu.
"Şey, kusura bakma ama... Sen kimdin?"
Büyük ihtimalle ilk defa karşılaşıyorduk, ben de dürüstçe sordum.
"Aaa! Seninle ilk defa mı konuşuyoruz? Doğru ya! Ben seni kafamda tanıdığım için sen de beni tanıyorsun sanıyordum!"
Adam kendince o tuhaf gülüşünü patlattı. "Hi-hi-hi-hi!"
"Ben Takayoshi Kuroda. Kuroda Grubu'nun yapımcılığını üstleniyorum."
"Ah, demek o sensin!"
Sadece soyadından çıkaramamıştım ama ekip adını duyunca hemen hatırladım.
Unutmam mümkün değildi. İlk senenin ikinci döneminde, o zamanki Nanako'ya en büyük darbeyi vuran o filmin yapım ekibiydi bu.
Eserin çarpıcılığı bir yana, ekip adının telaffuzu da zor olduğu için sadece yazılışını hatırlıyordum... Demek "Kuroda" diye okunuyordu.
"Harfiyen biliyor musun beni? Vay be."
"Evet, ilk senenin ikinci dönemindeki çalışmanız hâlâ aklımda."
Bunu söylediğim anda yüzündeki gülümseme bıçak gibi kesildi.
"Ha, o mu? O kadar iyi miydi yani?"
"Efendim...?"
Beklemediğim bir tepkiydi. O kadar ses getiren, herkesin dilindeki bir işi çıkardıktan sonra yapımcı olarak gurur duyacağını sanıyordum. Oysa bıkkın bir hali vardı.
Belki de ekip içindeki düzen pek iyi değildi. Yönetmene veya oyunculara karşı bir birikimi olduğunu düşününce bu tavrı mantıklı geliyordu.
"Bırak şimdi onu da, Hashiba! Sizin ekip asıl bombaydı! İlk senenin başından beri gözler üzerinizdeydi. Üstüne üstlük yapımcınızın acayip sıkı biri olduğunu duydum!"
"Sıkı derken... Yok canım, hiç de değil."
Ne zaman böyle bir laf açılsa, ister istemez o arkadan görünüşü gelirdi aklıma.
Hüzünlü bir tebessümle her şeyi anlatışı, ardından sessizce çekip gidişi...
"Hadi ama, mütevazılık mı yapıyorsun? En azından bence harikaydınız. Bizim ekip ise tam bir felaket. Hatta şu an bile..."
Kuroda lafını bitiremeden içeri biri girdi.
"Pekala, herkes toplandı mı? O zaman ödevin detaylarına geçiyorum."
Nihayet Bay Kano sınıfa adımını atmıştı.
Elindeki rulo yaptığı kâğıtları avucuna vura vura sınıftakileri süzüyordu.
"Hi-hi, başlıyoruz galiba. Bu arada Hashiba, dersten sonra vakit bulursan bana şu yapımcılık sancılarını anlatsana azıcık. Ha?"
"Şey, olur... Konuşuruz."
Lafı uzatmadan kestik ve ikimiz de hocanın anlatacaklarına odaklandık.
'Takayoshi Kuroda... demek.'
İlk baştaki o sert izlenimi yüzünden biraz çekinmiştim ama konuşunca aslında oldukça ilginç bir tip olduğu anlaşılıyordu.
'Nasıl olsa etrafta yapımcılığın yükünü paylaşabileceğim kimse yok.'
Belki de dertleşebileceğim, arada bir içimi dökebileceğim biri olabilirdi.
Hocanın anlattıkları, dağıtılan belgedekilerden pek farklı değildi. Bizim için bir sürpriz çıkmadı.
İkinci sınıfın ilk ve ikinci dönemi boyunca ödevimiz, beş dakikayı geçmeyen iki adet video hazırlamaktı. Format serbestti ancak videolar Nico Nico Douga platformuna yüklenecekti. Dönem sonunda video dosyasıyla birlikte yüklenen bağlantı adresini araştırma görevlilerine teslim etmek, dersi geçmek için yeterliydi.
İlk dönemin son teslim tarihi yaz tatilinin hemen ertesiydi. İkinci dönemin sonu ise okul festivalindeki özel gösterim günü olarak belirlenmişti.
"Unutmadan, bu sefer de küçük bir yarışma düzenleyeceğiz. Ona göre asılın bakalım."
Yarışmanın kuralı gayet basitti:
Yüklenen videonun izlenme sayısı + yorum sayısı + favorilere eklenme sayısı. İlk dönem, ikinci dönem ve yıl sonu genel toplamı olmak üzere üç farklı kategoride ödül verilecekti. Birinci olan ekibe hoca kendi cebinden para ödülü vaat ediyordu.
Bu arada, bahsedilen rakamlar çok düşük kalırsa kıl payı geçiş notu verilecek ama bu not sınıfın en alt sınırı olacaktı.
"Üç hafta sonraki derste ekipleri kesinleştireceğiz. O zamana kadar kadronuzu kurun. Bu defa işiniz zor, sadece bölüm içindeki değerlendirmelerle not almayacaksınız."
Hoca, son gözdağını da verip konuşmasını bitirdi.
Zorlu bir ödev olacağı kesindi. Öylece video yüklemekte bir şey yoktu ama işin içine izlenme sayıları girince sadece kendi zevklerimize göre hareket etmek intihar olurdu.
Nico Nico Douga henüz emekleme çağındaydı. Vocaloid ve Miku içerikleri daha yeni yeni özgün bestelerle piyasaya çıkıyordu. Doğru hamle yapılırsa öne çıkmak işten bile değildi ama yanlış bir yöne sapılırsa "Emek verilmiş ama bir numarası yok" denilip geçilecek bir iş ortaya çıkabilirdi.
Nasıl bir konsept seçmeliydik acaba? Düşüncelere dalmışken yan taraftan bir ses geldi. Kuroda bana bakıyordu.
"Oo, geçmiş olsun. Bayağı dişli bir ödev verdiler ha~"
"Sana da geçmiş olsun. Şey, yarım kalan konuyu ne yapıyoruz?"
Az önce bahsettiği yapımcılık mevzusunu kastetmiştim.
Mahcup bir ifadeyle yüzüme baktı.
"Ah, kusura bakma ya! Bizim ekipten biri mesaj attı az önce. Bir konuda danışacakmış, hemen onun evine geçmem lazım."
Ekibi bir arada tutmanın zorluğundan bahsediyordu az önce. Sorun olmadığını söyleyince rahatladı.
"Gelecek derste yanına uğrasam olur mu?"
"Tabii, ne zaman istersen."
"Süper! Al o zaman, iletişim bilgilerimi vereyim."
Cebinden kartvizit boyutunda kesilmiş küçük bir kâğıt çıkarıp uzattı. Üzerinde telefon numarası ve e-postası yazıyordu. Muhtemelen bu tür durumlar için önceden hazırlamıştı, destede daha bir sürü vardı.
"Hi-hi, kaçtım ben!"
Kuroda hızla ayağa kalkıp sınıftan fırladı. Bir anda belirip bir anda kayboluşuyla tıpkı bir gölgeyi andırıyordu.
"Garip bir tip..."
Baskın bir kişiliği vardı, sesi gür çıkıyordu ama yine de sanki varlığı pamuk ipliğine bağlı gibiydi. Tam da bu yüzden ilgimi çekmişti.
"Ben de kalkayım artık."
Eve dönüp bizimkilerle bu ödevi enine boyuna konuşmam gerekiyordu.
Çantamı toplayıp kalkmaya yeltendiğim sırada kulağıma bazı konuşmalar takıldı.
"Kuroda'nın ekibinde durumlar fenaymış... Şu kadın oyuncu vardı ya, okulu bırakmış."
"Ha, Sahne Sanatları'ndaki kız mı?"
"Aynen o."
Hemen yan tarafımda oturan başka bir ekibin yapımcıları kendi aralarında fısıldaşıyordu.
'Sahne Sanatları'ndaki mi... Şu inanılmaz yetenekli kız mı?'
Oyunculukta sınır tanımayan Nanako'yu bile silip süpüren o kız... Ne kadar yetenekli olduğunu az çok tahmin edebiliyordum ama okulu bıraktığını duymak...
Sebepsiz yere bırakmış olamazdı. Çok geçmeden cevabı yanımdaki ikiliden duydum.
"Yönetmen her anlamda kızı perişan etmiş diyorlar. En sonunda kızın psikolojisi çökmüş."
"Böylesi de tam yapımcının kabusu işte..."
Şimdi bazı şeyler oturmuyordu değil. Bir oyuncudan o seviyede bir performans söküp almak için sınırları zorlayan yöntemler kullanmış olmalıydılar. Baskıcı bir yönetmenlik anlayışı mıydı, yoksa sahneleri yüzlerce kez baştan çektiren türden biri miydi acaba?
Kuroda'nın mesafeli, hatta bıkkın tavrı da kafamı kurcalıyordu. Belki de oyuncu sadece sürece sürüklenmiş, ipin ucunu kaçıran asıl kişi yönetmen olmuştu.
'Yapım ekibi bunun altında inanılmaz ezilmiştir, kesin.'
"Kitayama Takımı - Revize" döneminde Yönetmen Kawasegawa ile senarist Tsurayuki arasındaki savaşları hatırladım. Yine de onlar bir şekilde sınırın eşiğinden dönmeyi, dengeyi korumayı bilirlerdi. Demek ki Kuroda ekibi kantarın topuzunu iyice kaçırmış, sınırları fazlasıyla zorlamıştı.
Sınıftan çıkıp koridorda yürürken aniden duraksadım.
"—Bir şey var."
Kafama takılıyordu. Bir şeyler beni huzursuz ediyordu.
Tsurayuki'nin yaşadıklarının bunda payı olduğu kesindi. Onu doğrudan ben köşeye sıkıştırmamış olsam da sonuç olarak bu duruma gelmesine sebep olan bendim.
Fakat beni asıl huzursuz eden şey bundan biraz farklıydı. Şimdiye kadar diğer takımlarla pek ilgilenmezdim ama kulak misafiri olduğum bu olay, sanki kendi başıma gelmiş gibi içimi acıtmaya başlamıştı.
Gelecekten dönüp kararlılığımı kesinleştirdiğime göre, bundan sonra her şey pembe panjur arkasından yürütülemeyecekti. Az önce duyduklarım, günün birinde bizim takımın da başına gelebilirdi.
"Biraz araştırsam iyi olacak."
Aslında duymak istemiyordum. Hiç bulaşmadan, nazik biri olarak kalıp her şeyi akışına bırakmayı dilerdim. Çünkü ne öğrenirsem öğreneyim ucu bana dokunacaktı ve ne yaparsam yapayım Tsurayuki'yi hatırlayacaktım.
Fakat madem bu savaşa ciddiyetle girecektim, yenilgi kayıtlarına da gözlerimi kapatmamam gerekiyordu... Öyle hissettim.
"Kuroda ekibinin yönetmeni mi? Ha, Shibata'dan mı bahsediyorsun?"
Sensei Kano'nun çalışma odasındaydık. Her zamanki koltuğa oturur oturmaz Sensei ağzından ismi pat diye çıkarıverdi.
"Kendine has fikirleri olan biridir. Sahne sanatı hocaları bile överdi ama insan ilişkilerinde pek başarılı sayılmaz. Sahne Sanatları'ndaki öğrencinin okulu bırakması da muhtemelen aralarındaki iletişim kopukluğundan kaynaklandı."
Sensei öğrencinin bıraktığından da haberdardı. Muhtemelen karşı departmandan bir şekilde bilgi gelmişti. Ne de olsa kendi departmanları dışından biri yüzünden bir öğrenci okulu terk etmişti. Olayın büyümesi işten bile değildi.
"Bırakma nedeni hakkında... O oyuncu kız hiçbir şey söylemedi mi?"
"Evet. Shibata ile kavga ettikleri falan tamamen çevrenin tahmini. Başka bir sebep bulamadıkları için eleme usulüyle buna ulaştılar."
Anlaşıldı. Kulağa hoş gelmiyordu ama bu durumda bizim departmanın üstüne bir sorumluluk kalmıyordu.
"Yine de Shibata'nın söylemlerinde veya davranışlarında bir kötü niyet, bir ego, karşı tarafı köşeye sıkıştırma durumu olduğuna dair duyumlar aldım. Yapımcı Kuroda da az çekmemiştir."
'Köşeye sıkıştırma' lafını duyunca zihnimde yine aynı anlar canlandı. Bunu başkasının meselesi deyip kenara atamıyordum. Sırtımda taşımam gereken bir günah gibi omuzlarıma biniyordu.
"Kafana takılan bir şey mi var?"
Bir an irkildim.
"...Şey, biraz."
Tsurayuki'nin gidişinin arkasındaki tüm gerçekleri Sensei'ye anlatmamıştım.
Hem onun gururunu korumak istiyordum hem de Sensei ne kadar yakınımız olursa olsun, öyle ulu orta konuşulacak bir konu değildi.
Yine de Sensei, Tsurayuki ile aramda bir şeyler yaşandığını sezmiş gibiydi. Üstelemeyip konuyu deşmediği için minnettardım ama her şeyi görüyormuş gibi bakması da içimi huzursuz etmiyor değildi.
"Anladım."
Sensei verdiğim tepkiye başını salladı, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra konuşmaya devam etti.
"Bizim okuldan yarı yolda ayrılan çok olur. Hem de gereğinden fazla. Bu pek rastlanmadık bir şey değil. Bunu daha önce de konuşmuştuk, değil mi?"
"Evet. Normal üniversitelerden biraz farklı olduğunu söylemiştiniz."
Sadece Geidai değil, genelde güzel sanatlar veya tasarım ağırlıklı üniversitelerde okulu bırakan çok olurdu. Henüz öğrenciyken alanıyla ilgili profesyonel işlere başlayıp 'Artık hayatımı kazanabilirim' diyerek bırakanların sayısı az değildi. Nitekim okulu yarım bırakıp sonradan ünlü olan pek çok isim vardı.
Fakat işin acı gerçeği, ruhsal veya fiziksel olarak hastalanıp gidenlerin sayısı da azımsanamayacak kadar çoktu. Verilen tek bir ödevde bile ilkokuldan liseye kadar öğretilenlerden bambaşka bir zihinsel performans bekleniyordu. Etrafın senden daha garip, senden daha yetenekli insanlarla doluyken kafayı yemek son derece doğaldı.
"Az önceki Sahne Sanatları'ndaki oyuncu olsun ya da çekip giden başkaları... Gidenlerin arkasından çok fazla düşünürsen, kalanlar da kafayı yer. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?"
Tsurayuki'yi de kastederek konuştuğunu anlamıştım.
"...Evet."
Sensei bana bu meseleyi daha fazla kurcalamamı söylüyordu. Ortada gizli bir komplo olduğundan değil, burada artık sıradanlaşmış bir doğal seleksiyon yaşandığı için kendimi heder etmememi istiyordu.
'Ama unutmam mümkün değil. Nasıl unutabilirim ki?'
Bu durum doğrudan Tsurayuki ile bağlantılıydı. Onun geleceğini bildiğim için, elini bırakmamaya kararlı olan bendim.
Yine de bunu şu an burada dile getirmenin kimseye faydası yoktu.
"Kusura bakmayın, teşekkür ederim."
Eğilip selam vererek ayağa kalktım.
Bir gün kendi içimde net bir karara vardığımda, bunu Sensei ile tekrar konuşacaktım.
"Hadi bakalım, sıradaki ödevine odaklan."
Ağır kapıyı açıp araştırma odasından çıktım. Yaz güneşi betona vuruyor, şaka götürmez bir sıcaklık etrafı kavuruyordu.
"Çok sıcak..."
Tenim yanıp terler içinde kalırken, kavurucu sıcaklığın ortasında eve doğru yürümeye başladım.
Tarifi imkânsız bir ruh hali içindeydim. 'Olay' çoktan olup bitmişti; ne o oyuncu kız ne de Tsurayuki gittikten sonra sesini çıkarmıştı. Her şey etraftakilerin dedikodusundan ibaretti.
Ama içimde kötü bir his vardı. Bu mesele burada kapanmayacaktı. Bir şekilde başka bir şeye bağlanacak, tekrar alevlenecek ve hiç de hoş olmayan bir şekilde yeniden karşıma dikilecekti.
O an geldiğinde doğru adımı atabilecek miydim? Hayır, sadece duruma göre uyum sağlamak değil, kendi inançlarımla hareket edebilecek miydim?
Kafamdaki sorular bitmek bilmiyordu ama şimdilik eve dönmeliydim. Bugün konuşmamız gereken başka şeyler de vardı.
Her neyse, bir dahaki sefere Kuroda ile karşılaşırsam, aynı yapımcı rolünde biri olarak en azından hâlini hatırını sorup onu biraz teselli etmeliydim.
"Yani internete yüklenecek bir video..."
"...Biz mi yapacağız?"
"...Biz mi?"
"Yani yapacağız derken?"
"Evet, sade bir dille özetlemek gerekirse tam olarak öyle."
"Kitayama Takımı - Revize"nin diğer dört üyesine bugün aldığım talimatları tek tek anlattım.
Eve dönerken Kawasegawa ve Hikawa'yı da çağırmıştım. Tesadüfen ikisinin de bir planı yoktu, bu yüzden akşam yemeğinde soğuk haşlanmış etli salata etrafında toplanıp hem yemek yiyip hem toplantı yapmaya karar vermiştik... Fakat.
"Niconico'ya bazen bakıyorum da, şu Onmyouji videosu gibi bir şey mi yapacağız? Dans mı edeceğiz?"
"Öyle bir şey yapmayacağız, dans da etmeyeceğiz."
"MAD mi yoksa! Güzel kız oyunlarının MAD videoları konusunda üstüme yoktur!"
"MAD de yapmayacağız! Temelde orijinal içerik olacak, tamamen orijinal."
Tahmin ettiğim gibi Shinoaki ve Hikawa olayı henüz tam kavrayamamıştı.
"Şey... Sanırım benim şarkı söylediğim anları çekip internete yüklemeyeceksiniz, değil mi?"
Nanako tedirgin bir ses tonuyla sordu.
"Yok artık, o kadar da değil."
"Yani Nanako'nun tanıtım videosu gibi bir şey mi olacak?"
"Yok canım, öyle bir şey değil demek istedim ama... Yani, kurallarda kesin bir engel yok sanırım."
Sensei, gerçek çekim veya film olması gerektiğine dair herhangi bir tür kısıtlaması koymamıştı.
"Ne! H-Hayır, ben kesinlikle yapmam! Asla kameranın karşısına geçmem!"
Nanako, ağzına götürmek üzere olduğu et parçasını durdurup kafasını sertçe iki yana salladı.
"Sadece bir varsayımdı! Zaten daha ne çekeceğimize bile karar vermedik."
İşte, öncelikle bu konuyu konuşmamız gerekiyordu.
Bu ödevi Shinoaki için hazırladığımızı düşünürsek, içeriğin doğal olarak illüstrasyonlara dayanması gerekiyordu. Bu durumda gerçek çekim seçeneği eleniyordu. Zaten grupta oyunculuk yapabilecek tek kişi olan Nanako buna kesinlikle karşı çıkarken, zorla böyle bir şey yapmanın gereği yoktu.
Geriye tek bir seçenek kalıyordu: Shinoaki'nin çizimlerinin odak noktası olduğu, Nanako'nun bestelediği şarkılar ve söylediği vokallerle desteklenen bir proje. İki bin yedi yılını düşündüm. O dönemde...
'Vocaloid videoları... galiba.'
Nico Nico Douga resmi olarak hizmet vermeye başlayalı henüz bir yıl bile olmamıştı. O dönemde Vocaloid, sırf yenilikçi ve sıra dışı olduğu için interneti kasıp kavuruyordu.
Vocaloid videoları, bu ikonik karakterleri çizen çok sayıda çizerin de önünü açmıştı. İki binlerin ortasındaki bu akım, Touhou ile başabaş yarışacak düzeydeydi.
Bu yüzden, mümkünse buradan girip Shinoaki'nin hevesini yeniden canlandırmak istiyordum.
"Hmm, pek kafama yatmadı galiba~"
Shinoaki, su teresini kıtır kıtır çiğnerken hâlâ şaşkın bir ifadeyle bakıyordu.
'Sanırım bir çizer olarak onu gerçekten etkileyecek, ilham verecek bir şeye ihtiyacı var...'
Bunun ne olduğunu henüz bilmesem de, kaşlarımı çatarak eti susam sosuna batırdım.
"Hashiba."
Eti tam sosun içinden çıkarıp ağzıma götüreceğim anda Kawasegawa seslendi.
"Şey, Kawasegawa..."
"Ne var?"
"Cevap vereceğim ama... Önceliği bu etle susam sosuna versem... olur mu?"
Kawasegawa bıkkın bir iç çekerek gözlerini devirdi.
"Nasıl istiyorsan öyle yap. Hayatına, bir parça et ve susam sosuna yenilmiş bir kadın olarak devam edeceğim nasıl olsa."
Böyle bir lafın karşısında ne diyeceğimi bilemiyordum ama bunun onun kendine has esprilerinden biri olduğuna karar verdim.
"Ee, ne diyecektin?"
Dediği gibi, ağzımdakini iyice çiğneyip yuttuktan sonra cevap verdim.
"Hashiba, ne yapmak istediğinle ilgili bir fikrin var mı?"
Kawasegawa doğrudan gözlerimin içine baktı.
Bana böyle odaklanarak baktığında, gelecekteki anılarım canlanıyor ve kalbim güm güm çarpmaya başlıyordu.
"Ah... Evet, yani sayılır."
"Hiç kendinden emin konuşmuyorsun. Yine arkada bir sürü şey planlıyorsun, değil mi?"
Bu kızın karşısındayken asla yalan söyleyemiyordum.
"Kawasegawa, yine o..."
"Toplantı meselesi, değil mi? Tamamdır. Benim de sana sormak istediğim bir şey vardı zaten."
"Anladım, o zaman dönüşte arabada konuşuruz."
Sormak istediği şey mi? Ne olabilirdi ki? Yapmak istediğim projeyle mi ilgiliydi acaba?
"Eiko, Kyouya'ya ne soracaksın bakalım~? İnsan merak ediyor~"
Nanako sırıtarak Kawasegawa'ya sordu. Bu arada, ne ara oldu bilmiyorum ama artık Kawasegawa'ya ismiyle hitap etmeye başlamıştı. Aralarının iyi olmasına sevinmiştim.
"Önemli bir şey değil."
"Hadi ama~ İyice meraklandım şimdi~ Söyle işte, ne olur?"
Kawasegawa tabağını sessizce masaya bıraktı.
"En azından Nanako'nun bir türlü söyleyemeyip kafasında kurduğu türden bir kurgu olmadığı kesin."
"K-Kurgu mu! Sanki ben bütün gün aklımda sapıkça şeyler kuruyormuşum gibi konuşma!"
En ufak bir lafta Nanako her zamanki gibi kıpkırmızı kesildi. O halini gören Shinoaki ve Hikawa, duruma pek hâkim olmasalar da gülmeye başladılar.
Karşılık vermesi zor bir konu olduğu için bir süre sessiz kalıp fırtınanın dinmesini bekledim...
Yemek bittikten sonra televizyon izlerken saat bir hayli geç olmuştu. Son treni kaçıran Kawasegawa'yı arabayla ben bırakmak zorunda kaldım.
"Pekala, ikimiz de dikkatli sürelim!"
Orta sınıf ehliyetini alır almaz dört yüz cc'lik bir motosiklet alan Hikawa, gecenin karanlığında gözden kayboldu.
"Gidelim mi?"
Vitesi D konumuna alıp gaza bastım.
Kawasegawa'yı evine bıraktığım üçüncü seferdi bu. Ailesiyle birlikte yaşadığı için birinci sınıftayken geceleri pek dışarıda takılmazdı. İlk başlarda ilgisini çekmediğini sanıyordum ama bunu dile getirdiğimde utana sıkıla "Benim de herkes gibi takılmak istediğim zamanlar oluyor herhalde" demişti. O günden sonra onu daha sık çağırmaya başlamıştım.
Yine de o tam bir ders kolikti. İkinci sınıfa geçmiş olmasına rağmen boş zamanlarının çoğunu film izleyerek ve kitap okuyarak geçiriyor, eğlence tekliflerini nadiren kabul ediyordu.
Bugün işte o nadir anlardan üçüncüsüydü.
"Rüzgar çok serin. Bir süredir havalar çok sıcaktı, ilaç gibi geldi."
"...Haklısın."
Toplantı yapacağımızı söylemesine rağmen konuyu bir türlü açmıyordu. Normalde arabaya biner binmez hiç lafı dolandırmadan konuya girmesi onun klasiğiydi.
Susam sosu ve eti önceliklendirdiğim için kırıldığını sanmıyordum ama bugün ilk adımı benim atmam gerekiyordu galiba.
"Konuşmaya başlasak mı artık?"
"Olur, anlat bakalım."
Bu kadar kolay kabul etmesi beni bir tık afallatmıştı.
"Aramızdaki konuşmada sen de fark etmişsindir, kafamı kurcalayan bir şey var. Bu engeli aşmadan diğer şeyleri de ilerletemeyiz. Şöyle ki──"
Sözümü bitirmeme fırsat kalmadan araya girdi.
"Shinoaki meselesi, değil mi?"
Kafamı kurcalayan şey, tek bir hamlede onun tarafından açığa çıkarılmıştı.
"Nasıl anladın?"
"Anlaşılmayacak bir şey yok ki. Bugün açıklama yaparken bile gözün hep Shinoaki'deydi. Onun ilgisini çekecek konular açmaya çalışıp durdun."
"Teslim oluyorum."
Çıkarım yeteneği mi çok gelişmişti, yoksa ben mi fazla açık veriyordum?
Her neyse, Kawasegawa olaya hâkimse işim kolaylaşırdı. Shinoaki'nin yaşadığı sıkıntılardan daha önce ona biraz bahsetmiştim. Tükenmişlik sendromu olabileceği fikrini ortaya atan da Kawasegawa'ydı.
"İşte bu yüzden, bir Vocaloid videosu hazırlamayı düşünüyorum."
Henüz somut bir detay planlamamıştım ama Nanako'nun şarkıyı yapacağı, Shinoaki'nin de çizimleri hazırlayacağı bir yol arıyordum──bunu Kawasegawa'ya anlattım.
Her zamanki gibi sessizce beni sonuna kadar dinledi.
"Shinoaki'nin bu haldeyken resim çizmesinin iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum."
İçten içe benim de hissettiğim şeyi, hiç sakınmadan pat diye yüzüme söyledi.
"O kız resim çizmeyi çok seviyor ve harika şeyler ortaya koymasının arkasındaki güç de bu sevgisi. Motivation'ı bu kadar düşükken yapacağı işin kalitesi de doğal olarak düşecektir."
"Ben de öyle düşünüyorum."
"Evet. O yüzden sen de bir türlü adımı atamıyorsun zaten."
Tam olarak öyleydi. O an orada projeyi de, görev dağılımını da bir çırpıda halledebilirdim. Ama Shinoaki'nin hevesi yokken ona zorla bir şey yaptırsaydım, ortaya çıkan sonuç asla iyi olmazdı. Bunu bile bile üstüne gitmek yapabileceğim en tehlikeli hamle olurdu.
"İlgi çekecek bir şey... Projeyle bunu gösterebilirsek harika olur ama bilinmeyen denklemlere bel bağlamak büyük risk."
Kawasegawa'nın dediği gibi, projenin içeriğiyle ilgisini çekmeye çalışmak tamamen el yordamıyla karanlıkta ilerlemek gibiydi.
"Bu konuda da aklında bir şeyler var ki hareket ediyorsun, değil mi? Kesin böyledir."
Sözlerine devam ederken şüpheci gözlerle bana baktı.
"…Yani, sayılır."
"Şimdi söylesen de anlatmazsın nasıl olsa."
"…Yani, sayılır."
Şu an anlatsam bile, ortada övünülecek bir şey olmadığı gibi sadece olumsuz sonuçlar vardı.
"Biliyordum. Susam sosuna ve ete yenilen bir kadına anlatacak değilsin ya."
Hâlâ mı takılıyordun ona ya!
"Şey, anlatayım mı yani?"
"Gerek yok. Anlatmıyorsan kendince bir sebebi vardır."
Of, gerçekten... Kawasegawa normalde son derece soğukkanlı ve güvenilirdir ama bazen cidden çekilmez olabiliyor...
Ancak... Tabi ya.
Anlamama pek de gerek olmayan bir şeyi kavrayıvermiştim. On yıl sonraki gelecekte bana açıkça hislerinden bahsetmişti. Bu zamana geri döndüğüm ilk anlardaki tavırlarına bakıp, o duyguların sonradan geliştiğini varsaymıştım ama...
Yoksa... Daha bu zamanlardan bir şeyler mi filizleniyordu?!
Yok yok, şimdi bunu kafaya takmanın alemi yoktu. Hem Shinoaki ya da Nanako gibi doğrudan bir hamlesi de olmamıştı, sadece kuruntu yapıyordum.
Şu an muhtemelen her verdiğim tepkiye eğlenen gözlerle bakıp keyif çatıyordu. En iyisi böyle düşünmekti. Açılmaması gereken o kapıyı öylece sıkıca kapatıp kilitledim.
"Madem öyle, bu çabalarının bir sonucu çıkınca haber verirsin. O zaman yardımcı olurum."
Kawasegawa hoşnutsuzluğunu belli edercesine dudaklarını büzdü ve hafifçe iç çekti.
Yani, bir şeyler düşünüyorum düşünmesine de...
Şimdilik elime geçen tek şey sapık bir senpai damgası yemek olmuştu. İşlerin böyle kalmasına izin veremezdim, tekrar artıya geçebilmek için geçerli bir yol bulmalıydım.
Yarın olunca hocaya danışır, bir çaresine bakardım artık.
"Arkadaşlar, size üzücü bir haberim var. Güzel Sanatlar Araştırma Kulübümüz varoluşsal bir krizle karşı karşıya!"
Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü odasının en dibinde, şu dev insansı robotların olduğu animedeki gibi poz veren Kiryuu-san söze girdi.
"Bu krizin sebebi ise... Tam olarak şudur!"
Aniden ayağa kalkan senpainin kafasının arkasına, yanında duran Yama-san pat diye bir tane geçirdi.
"Öğğ!"
Bütün heybetiyle masaya kapaklanan Kiryuu-san'a soğuk gözlerle tepeden bakan Yama-san devam etti:
"Sebebini söylemeye gerek bile yok. Bu düşük yetenekli kulüp başkanının yeni üye karşılama planı bu yıl da sıfır çekmiştir. Yani bu dönem hiç yeni üyemiz yok."
Yama-san'ın sözleri üzerine Kiryuu-san hariç odadaki tüm kulüp üyeleri kafalarını hak verircesine salladı.
Sadece bizim kulüp değil, üniversitedeki tüm topluluklar nisan ayındaki oryantasyon döneminde yeni üye avına çıkardı. Hafif Müzik Kulübü "Gitar çalmayı öğretiyoruz" der, Sinema Araştırmaları Kulübü "Özel gösterim biletleri elimizde" diye caka satardı. Kısacası her kulüp kendine has bir yem atarak öğrenci tavlamaya çalışırdı.
Bu bakımdan bizim Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü son derece dezavantajlıydı. Hatta bu kadar "albenisi olmayan" bir kulüp bulmak zordu. Ne de olsa adımız güzel sanatlar kulübüydü ama kulüpte sanat üzerine iki kelam edecek ya da ders verecek tek bir kişi bile yoktu. Zorlasan bir tek El Sanatları Bölümü'nde okuyan Yama-san konuya biraz yakındı ki onun da uzmanlığı seramikti.
Buna bir de Kiryuu-san'ın kaş yapayım derken göz çıkaran üye toplama stratejileri ekleniyordu. O oltaya takılacak biri varsa, kelimenin tam anlamıyla safın teki olmalıydı.
Yine de her yıl bir şekilde bir iki saf denk gelip kulübe girerdi. Fakat bu yıl o mucize gerçekleşmemişti. Anlaşılan bugünkü gündemimiz, mucizelere bel bağlamadan bir çare bulmaktı.
"Yani artık Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü adına yakışır bir şekilde, Güzel Sanatlar Bölümü'nden en azından bir üye alsak fena olmaz hani," dedi Yama-san uzaklara dalarak.
"Sözde bu kulübe girip resim falan öğrenecektim. Bir girdim, Fotoğrafçılık Bölümü'nden bir aptal bana 'Kötü shop yapmayı biliyor musun?' diye soruyor. Hayallerim böyle değildi ki..."
"İyi bir senpaiye denk gelememek kişinin kendi yetersizliğidir, buğğ!"
Ağzına oyun hamuru tıkılan Kötü Shop Kralı'nın çiğneme seansı başlamıştı. Zaten kulübe yeni girmiş bir kız öğrenciye böyle bir muhabbet açılır mıydı be adam!
"Ama hakikaten, Güzel Sanatlar Bölümü'nden bir üye çok iyi olurdu..."
Öyle biri gelseydi kulüp olarak adamakıllı bir sergi açabilir, yıllık bütçeden de daha rahat pay isteyebilirdik. Ne yazık ki şu anki halimizle "Doğru düzgün sergi bile açamayan sanat kulübü" diye alay konusu oluyorduk.
Ayrıca Güzel Sanatlar Bölümü ile bir bağ kurabilirsek, Saikawa Minori ile temas kurma şansım da doğardı. Tamamen kişisel bir sebep olduğu için mahcuptum ama böylesi bir üye aramızda olsun çok isterdim.
Ne var ki Güzel Sanatlar öğrencileri bu kulübe pek uğramazdı.
"Derslerde canımız çıkana kadar resim çiziyoruz zaten, bir de kulübe gelip çizim yapacak değiliz ya," diyen Kakihara-san, Sahne Sanatları'nda dans ederken bir yandan da resmi öğrenmek istediği için kulübe katılmıştı.
"Bölümden senpailer olsaydı dersler hakkında bilgi almak için gelen çıkardı belki..." diyen Sugimoto-san ise sürekli sesini kullandığı bir bölümde olduğu için, sessizce yapabileceği bir uğraş arayıp sanatı seçmişti.
İkisinin de kulübe girme sebebi aynıydı: Derslerden farklı bir şey yapmak.
Haklılık payları vardı elbette, hatta tamamen haklıydılar. Yine de Sinema Araştırmaları Kulübü'nde Sinema Bölümü'nden bir sürü öğrenci vardı, yani o kadar da umutsuz olmamalıydık... En azından öyle ummak istiyordum.
Ancak gerçekler bizler için oldukça acımasızdı.
Bu saatten sonra lüks peşinde değildik, insan kılığında biri içeri adım atsın yeter diye bakıyorduk. Daha geçen gün kapıdan gelen ses üzerine "Yeni üye geldi!" diye heyecanlanıp, ardından kampüsün kadrolu sokak köpeğiyle karşılaşma dramını bir daha yaşamak istemiyorduk.
Zihnim tam da bu acı hatırayla meşgulken, kapı gıcırtıyla sarsıldı.
"Yine mi Köpek Majesteleri geldi ya? Bir frizbi falan atın da gitsin..."
Kiryuu-san isteksizce söylenirken, kapının diğer tarafından inanılmaz bir şey oldu.
Bir kadın sesi yükseldi.
"Şey... Bakar mısınız? Güzel Sanatlar Kulübü'nden Hashiba-san burada mı acaba?"
Arkamı dönüp kapıya bakmamla kalakalmam bir oldu.
"Ah...!"
Şaşkınlıktan donakalmıştım.
İnsan, az önce hakkında dedikodu yaptığı ya da aklından geçirdiği kişi tam karşısında belirince demek ki böyle kilitlenip kalıyordu.
Oysa kampüste karşılaşırsak nasıl davranacağıma, geçen günkü nezaketsizliğim için nasıl özür dileyeceğime dair kafamda binbir tane senaryo kurmuştum. Ama anı gelip çattığında ağzımdan tek bir mantıklı laf çıkmıyordu.
Saikawa Minori. Karşımdaki kız da gözlerini bana dikmiş, öylece susuyordu.
Ne olursa olsun bir şeyler konuşmalıydım.
Geçen günkü yanlış anlaşılmayı ya da her neyse onu açıklamaya çalışamadan önce, o ince ve beyaz bileği—
"Kyaa!"
—Çoktan iki kişi tarafından sıkıca kavranmıştı bile.
Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü’nün başkanı ve başkan yardımcısı... Az önce birbirlerine sorumluluk atıp avazları çıktığı kadar söven o ikili, şimdi ortak bir amaç uğruna karşılarındaki hedefe kilitlenmişti.
Ve...
"Ş-Şey..."
Korku ve kafa karışıklığıyla ne yapacağını bilemeyen yeni öğrencinin karşısında, yüzlerine şeytani birer tebessüm yerleştirdiler. Ardından, adeta bir kasırga gibi kızın üzerine laf yağdırmaya başladılar.
""Vay, merhaba, hoş geldin! Biraz, hey sen bir dur da ben konuşayım, kızı germe özür dilerim Yamanaka izin ver önce ben konuşayım! Sen var ya, çok tatlısın ama gözlüğünün çerçevesi biraz daha ince olsa mükemmel olursun, bir ara benimle— Gluk Çok özür dilerim, gerçekten özür dilerim! Bu aptalın dediklerini duymazdan gel sen! Ee, hangi bölümdensin? Ben el sanatlarındayım, ben fotoğraftayım, sana soran olmadı! Neyse, bugün yeni gelenleri karşılama partimiz var, içmeye geliyorsun. Ah, zorla alkol içirmek yok rahat ol, hatta aksine sen benim alkolümsün falan... Ya sen bir geber git artık! Neyse, ismini sormuş muydum ben??""
"A-Ah, oy oy oy...!!"
Zavallı Saikawa Minori, gözü dönmüş iki senpai'sinin burunlarının dibinden savurduğu bu agresif üye alımı karşısında çaresiz kalmıştı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti.
Böylece, Saikawa Minori ile temas kurmanın çok zor olacağını düşünürken, kaderin küçük bir oyunu sayesinde mesele hiç beklenmedik şekilde, çaba bile sarf etmeden çözülüverdi.
Gerçi kızın kendisi için bu bir çözümden ziyade tam bir felaketti ama...
"Saikawa Minori... adım."
Hafifçe öne eğilerek selam verdi.
Onun önünde, Yamanaka-san son derece mahcup bir ifadeyle aynı şekilde başını eğdi.
"Çok özür dilerim, ben de seni kulübe katılmak isteyen biri sanmıştım..."
"Yok, kulüp odasına elinde broşürle gelen birini görsem ben de öyle düşünürdüm."
Saikawa son derece mantıklı bir karşılık verdi. Mümessil edalı, uysal bir havası olsa da konuşma tarzında kendinden emin, sağlam bir duruş seziliyordu.
"Gördün mü! Üye çekme yeteneğimde bir sorun yokmuş işte!"
"Sen bir sus artık!!"
Ortamın havasını hiç sezeyazmadan kendi kafasına göre takılan müzmin başkana, başkan yardımcısından öfke dolu bir mesaj gecikmedi.
Sanat bölümü öğrencileri başımızın tacıdır! Özellikle kızlar! Erkeklere gerek yok! Neresinden bakarsan bak, sadece kız görmek isteyen bir erkeğin yazdığı belli olan bu metnin başarılı olduğunu nasıl düşünebiliyordu ki? Birtakım iletişim bilgisi niyetine bu broşürü bırakan ben de az değilim hani.
Kız bir an düşündükten sonra konuştu.
"Hashiba-senpai, siz bu kulübün üyesi misiniz?"
"Öyleyim ama..."
Pek gönüllü olmasam da kısmını eklemedim tabii.
"Yani burada olursam sizinle de daha rahat konuşabilirim demektir."
Saikawa aniden ayağa kalktı. Yamanaka-san ve Kiryuu-san'a dönerek devam etti:
"Bugünden itibaren bu kulübe emanetim. Desteğinizi bekliyorum."
Deyip başını eğdi.
"Ha!? Harbi mi!? Saikawa-chan, emin misin, gerçekten katılıyor musun!?"
"Evet, ciddiyim."
"Yaaaaşasınn!! Sonunda yıllar sonra sanat bölümünden bir üye kazandık!!"
Kiryuu-san sevincinden tataminin üzerinde yuvarlanmaya başladı.
"...Saikawa-san, bak şimdi."
Yamanaka-san mahcup bir ifadeyle elini Saikawa'nın omzuna koydu.
"Bu gerizekalı canını sıkacak tek bir kelime bile ederse, ne kadar küçük bir şey olursa olsun bana söyle. Onu anında gebertirim."
"P-Peki..."
Saikawa endişeyle başını salladı.
"Vay be, böylece yeni üye toplama evresini de bir şekilde kazasız belasız atlattık."
"Bugün şerefime Meşe Palamudu şarkısını söyleyeceğim!"
Kakihara-san ve Sugimoto-san da rahat bir nefes almış gibi görünüyordu.
Kıdemliler sevinç sarhoşluğu yaşarken ben araya girdim.
"Saikawa, şey... Neden..."
Neden katıldığını teyit etmeye çalışıyordum ki sözümü kesti.
"Bazı şeylerin belirsiz kalmasından nefret ederim."
"Ha?"
"O yüzden bugün bir zemin hazırlamaya, bir başlangıç yapmaya geldim."
"A-Anladım..."
Neyi netleştirmek istiyordu ki? Şu anki sözlerinden her şeyi çıkarmak zordu ama en azından tanışmayı başarmıştık.
"Pekalaaa! Madem öyle, hemen karşılama partisini patlatıyoruz!! Kakihara, Sugimoto, alışverişe!"
"Emredersiniz!"
"Anlaşıldı!"
Senpai'ler hemen parti hazırlıklarına girişti, neşeli adımlarla dışarı fırladılar. Muhtemelen Osaka Sanat Üniversitesi'nin tam karşısındaki süpermarkete gittiler.
"Ah, çok mutluyum... Çok mutluyum, sonunda sanat bölümünden biri geldi... Artık adamakıllı bir festival sergisi çıkarabiliriz...!"
Yamanaka-san'ın sevinç eşiği acınacak kadar düşüktü ama geçirdiği süreçleri düşününce buna bile şükretmesini anlamak zor değildi.
Her neyse, böylece oyuncular sahnedeki yerini almıştı. Gerisi, uygun ortamı yaratmaya kalıyordu.
Dersleri olduğu için kulüp odasına geç gelen Shinoaki ve bir şekilde olaya dahil edilen Nanako'nun da katılımıyla, Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü’nün klasikleşmiş karşılama partisi kulüp binalarının yakınındaki tepede başladı.
"Müzik Bölümü üçüncü sınıf öğrencisi, Sugimoto Mikio! Meşe Palamudu performansıma başlıyorum!"
"Sahne Sanatları Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi, Kakihara Sho! Dansıma başlııııyorum!"
Geçen yıl gördüğüm manzaranın birebir aynısı gözlerimin önünde sergileniyordu. Her zamanki gibi, yeni üyelerin kaçmasına sebep olan şeyin tam olarak bu karşılama ritüeli olup olmadığını sorgulamadan edemiyordum. Ama bir yıl aradan sonra bakınca kendi içinde eğlenceli bir etkinlik gibi geliyordu. Sanırım insan zamanla her şeye alışıyordu.
Yine de henüz yeni kaydolmuş bir öğrenci için çıtanın epey yüksek olduğu bir gerçekti. Nitekim günün asıl başrolü olması gereken yeni üyemiz, halkanın ortasında dikilmiş, son derece şaşkın gözlerle etrafı izliyordu.
"Kusura bakma, buralar hep böyledir."
Duruma acıyıp yanına yaklaştım ve lafa girdim.
"Ah, yok. Tam bir üniversite kulübü havası var, hatta hayran kaldım bile diyebilirim."
Saikawa ifadesini hemen topladı ama az önce kafasının fena halde karıştığı açıktı. Bazen gereksiz yere kendini kasan bir tipi vardı.
Yanına oturduğumda hemen söze girdi.
"Şey, ben... Buraya aslında bir işim olduğu için gelmiştim."
Bana doğru döndü.
"Hashiba-senpai, benden tam olarak ne istiyordunuz?"
Daha önce söylediğim şeyi hiç unutmamıştı.
"Bunu sormak için mi geldin?"
Saikawa "Evet," diyerek başını salladı. Gözlerinde kararlı bir ifade vardı.
Asıl amacım Shinoaki ile Saikawa'yı yüzleştirmekti. Birbirlerinin varlığını hissedip hırslanarak Shinoaki'nin motivasyon kazanmasını, Saikawa'nın da seviye atlamasını istiyordum.
Ama bu tamamen benim kişisel planımdı. Bunu pat diye söylesem, tanımadığı birini neden durup dururken karşısına çıkardığımı anlayamaz, bir anlam veremezdi.
Bu yüzden kaleyi içten fethetmeye, konuyu dolaştırarak açmaya karar verdim.
"Daha önce, yokuştan yukarı çıkarken seninle çarpışmıştık. Hatırlıyor musun?"
"Yok... Biriyle çarptıştığımı hatırlıyorum ama, yoksa o siz miydiniz?"
Bir anlık şaşkınlığın ardından utançla gözlerini kaçırdı.
"Y-Yoksa... O oyunla bir ilgisi mi var?"
Aslında işin aslı öyleydi ama şimdi bunu anlatmaya kalksam ortalık iyice karışacaktı. Üstelik kızın kendisi de bu konunun açılmasını istemezdi herhalde.
"Tesadüfen çizim defterin açılmıştı, o an gördüğüm resim zihnime kazınmış."
"O resim mi? Pek de ahım şahım bir şey çizmemiştim ama..."
"Sen öyle düşünüyor olabilirsin ama benim için durum farklıydı."
Kısa bir anlığına da olsa resmine gözümün takıldığı bir gerçekti. Sonrasında öğrendiğim çok daha şok edici gerçek yüzünden bu hafızamın biraz gerilerine itilmiş olsa da.
"Hemen şu an bir şey yapalım demiyorum ama ileride seninle ortak bir şeyler üretmek istiyorum. Yanına gelip seninle konuşmamın sebebi buydu."
Saikawa beni ciddiyetle dinlese de ikna olmuş gibi durmuyordu.
Yani, "böyle bir bahaneyle" yaklaşıp arkasında art niyet aramasını yadırgayamazdım. Bana güvenip güvenmemek tamamen onun takdirine kalmıştı.
"Henüz Senpai'ye tamamen güvenmiş değilim."
"Ha?"
"Bu bir test. Kulübe gireceğim, Senpai'yi iyice gözlemleyeceğim ve gerçekten de yaratıcılık adına mı bana seslendiğini kendi gözlerimle doğrulayacağım!"
Saikawa keskin bakışlarını birden bana dikti.
"A-Anladım, şimdiden kolay gelsin..."
"Evet, kolay gelsin."
Hafifçe başını eğdi Saikawa. Bu terbiyeli duruşu, daha doğrusu içindeki o sarsılmaz iradesi... On yıl sonra neden büyük bir yazar olacağını bana bir kez daha kanıtlıyordu.
Saikawa'nın niyetini anladıktan sonra yanından ayrılıp başka bir tarafa geçtim. Tezahüratların, çığlıkların ve kahkahaların birbirine karıştığı bu kaos dolu ortamda, dışarıdan bakıldığında ortama uyum sağlamış gibi görünen ama ürkek bakışlarla etrafı süzüp tek başına ne yapacağını bilemeyen bir kız duruyordu.
Seslenip hemen yanına oturdum.
"Beni de gayet doğal bir şekilde çağırdınız ama gelmemde gerçekten sakınca yok mu?"
Dışarıdan parti insanı gibi dursa da özünde saf bir kız olan Nanako'ydu bu.
"Sıkıntı yok. Kulüpten olmayan bir sürü insan bile kulüp üyelerinden daha çok eğleniyor görmüyor musun?"
Tıpkı geçen yılki gibi, Kiryu-san'ların tanıdıkları hiçbir ön hazırlık olmaksızın aleme dâhil olmuştu. Eğlenceyi bozmanın ayıp karşılanacağı bu havada kuralları düşünmek bile gereksiz bir çabaydı.
Nanako, "Öyleyse sorun yok," diyerek rahatlamış bir ifadeye büründü.
"Peki, Kyouya'nın bahsettiği şu yeni öğrenci o kız mı?"
Elindeki kadehle kulübün tam ortasını işaret etti.
İşaret ettiği yerde, eğlencenin merkezinde oturan o kız vardı.
Tabii ki Saikawa Minori.
"Evet, o. Güzel Sanatlar'ın merakla beklenen yeni öğrencisi. Güzel Sanatlar Araştırma Kulübü'ne uzun zamandır ilk defa biri geliyormuş. Kıdemliler o yüzden her zamankinden daha coşkulu."
Aradığım kişi olduğuna dair ayrıntılara şimdilik girmedim. Açıklaması karmaşık olacaktı, üstelik anlatmanın bana bir faydası da yoktu.
"Hmm..."
Nanako kızaran yüzüyle elindeki turunçgilli alkollü içeceği küçük yudumlarla içti.
"Çok sevimliymiş."
"Efendim?"
Ben ne dediğini anlamaya çalışırken Nanako bardağı kafa dikti. Tek dikişte bitirmişti. Ardından kendine bir kadeh daha koydu.
"Sevimli... Benim gözümden kaçmaz. O kız çok sevimli. Gözlüklerin arkasında üst düzey bir kız gizli. O hafif gergin ve dik duruşu insanda koruma içgüdüsü uyandırıyor, o upuzun etek bile insana 'acaba altında ne var' diye düşürten farklı bir çekiciliğe sahip. Evet dostum, o kız tam bir afet."
"Şey, Nanako-san?"
Bir dakika, doğru ya! Yirmi yaşına bastığı için artık içki içmesi serbestti! Yasal olarak serbestti ama bünyesi hâlâ sıfırdı!
"Ben anlarım!"
Nanako boş plastik bardağı elinde büzüştürüp yakama yapıştı.
"Sen var ya! Yine böyle sevimli bir kızı kapıp geldin, nasıl olsa yine nazik davranıp ilgileneceksin, sonra da çaktırmadan kendi tarafına çekeceksin değil mi? Yalan mı, söyle!"
"Y-Yalan tabii! Daha kızla adamakıllı konuşmadım bile!"
"Hııımmm! Konuşmaktan daha ileri gittiğiniz için konuşmaya gerek kalmadı demek! Hey! Senin bu saf, doğal ve direkt tavırlarının kaç kızı ağlattığını sanıyorsun sen! Bak bakayım buraya! Kafanı çevirme de yüzüme bak!"
Eyvah, durum kötüydü. Normaldeki Nanako'nun asla söylemeyeceği şeyler dökülüyordu ağzından.
İş kontrolden çıkıp gurur meselelerine girmeden araya girmeliydim.
"Nanako, alkolü burada keselim de biraz su içip dinlen, olur mu?"
Ortamı yumuşatmak ve onu başka bir yere çekip dinlendirmek için bir teklifte bulundum.
Nanako gözlerini benden kaçırıp derin bir nefes verdi. Dudaklarının arasından fısıltı gibi bir şey döküldü. Ne dediğini duyamadığım için kulağımı ona yaklaştırdım.
"Nanako, ne dedin?"
Tam o anda—
"...Öp beni."
"Ha?"
"Beni de öp. Sonra da sımsıkı sarıl. Öyle yaparsan uslu bir kız olacağım."
Nanako'nun yüzü bir anda ciddileşmişti. Hayır, ciddiyetten de öte, gözleri hafifçe ıslanmış, bana adeta yalvaran bir ifadeyle bakıyordu.
"Ş-Şey..."
Lafı ağzımda geveleyip kaldım.
Böyle bir anda Nanako'dan böylesine ciddi bir hamle geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Belki de en başından beri sarhoş değildi. Sarhoş taklidi yapıp bana nihayi darbeyi vurmak için fırsat kolluyordu belki de...
Büyülenmişçesine kilitlenip kalmış, kıpırdayamıyordum. Ya bir eylemde bulunmam ya da bir şey söylemem gerekiyordu, aksi takdirde bu havadan sıyrılmama imkân yoktu.
Bu iş şakaya gelmezdi. Doğru düzgün konuşmazsam Nanako'ya da saygısızlık etmiş olurdum.
Şu an ne düşündüğümü, aşk hakkındaki fikirlerimi ve Shinoaki ile olan durumumu... Benden ne sorarsa sorsun cevaplayabilmek için kafamda hızlıca bir yanıt toparlamaya çalıştım.
"Nanako, şey... Ben..."
Kararımı verip ağzımı açtığım anda Nanako bütün ağırlığıyla üzerime devrildi.
"N-Ngh..."
Bu beklenmedik fiziksel temas karşısında gayriihtiyari inledim.
N-Ne yapacaktım ben? Nanako bu kadar atak davranırsa elim ayağım tamamen bağlanırdı.
"N-Nanako..."
Nefesi giderek sıklaşıyordu. Omuzlarımda sıcaklığını hissediyordum, o tatlı kokusu zihnimi eritmeye başlamıştı. İyice kızaran ensesi gözümün önündeydi ve nefes alıp verişi daha da—
"Nanako?"
"Kıhh... Pıhh... Nnn..."
Bütün gerginliğim bir anda buharlaştı.
"Yama-san!"
Böyle durumlarda tek çare başka bir kızı devreye sokmaktı. Laneti lanetle çözme mantığı.
"Efendim? Ne oldu Hashiba-kun?"
"Nanako sarhoş olup sızdı da, biraz ilgilenebilir misiniz acaba?"
Bunu söylerken Nanako'yu kendimden söküp alarak Yama-san'a doğru ittim.
"Aynen, hallederiz~ Gel bakalım Nanako-chan, buraya gel."
Yama-san, Nanako'yu göğsüne doğru çekip "Aferin kızıma" der gibi başını okşayarak kucağına aldı.
"Fnn... Evet..."
Nanako ne olduğunu anlayamamış gibiydi ama çok geçmeden rahatlamış bir halde Yama-san'a sarıldı ve başı yana kaydı.
Yama-san rahat bir nefes aldı.
"Yatıştırdım."
"Çok teşekkürler, hayatımı kurtardınız."
Yıllardır bu kafadaki sarhoşları izleyen birinden de bu beklenirdi zaten.
"Yalnız bu kız da sana amma sardı Hashiba-kun. Normalde hiç böyle değildir oysa."
"Alkol alınca huyu değişiyor. İçince çenesi açılıyor, sataşası geliyor herhalde..."
Dana etli güveçteki alkolden sarhoş olacak kadar hassas madem, kulağını daha sıkı çekip tembihlemeliydim.
Yama-san, kucağında mışıl mışıl uyuyan Nanako'nun saçlarını okşarken mırıldandı:
"...Bana sadece bundan ibaret değil gibi geldi ama, neyse."
"Ha?"
"Boş ver. Neyse işte, Hashiba-kun, sen kızların düşmanı olmamak için elinden geleni yap bakayım."
Bunu söylerken "Başımızdan çekil artık" der gibi elini salladı.
Ben de daha fazla dikilmeyip diğer kalabalığın olduğu tarafa geçtim.
'Yama-san olayı çözdü galiba...'
Tutup da "Beni öp" diye tutturan bir kızı gören herkes, dedektifçilik oynamaya gerek duymadan aradaki ilişkiyi çözerdi zaten. Hem az önce o kız "bana da" dememiş miydi? Shinoaki ile aramdakileri bilmesine imkan yoktu ama...
Her halükarda, infaz günüm yaklaşmış gibiydi. Hatta hiç beklemediğim bir anda patlak vermesi bile işten bile değildi.
"Belki de... En başından her şeyi kendim anlatmalıyım."
Fakat bu da tek başına insanı pestile çevirecek kadar yorucu bir konuşma olurdu.
Sokaktan geçen yüz kişiye sorsak elli sekizinin beni suçlu bulacağı bir durumun içindeydim, kabul. Yine de şu an tek düşünmek istediğim şey yapacağımız işti. İnsan duygularından anlamayan gaddarın teki olduğumu söyleseler bile umrumda değildi.
Buranın altını üstüne getirmek, aşık atışması yapmak için geri dönmemiştim ben.
"Saikawa nerede... Ha, oradaymış."
Az önce kalabalığın ortasında ecel terleri döken Saikawa, şimdi biraz ötede Shinoaki ile dizlerini göğsüne çekmiş oturuyor, hararetle bir şeyler konuşuyordu.
"Vay canına~ Güzel Sanatlar'dasın demek. Nasıl resimler çiziyorsun peki?"
"Şey, evet! Şimdiye kadar hep karakalem çalışmıştım ama üniversiteye girdiğimden beri yağlı boya çok ilgimi çekmeye başladı."
"Harika bir şey bu! Yağlı boya çok zahmetli görünür gözüme, hiç cesaret edememiştim. Bir ara bana da öğretsene?"
"Tabii ki! Yani... Ben de henüz yeni öğrenmeye başladım ama..."
Anlaşılan benim onları tanıştırmama gerek kalmadan kendi aralarında kaynaşmışlardı.
'Çok iyi... En azından aralarındaki bağ kuruldu.'
Konuşmalarının içeriğine bakılırsa, ikisinin de ortak noktası olan resim konusu üzerinden muhabbet iyice koyulaşmıştı. Nasıl çizdiklerinden tutun da geleneksel ile dijital arasındaki farklara kadar epey teknik meselelere girmeye başlamışlardı.
"Sanki... Çok garip bir duygu."
On yıl sonraki gelecekte, birbirlerinden haberleri bile olmadan birbirlerini etkileyen iki kişi. Ama şimdi, burada, kıdemli ve çömez olarak yüz yüze konuşuyorlardı.
2018 dünyasında yaşadıklarım sayesinde, 2007 dünyasında benim elimle tanışma fırsatı bulmuşlardı. Bunun sonunun iyi mi yoksa kötü mü olacağını kestirmek benim için imkansızdı.
"Hımm, yağlı boya kulağa gerçekten eğlenceli geliyor. Ben de denemek isterim."
"Evet! Aki-san, lütfen siz de deneyin! Ne çizeceğinizi çok merak ediyorum!"
Şu an gözlerimin önünde duran şeyin güzel bir başlangıç olduğuna inanmak istiyordum.
'Doğru ya, şu konuyu açsam iyi olacak.'
En başta onu bu çağda fark etmemi sağlayan şeyden bahsetmeliydim. Harusora'nın orijinal çizerinin aslında Shinoaki olduğunu ona söylemeliydim.
Onlara doğru bir adım atıp söze girdim:
"Şey, Saikawa, aslında bu Shinoaki dediğin..."
Tam lafa girecekken Shinoaki sözümü kesti:
"Cık, olmaz Kyoya-kun. Daha benim konuşmam bitmedi."
Beni hiç acımadan savuşturmuştu.
"Ha, k-kusura bakma..."
"Fufu, Kyoya-kun'a Minori-chan'ı kaptırmam ki~"
Shinoaki böyle diyerek sırıttı ve Saikawa'yı kollarının arasına alıp sıkıca sarıldı.
"A-Aki-san..."
Saikawa da bu durumdan pek şikayetçi gibi durmuyordu. Yüzü kızarsa da Shinoaki'nin beline doladığı kollarına nazikçe dokundu.
Pekala, bu konuyu başka bir zamana bıraksam iyi olacaktı.
Akishima Shino ve Mihota Ayaka.
Hiç kesişmeyecek olan o gelecek, tam şu anda tek bir rotada birleşmişti.
'Galiba sonunda ben de başlangıç çizgisine basabildim.'
Bundan sonra bu rotanın sonu mutlu mu bitecekti yoksa felaketle mi? Ben dahil kimse bunu bilemezdi.
Ama elimden geleni yapacaktım. O not defterine yazdığım ihtimalleri gerçeğe dönüştürmek için.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.