Çatlayan Temeller ve Yaklaşan Fırtına

Clodiss'in geliştirme süreci başladıktan sonra iki ay geçti.

O zamana kadar büyük bir aksiliğin yaşanmadığı BCC bünyesinde de, yavaş yavaş da olsa bazı çatlaklar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.

İlk sorun, kalite arayışıydı.

Succeed döneminde, iyi ya da kötü, ortak anlayış geçer notu hedeflemekti. Barajı geçtikten sonra daha fazlasının peşine düşülmezdi. Bu yüzden Succeed oyunları, "bir adım daha üzerine düşülseydi efsane olurdu" dedirten, potansiyeli harcanmış pek çok kısımla doluydu.

Ancak BCC'ye geçtikten sonra üst yönetimin müdahalesi ortadan kalktığı için, her departmanda işin detayına inen personel sayısı arttı. Bu elbette iyi bir şeydi ama asıl sorun bunun dozajındaydı.

Örneğin, ay sonunda teslim edilmesi gereken bir iş, yapımcının kendi kalitesini beğenmemesi nedeniyle kafasına göre iki üç gün gecikebiliyor veya dış kaynaklı bir şirketten gelen çizimlere "şirket içi revizyon" etiketi yapıştırılarak sürekli yeniden boyama ve efekt ekleme işlemleri yapılıyordu. Her biri ufak tefek görünse de, bunlar bir araya geldiğinde ciddi gecikmelere yol açabilecek vakalar artmaya başlamıştı.

Elbette Kurata-kun'un veya benim doğrudan ilgilendiğimiz kısımlarda duruma müdahale edip işi nihayete erdiriyorduk. Fakat bizim dışımızdaki departmanlarda, grup liderlerinin bile gereğinden fazla kalite artırımı için zaman harcaması gibi, takvime uymak gibi temel bir kuralı hiçe sayan hareketler güçlenmişti.

Ve bir diğer sorun ise —ki bu bir öncekiyle de bağlantılıydı— yetenekli illüstratör ve grafiker bulmanın giderek zorlaşmasıydı.

Eskiden beri BCC, Çinli yazılım geliştirme şirketleriyle iş birliği yapar, tek bir illüstrasyondan çip grafiklerine kadar geniş bir yelpazede dış kaynak kullanırdı. Son yıllarda, şahıslar arası güven ilişkisi kurulan kişilerle de sözleşme yapılmasına izin verilmişti.

Ancak son iki üç haftadır, bu illüstratörlerin veya şirketlerin başka firmalar tarafından yüksek meblağlarla transfer edildiği vakalar artmış, BCC ile olan sözleşmeler de birer birer feshedilmeye başlanmıştı. Bu yüzden, yapımların kalitesini yüksek tutabilmek için şirket içi geliştirme süreçlerindeki ayarlama süresi, eskisinden çok daha fazla zaman almaya başlamıştı.

"Birileri resmen parayı saçıyor herhalde, kahretsin!"

Kurata-kun, elindeki araştırma raporuna bakarak öfkesini kustu.

"Pekala ama o ülkede de bu iş devasa bir sektör sonuçta. Bir şekilde orta yolu bulup devam etmekten başka çaremiz yok gibi."

"Yine de bunun bir sınırı var. Yakında kimin bu insanları topladığını bulmazsak, en kritik anlarda personel sıkıntısı çekeceğiz. İşte o zaman hapı yutarız."

Kurata-kun kriz dolu bir tonda konuşurken akıllı telefonumun alarmı çaldı. Saatin altında "Yayın Hazırlığı" kelimesi yazılıydı.

"Ooo, meşhur yayıncımızın sahne sırası mı geldi?"

"Yapma şunu ya, son zamanlarda iş ortakları bile bu mevzu yüzünden benimle kafa buluyor."

Dosyalarla dolu dizüstü bilgisayarımı, tabletimi ve boğaz şekerlerimi hazırladım. Yayına başladıktan sonra anladım ki, sürekli konuşmak insanın boğazını fena tahriş ediyor. Bu yüzden su ve boğaz şekerini asla eksik etmiyordum.

"Sahi, bugün... o konuya değinecek misin?"

Kurata-kun'un sorusuyla bir an duraksadım.

"Haliyle kullanıcılar arasında da söylentiler çıkmaya başladı. Artık bir şeyler söylemek iyi bir hamle olabilir, ne dersin?"

Kısa bir süre düşündüm, derin bir nefes aldım.

"Henüz erken bence. Bu aşamada bir şey söylersek aksine yanlış anlaşılmalara yol açabiliriz. Yorumlarda gelse bile görmezden gelmekten başka çaremiz yok."

Kurata-kun sözlerimi onaylayarak başını salladı.

"Haklısın. Şahsen içime sinen bir durum değil ama o da zorlanıyordur şimdi. Bu taraftan ortalığı bulandırmak istemem."

"Bir açıklama yapacaksak bile önce kendisinden onay almalıyız. Neyse, ben kaçtım."

Elimi hafifçe kaldırıp kayıt stüdyosu olarak kullanılan toplantı odasına doğru yola koyuldum.

Planlandığı gibi kurulum bitti ve yayının başlamasına on dakika kaldı.

Takenaka-san artık tamamen alışmış bir tavırla yayın ekranının hazırlıklarını yapıyordu.

"Her hafta buraya kadar yorduğum için kusura bakmayın lütfen."

"Yok canım, ne demek! Ben biraz da kişisel zevkim için geliyorum zaten. Hem Hashiba-san ile yayın yapmak çok eğlenceli!"

BCC, Giwango'ya katılım ücreti ve kurulum masrafları gibi ödemeleri yaptığı için Takenaka-san'ın burada olması aslında resmi bir iş sayılıyordu.

Ancak şirketimiz, sadece online destek vermesinin yeterli olacağını belirtmiş, buraya kadar gelmesine gerek olmadığını iletmişti... Öyle sanıyordum ama.

'Harbiden de neredeyse her hafta geliyor... Minnettarım tabii ama.'

Şirkette yayın izlemeyi seven çok olsa da, bizzat yayın yapan personel sayısı yok denecek kadar azdı. Asistan aradığımızda herkes çekingen kalıyordu.

Bu yüzden, işinin ehli bir profesyonel olan Takenaka-san'ın bu desteği gerçekten çok kıymetliydi. Fakat buna karşılık ona ne verebileceğimi bilmediğim için içimde bir endişe de vardı.

"Olay şu ki, ben eğlenceli bir yayının parçası olabiliyorsam bu bana yeter!"

Bunu duyduğumda, yayını gerçekten ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anladım.

"Teşekkür ederim, bugün de size emanetim."

İçtenlikle eğilerek selam verdiğimde, Takenaka-san'ın yüzünde hafif bir endişe belirdi.

"Hayırdır, bir sorun mu var?"

"Şey... Iıı, internette gözüme çarpan bazı can sıkıcı söylentiler oldu da."

Sözleri üzerine bir an nefesim kesildi.

"Yoksa senaryonun ilerleyişi hakkında mı...?"

Takenaka-san derin bir iç çekerek devam etti:

"Geçen haftadan beri Clodiss diye aratınca bu tarz dedikodular acayip arttı. Galiba asparagas haber yapan bir site, 'Yazar kaçtı, artık yazacak kimse kalmadı' gibi bir şeyler paylaşmış."

Başa bela bir durumdu. Şimdiden böyle yalan haberler yaymaya başlamışlardı demek.

"Haddimi aşmıyorumdur umarım ama... Gerçekten durum ne?"

Sorusuna karşılık hafifçe başımı salladım.

"Doğrudur, ilerleyiş pek iç açıcı değil. Ama yazarın değişmesi veya gitmesi gibi saçma sapan bir durum söz konusu bile değil."

Takenaka-san rahatlamış bir ifadeyle gülümsedi.

"Çok şükür...! O zaman yorumlarda bu konuyu açanlar olursa temel olarak görmezden gelelim, çok ileri gidenleri de engelleyelim, ne dersiniz?"

"Evet, lütfen öyle yapalım."

Konu tatlıya bağlanmıştı ama bu her şeyin çözüldüğü anlamına gelmiyordu.

Gerçek şu ki, senaryo gecikiyordu. Şirket çalışanlarından kimsenin bu meseleyi dışarı sızdıracağını sanmıyordum ama yeni bilgiler gelmedikçe insanların tahmin yürütmesini engelleyemezdik. Bu söylenti de muhtemelen bu boşluktan doğmuştu.

Fakat bu durum gelecekte somut bir şekilde gün yüzüne çıkarsa... Markanın ve bizzat Tsurayuki'nin güvenilirliğinin zedelenmesine yol açabilirdi.

'Bir şeyler yapmam lazım...'

Yayın öncesi hazırlık ekranına bakarken, içimi bir endişe bulutu kaplamıştı.

"O zaman saat 55 geçe kapıları açıyoruz. Her zamanki gibi tam saatinde başlıyoruz, ona göre!"

Takenaka-san'ın neşeli sesi beni kendime getiriyor.

Ve tam vaktinde, saat tam 20:00'de yayın başladı.

"Millet, bir hafta aradan sonra tekrar merhaba! Karşınızda düzenli Clodis Radyosu! Bugün de bendeniz Takenaka ve..."

"BCC Geliştirme Departmanı'ndan Hashiba, ikimiz birlikte sunuyoruz!"

Artık iyice alıştığımız bir akışla, ilk selamlaşmadan yeni haberler kısmına geçiyoruz.

Yeni karakter çizimlerini açıklarken bir yandan da göz ucuyla yorumlar kısmındaki durumu kontrol ettim.

'Yine senaryonun geciktiğinden şüphelenen yorumlar gelmeye başlamış...'

Kullanıcılar da yavaş yavaş sabrını yitiriyor gibiydi. Yine de bu durumda ne yapmalıydım? Tam da burada, zor bir karar vermeye zorlanmak üzereydim.

Yayın bittikten ve Takenaka-san'ı uğurladıktan sonra, Kawasegawa ve diğerleriyle bir toplantı yaptık.

Gündem maddesi doğal olarak senaryonun geleceğiydi.

"Tsurayuki'nin durumu, dürüst olmak gerekirse pek iç açıcı değil."

Ağzımdan dökülmesini pek istemediğim raporu veriyorum. Karşımdaki ikili de durumun zaten farkında olacaklar ki, suratlarını asmışlardı.

Miss-Clodis'ten farklı bir yaklaşımla, zaman temalı başka bir kulvardan hikaye kurgulamayı düşünen Tsurayuki, hem kendini çok kasmış olması hem de kendi öngörülerindeki yanılmalar nedeniyle ciddi bir çıkmaza girmiş durumdaydı. Karakter tasarımları ve arka plan belirlemeleri için gerekli olduğundan, bizim ısrarımızla bir şekilde en temel iskeleti oluşturmuştu ancak asıl hikaye görünürde olmadığı sürece bunlar sadece en alt seviyeydi ve senaryonun inşası için bir temel oluşturmaktan çok uzaktı.

"Hadi ya, Tsurayuki söz konusu olunca böyle olmasından korkuyordum ama bu kadar birebir tutacağını tahmin etmemiştim."

Kuroda kafasını kaşıyıp kollarını kavuşturdu. Geliştirme aşamasının en başından beri, Tsurayuki'nin ortaya koyduğu işin kalitesinin yüksekliğiyle orantılı olarak, o işi ondan teslim almanın zorluğu konusunda uyarılar vardı. Fakat ne Kuroda ne de ben işin bu noktaya geleceğini düşünmemiştik.

"Özellikle grafik ekibi tarafından da talepler gelmeye başlamış, galiba artık neşteri vurma vakti geldi de geçiyor."

Kawasegawa böyle dese de, sesinden eğer mümkünse bundan kaçınmak istediği belli oluyordu. Tsurayuki'ye şimdiye kadar defalarca zahmet vermiştik ve elimizden gelse son ana kadar onu beklemek istiyorduk.

Ve yarın Tsurayuki ile bir toplantımız var.

Orada devasa bir karar çıkmasa bile, en azından kendi içimizde bir rota belirlememiz gerekecek.

"Sanırım yarınki toplantı son sınırımız. Ne dersiniz... Uygun mu?"

İkisinden de onay bekledim.

"Eğer Hashiba öyle diyorsa benim bir itirazım yok. Kawasegawa, ya sen?"

Kawasegawa da zaten aynı fikirdeydi.

"Evet. Alınan karar neyse ona göre hareket ederim. Tsurayuki için ağır bir durum olabilir ama..."

Bunu söyleyip başını öne eğdi ve dudaklarını ısırdı.

Ertesi gün, Tsurayuki ile olan toplantıyı bitirip yanımda bulunan Sakurai-san ile birlikte geliştirme departmanına dönmüştük. İkimizin de adımları ağırdı, yerimize oturduğumuz an ikimiz birden derin bir iç çektik.

"Sakurai-san... Sen ne düşündün?"

Az önceki toplantıda Sakurai-san sadece not tutmaya odaklanmıştı. Onun objektif bakış açısını duymak istedim.

"Kawagoe-sensei çok yorgun görünüyordu. Biraz... Saygısızlık etmek istemem ama, takvim ve ilerleme hızı konusunda sağlıklı kararlar veremiyor gibi geldi bana."

Onu onayladım.

"Konuşma tarzı ve sesi gayet kendinden emin geliyordu ama... Yine de dışarıya renk vermemeye mi çalışıyor?"

Tsurayuki ile olan görüşmede, o sürekli "birazdan toparlanacak" deyip durmuştu.

Ancak bu "birazdan" kelimesi daha önce de defalarca telaffuz edilmişti. İş bunu somutlaştırmaya, "Peki bu birazdan tam olarak ne zaman?" sorusuna geldiğinde ise "Henüz o kadar netleşmedi" cevabı paketin bir parçası gibi peşinden geliyordu.

Eğer bu aşama fikir üretme, düzeltme veya detaylandırma aşaması olsaydı, bizim de hemen yapabileceğimiz bir şeyler olurdu. Fakat şu an onun ilk hamlesini beklediğimiz aşamadaydık. Tsurayuki bir şey çıkarmadığı sürece buradan ileriye gitmenin yolu yoktu.

Veya şu an yürüdüğümüz yoldan tamamen sapıp bambaşka bir yöne gitmek gerekiyordu ama buna cesaret etmek için de haliyle Tsurayuki'nin onayı lazımdı.

"Zor..."

Ağzımdan bu kelime döküldü, yolumuz gerçekten tıkanmıştı.

"Hashiba-san, ne yapmalıyız...?"

Sakurai-san bana güvenen gözlerle bakıyordu.

Aslında bir planım vardı. Ancak bunu uygulamanın ciddi riskleri vardı. Eğer işler ters giderse, Tsurayuki projeden tamamen çekilebilir ya da el çektirilebilirdi.

"Dürüst olmak gerekirse nasıl bir sonuç doğurur bilmiyorum ama biraz daha düşüneceğim."

Sakurai-san'a ancak bu kadarını söyleyebildim.

"Anladım. Şey, ben de elimden geleni yapacağım, ne lazımsa çekinmeden beni kullanın lütfen!"

Burnundan hırsla soluyarak cevap verdi ama şu an onun Grape projesine odaklanmasını istiyordum. Aksiliklerle dolu Clodis'e kıyasla, ölçeği küçük olsa da Grape istikrarlı bir şekilde iyi bir projeye dönüşüyordu.

Yerime dönüp önce durumu tekrar analiz etmeye, sonra da alternatif plan üzerine kafa yormaya başladım. Oldukça riskli bir plan olduğu için, harekete geçmeden önce sağlam bir hazırlık gerekiyordu.

'Ama zaten bunu yapmamın kendisi iyi mi yoksa kötü mü, asıl mesele o.'

Kollarımı kavuşturup monitörün alt kısımlarına dik dik bakmaya başladım.

Tsurayuki'nin elbette huzurla çalışmasını istiyordum. Bunun için de şu anki özgür çalışma tarzının ona en uygun olanı olması gerekiyordu.

Fakat belki de bu tarzın kendisi şu an onu kısıtlayan şeydi. Eğer öyleyse, asıl reform yapılması gereken yer bu çalışma tarzının ta kendisiydi...

Tam bunları düşünürken kafamı kaldırdım. Karşı masadaki personel...

"A-ah..."

Yine o eski günlerdeki gibi, arkama bakıp donup kalmıştı.

"Ne oldu, bir sorun mu var?"

Yine mi başkan gelmişti? O yayın konusunu konuştuğumuz günden beri Başkan Ichigawa buraya uğramamıştı ama zamanlama olarak çıkıp gelmesi pek de şaşırtıcı olmazdı.

Eğer o geldiyse durumu açıklamak hayli zor olacak diye düşünerek arkama döndüm. Arkamda duran kişi...

"Selam, Hashiba-kun, nasılsın?"

N@NA-san'dı.

"ÖĞĞĞĞEEEEKKK!!"

Üstüne basılmış kurbağa gibi bir ses çıkardım.

İnsan çok şaşırdığında, çıkaracağı sesin tonunu seçecek lüksü olmadığını o an bir kez daha fark etmiştim.

"Kolay gelsin! BGM taslaklarını göndermiştim ama cevap gelmeyince ben de damlayıverdim... Hey, ne oldu? Neden öyle garip bir surat ifaden var?"

"Şey, hayır, afedersiniz, o kadar şaşırdım ki ne cevap vereceğimi bilemedim."

N@NA-san "Hmm" diyerek pek üzerinde durmadı ve etrafı süzmeye başladı.

"Hey, az önce Kuroda'ya da sordum ama, Tsurayuki'nin teslimatları gecikiyormuş, doğru mu?"

"Uff..."

Yani, personel arası bilgi paylaşımı kapsamında pek bir sorun yoktu ama Platinum tarafıyla paylaşım konusunda usulüne uygun ilerlenmesini istiyordum; içten içe Kuroda'ya biraz içerlemiştim.

Tabii, içinde bulunduğumuz durumu çözmek için bir şeyler konuşmuş olabilirlerdi.

"Şey, evet. Biraz gecikiyor gibi... Sayılır."

Ben böyle cevap verince, N@NA-san yüzünde muzip bir sırıtışla,

"Güzeeell, harika işte! Tsurayuki'nin zayıflığı benim kozumdur. Bir dahaki karşılaşmamızda ona hava atacak bir koz geçti elime... Ay, affedersin Hashiba-kun, senin şu an bununla uğraşacak halin yoktu değil mi?"

Suratım herhalde o kadar karışık görünüyordu ki, bir an endişeleniverdi. Ama ne yalan söyleyeyim, bu atışmalı ama samimi halleri kulağa eğlenceli geliyordu.

"H-hayır, sorun değil. Böyle beklemek de işimin bir parçası..."

"Yine de durum biraz sakat görünmüyor mu? Kuroda'nın da yüzü asıktı, sende de hiç huzur kalmamış gibi."

Tam üstüne basmıştı. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, yüzüme o sahte gülümsemeyi yerleştirmiş olsam da o gerginlik bir yerlerden dışarı sızıyordu.

N@NA-san’ın sorusuna cevap vermekte zorlandığım sırada, kendi kendine,

"Anlaşıldı... Peki, tamam!" diyerek bir şeye ikna olmuşçasına başını salladı.

"Bugün vaktin var mı Hashiba-kun?"

"A, evet, normalde mesai bitiminde çıkacağım. Gerçi evde bir şeyler yaparım diye düşünüyordum ama."

Aslında tam da Tsurayuki meselesine bir çözüm üretmeyi planlıyordum.

N@NA-san gülümsedi.

"O zaman birazcık karaokeye gidelim mi?"

Aniden gelen bu teklif karşısında nutkum tutuldu.

"K-karaoke mi!?"

Şaşkınlıktan bağırmak üzereyken hemen elimle ağzımı kapattım.

Karşımda duran kadın, artık ulusal çapta bir şarkıcı olma yolunda ilerleyen, devasa bir isimdir. Otaku camiasındaki tanınırlığı %100’e yakındı, genel halkın bile muhtemelen yarısı onu tanıyordu.

Böyle biriyle karaokeye gitmek, normal şartlarda ancak bir televizyon programı falan olursa mümkün olabilirdi. Benim gibi sıradan birine "Hadi gidelim," dememesi gerekiyordu. Muhtemelen.

"O-o-o kadar da değil, yani bu çok büyük bir lütuf ama başınız belaya girmesin!"

"E ne olacak canım? Normalde de arkadaşlarımla falan giderim hep."

O arkadaşlar dediğin muhtemelen diğer ünlü şarkıcılar veya seslendirme sanatçılarıdır diye düşünmeden edemedim.

"Tamamdır, reddetmek için bir sebebin de yok gibi, hadi gidelim!"

"P-peki..."

Sonuç olarak, "Mahcup hissetmek" veya "Huzurunda titremek" dışında geçerli bir bahanem olmadığı için, uzun zamandır bir tanrıça gibi hayranlık duyduğum kişiyle karaokeye gitmek zorunda kaldım.

Soru: En sevdiğin şarkıcıyla karaokeye gittin. Ne olur?

Cevap: Dünyanın en lüks konser alanı olur.

Gözlerimin önünde gerçek dışı bir manzara yayılıyordu. Geçen yıl hayatımın en dibini yaşarken bilgisayar başında dinlediğim N@NA şarkıları ve normalde başkalarına pek göstermediği diğer sanatçıların parçaları, şimdi hemen dibimde yankılanıyordu.

"Oh be... İyi geldi!"

Şarkısını bitiren kadına var gücümle alkış tuttum.

"Teşekkürler! Ee, Hashiba-kun, sen söylemeyecek misin?"

"H-hayır, asla, imkanı yok!"

Bir seçmede falan değildik ama böyle bir ilahın önünde şarkı söyleyecek cesaretim de yoktu. Zaten elime böyle nadir bir fırsat geçmişken...

'Mümkünse sonsuza kadar sadece onu dinlemek istiyorum.'

Mekanın girişinde N@NA-san iki saatlik yer ayırtmıştı. Bu, iki saatlik özel bir konser demekti. Elimde olsa gidip dışarıdan ışıklı çubuklardan bile alıp gelirdim.

"Ben, şey... Eskiden kendimi çok kötü hissettiğim bir dönem vardı. O zamanlar sizin şarkılarınızı sürekli dinlerdim N@NA-san."

"Öyle mi? Teşekkürler! Ee, nasıl oldu? Biraz moral verebildim mi sana?"

"Elbette! Hatta dün bile evde dinliyordum."

Tam da Tsurayuki meselesi yüzünden moralim bozuk olduğu içindi bu.

"Anlıyorum. Yine Tsurayuki meselesi yüzünden, değil mi?"

"...Evet, öyle."

Odada ikimizden başka kimse olmadığı için dürüstçe onayladım. Ofiste, diğer personelin yanında Tsurayuki’nin durumundan pek bahsetmek istememiştim.

"Senaryo konusunda çok dertli görünüyor, bazı önerilerde bulunmak istiyorum ama bu onu daha çok üzer mi diye korkuyorum. Nasıl söyleyeceğimi düşünürken ben de işin içinden çıkamaz oldum."

Yanlış bir hamle, şu ana kadar kurduğumuz her şeyi yıkabilirdi. Bu yüzden temkinli davranmak istiyordum ama...

N@NA-san beni dinledikten sonra kahkahayı bastı.

"Vay be! Tsurayuki'ye bak sen, koca Sensei'ymiş gibi el üstünde tutuluyor ha! Bayağı yükselmiş bizimki, aferin ona, hahah!"

Donup kalmış beni öylece bırakıp bir süre gülmeye devam etti.

Sonra,

"Bak şimdi Hashiba-kun," diyerek birden ciddileşti.

"Bu tarz çekinceleri bir kenara bıraksan iyi olur bence."

"Ha? Nasıl yani..."

Kawasegawa da Kuroda da aynı fikirdeydi; Tsurayuki hassastı ve yaratıcı gururu yüksekti. Onu tanıdığımdan beri bu konuda hep çok dikkatli davranmıştım.

"Üretici tarafına saygı duymak, biraz mesafeli olmak... Gerekmez mi?"

"Evet evet, orası öyle tabii ama hani bir sınır vardır ya. Saygıyla yaklaşmak başka, ona kırılacak bir eşyaymış gibi davranmak başka."

Kırılacak bir eşya... Bu söz kafamda bir şimşek çaktırdı.

"Bazen bana da aynısını yapıyorlar. Daha fazla fikir belirtmelerini istiyorum ama sırf ismimden dolayı getirdiğim şeye bakmadan onay veriyorlar. Ya da açıkça bir müdahale gereken yerde herkes susup kalıyor. Bu durum insanı incitiyor işte."

Saçlarını hafifçe savurarak hüzünlü bir sesle devam etti.

"O da gıcık biridir ama en azından seninle senli benli konuşmaya başlamışken, araya böyle mesafe koyarsan yine o duvarlarını örer diye korkuyorum."

Gülümseyen N@NA-san'ın karşısında sessizliğe gömüldüm.

Demek öyleydi.

Şu stüdyo değiştirme olayından beri bana güvendiğini hissediyordum. Ama bunun sadece kişisel bir güven olduğunu, iş söz konusu olduğunda eskisinden pek bir farkımız olmadığını sanıyordum.

Dost olmak, işin o derin kısımlarını da kapsıyormuş meğer.

"Haklısınız... Galiba ona kırılacak bir eşya gibi yaklaşıyordum."

N@NA-san sözlerimi onaylayarak başını salladı.

"O zaman gidip her şeyi dosdoğru anlat bence. 'Ben böyle düşünüyorum, sen ne diyorsun?' de gitsin. Seve seve cevap verecektir. Öyle soğuk göründüğüne bakma, aslında o tam bir ateşli gençlik burağıdır."

Elimde olmadan kahkahayı bastım.

Ama gerçekten de Tsurayuki hakkındaki izlenimlerim en başından beri çok değişmişti. İş bir şeyler üretmeye geldiğinde gerçekten dürüst ve inatçıydı; taşın suyunu çıkarıp bir şeyler başarmak için yanıp tutuşan bir kalbi vardı.

Böyle bir Tsurayuki'nin varlığını ben fark edememiştim. N@NA-san'ın sözleri sayesinde bunu görebildim.

'Söyleyeceğim, Tsurayuki'ye. Düşündüğüm her şeyi, dürüstçe anlatacağım.'

Bu her şeyi çözecek bir mucize değildi elbet, ama hiçbir önlem almadan öylece beklemektense, ileriye doğru bir adım atmak çok daha mantıklı geliyordu.

Ona bir kez daha içtenlikle minnet duydum.

"Teşekkür ederim. Biraz dertleşme seansına döndü ama kusura bakmayın."

"Sorun değil ya~ Biz üçümüz genelde 'ulaşılmaz' ya da 'soğuk' bir imaja sahip oluyoruz ama aslında biz de daha çok iletişim kurmak, birileriyle etkileşime girmek istiyoruz."

Gerçekten de isim büyüdükçe, insanın etrafında bu tarz samimi ilişkiler kurabileceği kişi sayısı azalıyor olmalıydı. Ben henüz o konumda olmadığım için sadece tahmin yürütebiliyordum.

"...Bir de, ne yalan söyleyeyim, onu kıskandım."

N@NA-san, yüzünde hafif hüzünlü bir ifadeyle devam etti:

"O herifin, yani Tsurayuki'nin yanında eskiden beri editörleri ya da şimdi senin gibi, Kyoya-kun, onunla kafa kafaya verip çarpışabileceği birileri hep vardı. Ama ben hep tektim. Öğrenciyken, sesimin çok kötü olduğu zamanlarda bile hep tek başıma karaoke odalarına kapanıp pratik yapardım."

"Ehh... Sizin öyle bir döneminiz mi vardı?"

Bu oldukça sarsıcı bir gerçekti.

"Olmaz mı! Berbattı hem de, notalar havada uçuşuyordu. Ama yanıma birini çağırmaya da çekiniyordum. Kendi sesimi kaydeder, sonra dinleyip karşılaştırırdım. O zamanlar beni dinleyen biri olsaydı, kim bilir daha neler yapabilirdim diye düşünmeden edemiyorum."

Biz onu hep zirvedeki haliyle, o muazzam sesiyle tanımıştık. Fakat elbette, oraya ulaşana kadar geçtiği yollar, bir geçmişi vardı.

Sadece hayal edebiliyordum; insanın kendi başına ses tonunu ve kulağını eğitmesi için ne kadar devasa bir çaba sarf etmiş olması gerektiğini.

"O zamanlar yanınızda olup size yardım etmeyi çok isterdim."

"Hahaha! Muhtemelen o zamanki şarkı söyleyişimi duysaydın, Kyoya-kun, anında hayranlığın biterdi! Öyle böyle bir detone değil, tam bir felaketti çünkü!"

N@NA-san neşeyle kahkaha atıyordu.

Yine de bu noktaya gelene kadar kim bilir ne kadar gözyaşı dökmüştü.

'Ben ise... Henüz o kadar bile ağlamadım.'

Bocalayan Tsurayuki ile yüzleşip ileriye adım atmaya karar verdim. Bunu yapmadan bir sonraki aşamaya geçmem mümkün olmayacaktı, emindim.

İki gün sonra. Her zamanki Yamanote Hattı yerine, Shinjuku'dan Keio Hattı'na binip batıya doğru yola çıktım. Birkaç durak sonra trenden inip yürümeye başladım.

Burası genç çiftler arasında popüler olan bir uyku şehriydi. Şehrin merkezinde oldukça büyük bir park vardı ve son yıllarda çevresindeki kafeler ile dükkanlar büyük ilgi görüyordu. Ancak bu şehrin başka bir yüzü daha vardı; istasyonun diğer tarafına geçtiğinizde, karşınıza o eski usul Tokyo sokakları çıkıyordu. Showa dönemini andıran meyhaneler ve ilkokul çocuklarının koşturduğu spor parkları... Yalnız yaşayan biri için bu tarafın çok daha huzurlu bir yaşam sunduğunu düşündüm.

Tsurayuki Rokuenji ile buluşacağımız yer, şehrin tam da bu eski kısmında kalan küçük bir kafeydi. Evine yakın olan bu mekanı, işletmecisinin de izniyle yazım ve toplantı yeri olarak kullanıyordu. Karşılığında ise eserleriyle ilgili bazı eşyaları burada sergiliyordu.

"Buralara kadar gelmene sebep olduğum için kusura bakma."

Sessiz, sakin kafenin en arka köşesinde onun her zamanki yeri vardı. Evinin mahremine girilmiş gibi hissettiğinden miydi nedir, biraz mahcup görünüyordu.

"Lafı bile olmaz. Daha yeni toplantı yapmıştık, asıl sen kusura bakma."

Garsona iki kahve siparişi verdik ve karşılıklı oturduk.

İkimiz de derin bir nefes aldıktan sonra asıl konuya girdik.

"Meseleyi az çok tahmin ediyorum. Senaryonun gidişatıyla ilgili, değil mi?"

Tsurayuki benden önce davranıp konuyu açtı.

"Ben de bir şeyler yapmam gerektiğinin farkındayım. Geçen günkü yayını izledim, kullanıcılar da epey endişeli. Kyoya buraya kadar geldiğine göre, durumun ciddiyetini biliyorum demektir."

Demek Tsurayuki o yayını izlemişti. O an orada lafı dolandırmayıp dürüst olduğum için gerçekten mutluydum. Eğer yalan söyleseydim, eminim bu onu daha da fazla üzerdi.

"Ancak, buraya kadar tırnaklarımla kazıyarak gelmişken, izlediğim yolu bir anda değiştirmeye bir türlü elim varmıyor. Bu yüzden mümkünse, mevcut yapıyı çok bozmadan ilerleyebileceğimiz bir yol bulmak istiyorum. Ama şu anki kafamla bunu bir türlü toparlayamıyorum."

Kendisi de bu şekilde devam edemeyeceğini biliyordu. Yine de, her şeyi kökten değiştirmenin doğru cevap olduğundan henüz emin değildi.

Derin bir nefes aldım. Konuşma vaktinin geldiğini biliyordum.

"Haklısın, bugün bunun için geldim. Ama ondan önce, sana anlatmak istediğim bir şey var."

"Anlatmak istediğin şey... nedir?"

Tsurayuki'nin sorusu üzerine çantamdan on küsur tane hafif roman (light novel) çıkardım. Her birinin sayfaları çevrilmekten yıpranmış, kapakları hafifçe kabarmıştı; üst üste koyduğumda kendi ağırlıklarıyla yana kayıyorlardı.

"İlk aldığımda gıcır gıcır duruyorlardı ama insan defalarca okuyunca bu hale geliyorlar işte."

Tsurayuki'nin gözleri, kitapların yıpranmışlığından ziyade üzerindeki başlıklara kilitlenmişti.

"Kyoya, bunlar..."

Başımı salladım.

"Evet. 'Aigyaku no Bloody Sword'. Kawagoe Kyoichi'nin eseri ve benim en sevdiğim hafif roman serisi."

Akishima Shino ve N@NA'nın popüler olduğu dönemlerde bu eserle tanışmıştım. İsekai reenkarnasyon türüne yepyeni bir soluk getiren, çıktığı dönemde büyük fırtınalar koparan bir seriydi.

Halk arasındaki adıyla 'Ai-Blo', son zamanlardaki reenkarnasyon hikayelerinin aksine oldukça zorlu (hard-mode) bir dünyayı anlatıyordu. Başrol oyuncusu sıradan bir lise öğrencisinden fazlası değildi; elinde hileli yetenekler (cheat skills) falan yoktu. Sadece bocalıyor, düşünüyor, kılıç antrenmanları yapıyor ve sahip olduğu o keskin sezgilerle gözlem yeteneğini kullanarak yavaş yavaş yükseliyordu.

"Bu eserde en çok sevdiğim şey, ana karakterin 'karar' verebilme yetisi."

Hikayede karakterin çok sert kararlar vermek zorunda kaldığı pek çok sahne vardı. Arkadaşını mı kurtaracak yoksa halkı mı? Vefa borcuna mı sadık kalacak yoksa emirlere mi uyacak? Böylesine acı dolu anların sonunda, tam da 'başka seçenek yoktu' dedirtecek o nihai kararı veriyordu. Üstelik vazgeçtiği seçenekler için bile okuyucuyu ikna eden mantıklı açıklamaları vardı.

Bu yüzden o karakter çok sevilmişti. İnsana 'ben de böyle olmak isterdim' dedirten bir karakterdi bu.

"Bugün buraya gelene kadar seriyi tekrar okudum. 'Neden böyle bir hikaye yazabildi? Bu karar sahnelerine bu gerçekçiliği nasıl kattı?' diye düşündüm."

O zamanlar Tsurayuki henüz çok gençti. Sıradan bir hayat yaşayan biri, sadece kitaplardan veya diğer eserlerden edindiği bilgilerle bunu yazabilir miydi? Bu sorunun peşinden gidince sonunda tek bir cevaba ulaştım.

"Kawagoe Kyoichi... yani Tsurayuki. Sen muhtemelen hayatın boyunca sürekli zor kararlar vererek yürümüş birisin. İşte bu yüzden, böyle bir hikayeyi sadece sen yazabilirdin diye düşündüm."

BAŞLIK: Bir Kararın Ağırlığı ve Geleceğe Uzanan Yol

Aslında mesele basitti. Böylesine sert kararları yazabilen birinin, bu gücü muhtemelen geçmiş deneyimlerinden aldığı ortadaydı. Hayatı boyunca defalarca keskin seçimler yapmış olmalıydı. İşte bu yüzden, hafif roman yazarı gibi son derece istikrarsız ve acımasız bir dünyada ayakta kalabilmişti.

"Bu senaryoda, gerçekten ağır kısımları senin omuzlarına yüklediğim için kendimi suçlu hissediyorum. Aslında kararlılık gösterip, bu yükü seninle paylaşmalıydım."

Evet, o ne isterse yapmasına izin vereceğimi söyleyerek tüm inisiyatifi ona bırakmıştım. Dışarıdan bakıldığında bir yaratıcıya özgürlük tanımışım gibi görünse de, gerçekte en başından beri ona taşıması zor bir yük bindirmiştim. İşte şimdi bunu düşünüyordum.

"Bu yüzden, sana yeni bir teklifim var. Miss-Cro için hazırladığın ayarları ve taslağı çöpe atmak yerine, onları değerlendirip üzerinde yeniden çalışmaya ne dersin? Bunu bir düşünmeni istiyorum."

Ayağa kalkıp sessizce başımı eğdim.

Aradan ne kadar sessiz bir zaman geçti, kestiremiyordum. Tsurayuki sonunda ayağa kalktı, elini sakince omzuma koydu ve:

"Şimdilik bir otur bakalım. Sen böyleyken konuşmak zor oluyor."

Acı acı gülümsedi ve beni yerime oturttu.

"...Karar vermek, ha. Haklısın, çok fazla karar verdim."

Gözlerini pencereden dışarı dikti. Tsurayuki geçmişini hatırlıyordu.

"Çok zor zamanlarım oldu, ailemle görüşemediğim dönemler oldu. Ama her ne pahasına olursa olsun yapmak istediğim şeyin arkasında durmak, onu sonuna kadar götürmek istedim. Karar vermiş olmama rağmen, keşke her şeyi geri alabilsem dediğim zamanlar da oldu elbet. Yine de dişimi tırnağıma takıp devam ettim. İşte tüm bunlar beni bugüne getirdi."

Fuu diyerek derin bir nefes verdi.

"Ama insan tek başınayken bazen yolunu şaşırıyor. Kendi başına ileriye doğru yürüdüğünü sanırken, dışarıdan bakıldığında sadece olduğu yerde dönüp duruyor olabilirsin. İşte bu yüzden, böyle anlarda sana nesnel bir gözle bakacak birinin olması çok kıymetli."

Tsurayuki yüzünü bana dönerek devam etti:

"Kyoya, sana güvenmekle iyi etmişim. Tek başıma olsaydım, kim bilir ne saçma bir yöne sapacaktım."

"O zaman, teklifimi..."

"Ah, eski ayarları kullanarak her şeye yeniden başlayalım. Temel iskelet zaten hazır olduğu için bu bize epey zaman kazandıracaktır."

Büyük bir rahatlama hissettim, sanki vücudumdaki tüm gerginlik uçup gitmişti.

Onun yazdığı kitabı kullanarak bu konuşmayı yapmamın biraz aşırıya kaçtığını düşünmüştüm. Ancak bir şeye dayanarak konuşmasaydım, kendi fikirlerimi temellendiremeyecektim.

Duygularımı bir şekilde ona aktarabildiğim için mutluydum. Artık önümüze bakabilirdik.

"Fakat o ayarlar ve taslak Succeed’in mülkiyetinde değil mi? İsimleri değiştirsek bile onları kullanmamız sorun yaratmaz mı?"

Doğal olarak Tsurayuki'nin endişesi buydu.

"Bunu her ihtimale karşı önceden netleştirmiştim."

Getirdiğim dosyanın içinden, ayarlar ve taslakların kullanımına dair hazırladığım mutabakat zaptını çıkarıp önüne koydum.

Tsurayuki belgeye göz gezdirirken şaşkınlığını gizleyemedi.

"Kyoya, bunları ne ara hazırladın?"

"İşlerin bu noktaya gelme ihtimaline karşı, Succeed ile yaptığımız toplantıda bu konuyu sormuştum."

Kullanmak zorunda kalmamayı umuyordum ama ya gerekirse diye hazırladığım o belgeler şimdi tam karşımızdaydı.

Zihnim o günkü toplantı odasına döndü.

Succeed’in o sinsi görünümlü hukuk sorumlusu Hachiya'nın karşısında, teyit etmek istediğim tek bir nokta vardı.

'Eğer Tsurayuki eski ayarları veya taslakları kısmen kullanmaya karar verirse, bunun sınırı ne olur?'

İsimleri doğrudan kullanmak zaten imkansızdı ancak hikaye kurgusundaki teknikler, organizasyon yapıları veya eşya gruplandırmaları gibi uyarlanabilir unsurlar vardı. Eğer bunları kullanıp sonra karşı taraftan şikayet alırsak, her iki taraf için de büyük bir kayıp olurdu.

Bu yüzden o çizgiyi bir şekilde belirlemek istemiştim. Zor olduğunu biliyordum ama bu pazarlığı tatlıya bağlamanın benim asıl işim olduğunu düşünerek teklifimi sunmuştum.

Reddedileceğimi sanıyordum ama Hachiya beklenmedik bir karşı teklifle gelmişti.

Ayarların ve taslakların kısmen kullanılmasına izin verilmesi karşılığında, Succeed Soft adının 'Orijinal Taslak' olarak kredilerde geçmesini istiyorlardı. Bu şartı kabul ettiğimiz sürece herhangi bir ücret talep etmeyeceklerdi.

'Nasıl buldunuz? Sizin şirketiniz için de fena bir teklif sayılmaz, değil mi?'

Bir an bunun bir tuzak olduğunu düşünsem de bizim için son derece avantajlı görünüyordu. Elbette bize bu kadar çektiren bir şirketin adını kredilere eklemek duygusal olarak hoş değildi ama şartlar çok iyiydi. Üstelik projede Succeed isminin geçmesi, yaşanan sürtüşmelerden sonra bir uzlaşma havası yaratacaktı.

Kuroda ve Kawasegawa ile de görüştükten sonra bunu kabul etmemiz gerektiğine karar vermiş ve krediler şartını onaylayarak kılavuzun hazırlanmasına başlamıştım.

İşte bu sayede, her ayrıntısı teyit edilmiş bu kapsamlı belgeleri hazırlayabilmiştim.

"Gerçekten çok yardımcı oldun. Bu belgelerin olması iş akışını tamamen değiştirir."

Tsurayuki içtenlikle mutlu görünüyordu.

"Biz bizzat yazan tarafta olmadığımız için, elimizden geldiğince önceden hazırlık yapmaya çalışıyoruz. Yapabileceğimiz tek şey bu."

Bunu söylediğimde Tsurayuki alçak sesle "Teşekkürler" dedi.

"Aslında bunu senin söylemen bana çok yardımcı oldu. Güvendiğim birinden bunları duymak içimi ferahlattı."

"Buna sevindim. Senin konumundaki biri için bunu dile getirmek zordur diye düşünmüştüm zaten."

Tahmin ettiğim gibi, bu konuda ona destek olabilmek her şeyden önemliydi.

Tsurayuki, sanki sırtındaki büyük bir yükü indirmiş gibi rahatlamış görünüyordu. Bakışlarını tavana dikmiş, bir şeyler düşünüyor gibiydi.

"Hey, Kyoya. Sana bir şey sormak istiyorum."

"Ha? Tabii."

Tsurayuki'nin bakışları doğrudan bana kilitlendi.

"Bir şeyler üretirken, senin için en önemli olan şey nedir?"

Aniden gelen, zor bir soruydu.

"Şey..."

"Hayır, o kadar derin bir şey değil. Sadece çok fazla şeyi gözlemlediğini ve düşündüğünü fark ettim. Senin gibi birinin en tepeye koyduğu değerin ne olduğunu merak ettim, o kadar."

Anlıyorum, ilginç bir soruydu ama dürüstçe cevap verip vermeme konusunda kararsız kalmıştım.

Tsurayuki bunu öylesine sormuş olabilirdi fakat vereceğim cevap bundan sonraki üretim sürecimizi etkileyebilirdi.

Yine de yalan söylemenin bir anlamı yoktu.

"Değer verdiğim şey... Ne kadar küçük bir şey olursa olsun, onu tamamlayıp dünyaya sunmak sanırım."

Dürüstçe, kalbimden geçeni söyledim.

"Yaptığım işten tam olarak tatmin olmasam bile, o işi bitirip noktayı koymadan bir sonrakine geçemem. Bu yüzden bir işe el attıysam, onu mutlaka sonuna kadar götürmeye... Buna değer veriyorum işte."

O korkunç, sömürücü yetişkin oyunu şirketinde bile bir şekilde sonuna kadar direnmiş ve işi tamamlamayı başarmıştım. Her ne kadar ağır eleştiriler alsa da, bir işi yarıda bırakıp kaçarsan elinde koca bir hiç kalır. Ortada bir şeyin olmasıyla hiçbir şeyin olmaması arasında dağlar kadar fark olduğuna inanıyorum.

—Anlıyorum. Benim gibiler, işin kalitesi kötüyse hiç çıkarmasalar daha iyi diye düşünürler ama Kyoya, senin bakış açının da haklı bir yanı var kesinlikle.

—Tsurayuki gibi düzgün sonuçlar ortaya koyabilen birinden farklı olduğum içindir. Bak, benim henüz göğsümü gere gere anlatabileceğim bir başarım yok.

İçtenlikle böyle düşündüğüm için söylemiştim ama Tsurayuki başını iki yana salladı.

—Hayır, ben de daha yolun çok başındayken usta yazar edasıyla kibirlenmişim. Daha deli gibi bir şeyler üretme aşamasındayken üstelik... Fark etmemi sağladığın için teşekkürler.

—Rica ederim, ne demek.

Sanırım sahip olduğu bu alçakgönüllülük sayesinde sürekli kendini geliştiriyordu. Benim gibi birinin söylediklerine bile kulak vermesi, bu tutumu beni bir kez daha etkiledi.

—Hadi o zaman, madem öyle kararlaştırdık, hemen şimdi şirkete gidelim de Kuroda'yı da dahil edip durumu istişare edelim.

—Ha, şimdi mi? Yarını falan beklememize gerek yok mu?

—Böyle şeyler demirindeyken dövülür, değil mi? Şunun bir müsaitliğine baksan olmaz mı?

Elbette karşı çıkmak için bir sebebim yoktu. Sormama bile gerek kalmadan, Kuroda'nın bu toplantıya seve seve katılacağını biliyordum.

'Şükürler olsun, sonunda... Nihayet ilerleyebiliyoruz.'

Epey patinaj çekmiştik ama buna fazlasıyla değeceğini hissedebiliyordum.

Öğleden sonra başlayan toplantı gece geç saatlere kadar sürdü. Tsurayuki'nin istekli olduğunu gören Kuroda, geceki planlarını iptal edip bize katıldı ve bu sayede kurgunun en derin detaylarına kadar her şeyi toparlamayı başardık.

—Kusura bakma, sonunda bu saate kadar kaldık.

—Önemli değil. Kuroda da bayağı havaya girdi, benim de hevesim yerine geldi zaten.

Tsurayuki, sanki içindeki bir yumru gitmiş gibi oldukça keyifliydi.

Dönüşte onu asansöre kadar geçirmek için koridora çıktığımızda, başka bir odadan çıkan üç adamla az kalsın çarpışıyorduk.

—Ah, affedersiniz.

Hemen özür dileyip tekrar asansör holüne yönelecekken adamlardan biri atıldı:

—Ah. Şey, acaba siz...

—Kawagoe Kyoichi-san mısınız?

Üçü de çekingen bir tavırla Tsurayuki'nin takma adını sordu.

—Evet, benim ama...?

Tsurayuki cevap verince ortalık canlandı.

—İşte bu! Şey, biz üçümüz sizin sıkı hayranınızız, imza gününüze bile gelmiştik!

—Ooo, teşekkür ederim!

Böylece yeni projeyi dört gözle beklediklerine, AiBra'daki o sahnenin ne kadar güzel olduğuna dair bir sohbet başladı. Ben ise bir yandan bu adamların kim olduklarını düşünüyordum.

'Sahi ya, bugün Sakurai-san'ın misafirlerle bir toplantısı vardı.'

O an jeton düştü.

—Sizler Project Grape'in...?

—Evet, aynen! Sakurai-san görüşelim demişti, o yüzden geldik.

Anladım, şimdi her şey yerine oturuyordu. Onlar bağımsız oyun yapımcılarıydı ve Project Grape'ten finansal destek almak için sunum yapmaya gelmişlerdi.

—Biz üniversiteden beri oyun yapıyoruz.

—Böyle bir şirketleşsek falan derken bize ulaştılar.

—Gerçekten çok mutluyuz, daha yapmak istediğimiz bir sürü oyun var çünkü!

Üçlü neşeyle konuştuktan sonra "O zaman bize müsaade!" diyerek enerjik bir şekilde selam verip gittiler.

Tsurayuki ile ben, onların neşe içinde uzaklaşan silüetlerini izledik.

—Ne güzel ya, imrendim doğrusu.

—Evet.

—Ben üniversitedeyken ya ödev yapıyordum ya da roman yazıyordum. O yüzden böyle yakın arkadaşlarla oyun falan yapmayı çok isterdim.

—Üniversitedeyken yapmadınız mı yani?

Kawasegawa'ların da dahil olduğu o grupla mutlaka bir şeyler yapmışlardır diye düşünmüştüm.

—Hayır, sadece yapalım diye konuşuyorduk. Kuroda o zamanlar bile bir sürü proje başlatmıştı, Kawasegawa da yapımcı olmak istiyordu. Ama iş ciddiye bindiğinde, bayrağı eline alıp herkese öncülük edecek kimse çıkmadı.

—Hadi ya...

Bu beni şaşırtmıştı. Kawasegawa'nın da Kuroda'nın da bu konularda inisiyatif alıp herkesi sürükleyecek tipler olduğunu sanıyordum ama bu sadece benim varsayımımmış.

—Bakarsın Kyoya, eğer seninle üniversitede tanışmış olsaydık, biz de bir şeyler yapmış olurduk belki.

—...Ben mi?

Tsurayuki "Aynen" diyerek güldü ve asansöre binip gitti.

"Böyle bir gelecek... Demek öyle."

Bir zamanlar anlık olarak hayalini kurduğum o 'keşke'li dünyanın geçmişi. O zamanlar kazandığım Daigeidai'ye girip onlarla beraber bir şeyler üretmek...

Bu sadece uzak bir düşten ibaretti ama ben şu an, tam da gözlerimin önünde bunu gerçekleştiriyordum.

"Demek öyle, ben şu an... Tam da öyle bir yerdeyim."

Yürümeye devam ettiğin sürece, bir gün hedeflediğin yere varırsın. İnsanı sadece boş umutlarla pohpohlayan o sözler, şu anki bana paha biçilemez bir bilgelik gibi geliyordu.

Gece yapılan 13. Birim olağan toplantısında, bugün olanları özet geçtim.

—Anlıyorum. Doğru bir karar vermişsin gibi görünüyor. İleride bu kararın meyvelerini toplayacağımızı hissediyorum.

Miyamoto-san da benim ve Tsurayuki'nin aldığı kararı desteklemişti.

—Evet, biraz vakit aldı ama bir şekilde hallettik sayılır.

Bunun bir başarı olup olmadığı, bundan sonra ortaya koyacağımız işlere bağlı. Tsurayuki de bunun bilincinde olduğu için geleceğe umutla bakmaktan başka çare yok.

Benden bu kadar diyerek sözü tamamladığımda Miyamoto-san araya girdi.

—Bende de müjdeli bir haber var. Daha önce bahsettiğim Succeed'i araştırma meselesi vardı ya... Heriflerin ne dolaplar çevirdiğine dair bir şeyler yakaladım.

Miyamoto-san şaşırtıcı bir rapor sundu.

—E-evet, gerçek mi!?

—Hele bir dinle bak. Tam onlara yakışır cinsten bir ayak kaydırma yöntemi.

Olay sandığımdan çok daha basitti. Özetle, gelecekte Clodis ile çalışma ihtimali olan grafik alanındaki yaratıcı isimleri, büyük paralarla tavlayıp takvimlerini doldurmaya çalışmışlardı.

—Şimdi bak, bu iş %10-%20 fazlasını teklif etmek falan olsa anlarım. Ama duyduğuma göre bazılarına piyasanın üç katı fiyat çekip kendilerine bağlamışlar.

—Üç katı mı!?

Muhtemelen Kuroda'nın bahsettiği mesele buydu. Ancak piyasanın üç katı fiyat çekmek normal bir şey değildi. Nasıl bir sermayeyi harcıyorlardı böyle?

—Bunun bize yönelik açık bir sabotaj olduğu belliydi. Ben de o teklifi alan dış kaynaklı kişilere Succeed'in şirket politikasını falan bir güzel anlattım.

Yetenekli bir yaratıcıya büyük paralar ödeyip iş yaptırmanın kendisinde bir yanlışlık yok. Hatta bu yüzden BCC iş yaptıramadıysa, serbest piyasa koşullarında yenik düştüğü için suç bizimdir diyebiliriz.

Ancak Succeed uzun vadede oyun işlerini giderek azaltmayı planlıyor. Bu işe devam edecek olan diğer şirketlerin aksine, sözleşmelerin bir anda feshedilme riski çok yüksek.

Sırf bu yüzden bile, sadece rakamlara bakıp BCC ile olan sözleşmesini feshetmeyi düşünen yaratıcılara durumu düzgünce açıklamak gerekecekti.

"Pekala, yöntemlerini anladığımıza göre bir karşı önlem alabiliriz. Kendilerine teklif götürülen yazarların listesini buraya bırakıyorum, gerisi sende."

Miyamoto-san'ın uzattığı listeyi cebime koyup teşekkür ettim.

"Gerçekten çok yardımcı oldunuz. Bu sayede Succeed'in yapmaya çalıştığı şeye karşı bir hamle yapabiliriz."

"Yok canım, sonunda geçen seferki borcumu ödeyebilmiş gibi hissediyorum. Her neyse, iyi oldu."

Rahat bir nefes alan benim ve Miyamoto-san'ın yanında, demin beri Kojima-san'ın yüzü bir türlü gülmüyordu.

"Bir sorun mu var Kojima-san?"

Kojima-san durumu fark edip başını bize doğru çevirdi.

"Ha, yok... Sadece, o genel müdür için bu saldırı biraz fazla sönük geldi de."

"Sönük mü? Herif ortalığa saçma sapan para saçıyor, bunun neresi sönük?"

Miyamoto-san'ın sözlerine karşılık Kojima-san başıyla onaylasa da devam etti:

"Mesele paranın miktarı değil. O genel müdür, böyle yavaş yavaş etkisini gösteren saldırılar yerine tek seferde ölümcül bir darbe indirmeyi sever diye düşünmüştüm. O yüzden bu durum karakterine pek uymadı gibi geldi, o kadar."

"Aslında haklısın, düşününce..."

O adamın şimdiye kadar yaptıklarını hesaba katarsak, işin içine tiyatral bir hava katmayı ve karşısındakini şaşırtmayı sevdiği söylenebilirdi.

"Ama ya şimdi de tam tersini düşündürüp bizi yavaş yavaş zehirlemeye çalışıyorsa?"

"Oyun içinde oyun diye düşünmeye başlarsak bunun sonu gelmez. Her neyse, biz yine de temkinli olalım."

Bu doğruydu.

Bu sefer şans eseri durumu önceden fark edebilmiştik ama bir sonraki merminin çoktan namluya sürüldüğünü varsaymak en doğrusuydu.

"Bir de şu var; darboğaza giren küçük ölçekli oyun firmalarını, yazılımcılarıyla birlikte satın alıyorlar. Bunun, şu meşhur eğitim işine yönelik bir hamle olduğu tahmin ediliyor."

"İşleri yolunda gidiyor herhalde. Umarım tamamen o tarafa odaklanırlar."

Genel müdür bizim için tam bir baş belasıydı ama dürüst olmak gerekirse, işletme becerileri ve oyun dışındaki vizyonu konusunda dışarıdan bir gözle bile oldukça yetenekli olduğunu düşündüğüm çok an olmuştu.

"Öyle valla. Keşke sadece şu 'President' tarzı dergilerde boy gösterip dursa da biz de uzaktan bakıp 'Adam çalışıyor be' desek."

Hakikaten, gelecek böyle olsaydı ne kadar rahat olurdu. Tanrı da tutup bizi böyle bir 'Hard Mode' içine atmış; bu kadarı sadistlikten başka bir şey değil.

"Gerçekten, umarım artık tuhaf bir şey olmaz..."

Sakurai-san'ın kısık sesle söylediği bu söz, hepimizin ortak duygusuydu. Artık her şey buralarda bir yerde bitsin istiyorduk. Tek isteğimiz buydu.

Aradan iki ay geçti.

Ayar ve olay örgüsündeki yön değişikliği başarılı olmuş, ilerlemede gözle görülür bir iyileşme sağlamıştı.

Tsurayuki'nin yüzü gülmeye başlamış, bu durum projenin diğer kısımlarına da olumlu yansımıştı.

"Genel ilerleme yüzde 40'a ulaştı ha. Bir kez havaya girince herif gerçekten farklı oluyor."

Kuroda da nihayet biraz rahatlamış görünüyordu.

Kawasegawa'nın da katıldığı periyodik rapor toplantılarımızdan biriydi bu. Şimdiye kadar senaryo konusunda pek iyi haberler alamamıştık ama muhtemelen bundan sonra sorun çıkmayacaktı.

"Şirket içi geliştirme sonuçları da iyileşti. Detaylara verilmesi gereken emeği korurken verimliliği artırmayı başardık. Bundan sonra bu tempoyu sona kadar korursak başka bir şey istemem."

"Haklısın. Peki, dış kaynaklı çalışanlarda durum ne?"

Soruma karşılık Kuroda sırıttı.

"Ha, o malum rapordan beri onlarla sıkı iletişim halindeyim. İçin rahat olsun."

Miyamoto-san'dan gelen bilgileri anında Kuroda ve Kawasegawa'ya iletip gerekli önlemleri almıştık.

"Valla o zaman hızır gibi yetiştin. Gerçekten de şartları değerlendiren yazarlar vardı, direkten döndük."

Kuroda hemen dış kaynaklarla iletişime geçmiş ve görünüşe göre bu durum işleri lehine çevirmişti.

"Güzel. Bu vesileyle dış kaynakların çalışma şartlarını da iyileştirmiş olduk... Kawasegawa?"

Bizim rahatladığımız anlarda Kawasegawa derin düşüncelere dalmış gibiydi.

"Efendim? Ah, şey, kusura bakmayın. Sadece biraz kafama takılan bir şeyler var."

"Kafana takılan mı?"

Kawasegawa, asık suratıyla başını salladı.

"Hiçbir kanıtım yok, sadece bir kuruntudan ibaret kalsa harika olur ama bu işin içinde başka bir bit yeniği varmış gibi hissetmeden edemiyorum."

Kojima-san'ın sözlerini hatırladım.

Bu tür durumlarda, kanıt manıt aramadan önce ortaya çıkan o hisler genelde sonradan doğru çıkıyordu. İkisinin de böyle düşünmesi, ortada hala bir terslik olduğu anlamına geliyordu.

"Bence sana öyle geliyor. Kuruntulara çok kapılırsan ilerleyebileceğimiz yolda bile tıkanırız."

Kuroda böyle diyerek güler.

"Haklısın aslında. Dış kaynak meselesi de çözüldüğüne göre biz önümüze bakalım."

Sözlerimiz üzerine Kawasegawa da hafifçe gülümsedi.

"Doğru, sanırım geçmişte yaşananlar yüzünden fazla evhamlı oldum."

Haksız sayılmazdı ama durup beklemekle de bir şey çözülmezdi. Eğer bir şeyler üretmezsek, bizim için bir gelecek yoktu.

Bu süreçte yapım aşaması devam etti. Niconico Live üzerinden verdiğimiz geliştirme raporları da rayına oturmuş, cuma akşamları saat sekizdeki yayınlar artık bir gelenek haline gelmişti.

"Evet, yayını kestik. Herkese iyi çalışmalar!"

Takenaka-san'ın her zamanki anonsuyla bu haftaki yayın da başarıyla sona erdi.

"Haftaya senaryonun biraz daha derinlerine inmek istiyorum, uygun mudur?"

"Olur tabii. Tamamlanmış kısımlardan yola çıkarak ana karakterin geçmişinden bahsedelim."

Takenaka-san'ın önerilerine artık rahatça cevap verebiliyorduk. İzleyici sayısı artmasına rağmen kullanıcı tepkileri sakinleşmişti ve beklentinin yüksek olduğu her hallerinden belliydi.

"Sonunda başlıyoruz gibi hissettiriyor!"

Takenaka-san neşeyle konuştu.

"Daha yolun başındayız, asıl geliştirme süreci şimdi başlıyor. Altıncı ayın sonuna, yani yolun yarısına ancak gelebildik."

Aslında dördüncü ayda hala materyal hazırlıklarıyla uğraşıyorduk ve işlevsel olarak gösterebileceğimiz kısımlar neredeyse sıfırdı.

Niconico'da çalışan bir şeyler gösterebilmemiz için daha vakit vardı.

"Yine de ekiple konuştuğumda işlerin yolunda gittiğini bizzat hissedebiliyorum. İşler kötüye gittiğinde ortamın havası acayip gergin olur çünkü..."

Takenaka-san'ın tepkisine bakılırsa, öyle firmalarla da çalışmıştı. Daha doğrusu, Succeed tam da öyle bir yerdi herhalde.

"Bu arada, bizim şirket de sordu; 'Bir sonraki büyük etkinlikte bir yer ayarlasak da oradan canlı yayın yapsak nasıl olur?' diye."

Ziwango'nun düzenlediği etkinlik dedikleri muhtemelen Cho-Kaigi idi. Şu an için katılma planımız yoktu ama değerlendirmeye değerdi.

"Güzel fikir, bütçe konusunu patronla bir konuşayım."

"Teşekkürler! Umarım Claudis'in popülaritesini artırmaya yardımcı olur!"

Sahi, patronu son zamanlarda pek görmüyordum. Şirkete normal bir şekilde geliyor gibiydi ama vaktinin çoğunu dışarıda görüşmeler yaparak geçiriyordu.

'Eh, zaten konumu gereği böyle olması normal.'

Geliştirme kısmına aniden damlaması asıl garip olandı zaten.

"Pekala, o zaman haftaya... Şey, çok affedersiniz, bir arama geliyor."

"Yok yok, lütfen buyurun."

RINE'dan gelen arama sesini fark edince Takenaka-san'dan müsaade istedim. Ekrana baktığımda ise şaşkınlığımı gizleyemedim.

"Ha... Miyamoto-san?"

Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan Miyamoto-san, aniden şu mesajla çıkagelmişti:

'Hemen görüşebilir miyiz?'

Doğrusu bu, "tekinsiz" kelimesinin tam karşılığı olan bir durumdu.

Belirtilen mekana gittiğimde buranın özel odalara bölünmüş bir meyhane olduğunu gördüm. İçeri girdiğimde Miyamoto-san ve daha önce hiç görmediğim bir adam oturmuş, beni bekliyorlardı.

"Sizi beklettiğim için kusura bakmayın. Şey, tam olarak neler oluyor?"

Lafa girmeye çalışırken gözlerim yabancı adama kaydı.

"Ah, tanıştırmam lazım. Hashiba, sen de biliyorsundur. Çin’in en büyük medya şirketlerinden biri olan Ensect’in eski geliştirme ekibi üyesi, Ryu-san."

Ensect, son iki üç yılda bilinirliği hızla artan bir Çinli şirketti. Eski algıları yıkan, yüksek kaliteli yazılımlar piyasaya süren ve Japon kullanıcıların güvenini kazanmış bir firmaydı.

"Ben Hashiba. Tanıştığımıza memnun oldum."

"Ben Ryu. Miyamoto-san sizden bahsetmişti. Memnun oldum Hashiba-san."

Ryu-san'ın Japoncası şaşırtıcı derecede akıcıydı. Dil mevzusu açılınca bile hemen geri çekilen benim gibi biri için, o adeta parlayan bir varlıktı.

"Aslında Ryu-san ile Ensect yapımlarının mangaya uyarlanması meselesi üzerine görüşüyorduk. O vesileyle aramız iyice ısınmıştı ama geçenlerde biraz tuhaf bir şeyler duydum. Hashiba da duysun, bir fikrini söylesin diye sizi bir araya getirdim."

Bu gidişat ve tamamen izole edilmiş bu özel oda... İçimde kötü bir histen başka bir şey yoktu.

"Hemen konuya girecek olursak... Şey, anlatabilir misiniz?"

Sözlerim üzerine Ryu-san, Miyamoto-san'a bakıp onaylarcasına başını salladı.

"Burada konuşacaklarımız lütfen aramızda kalsın. Bu bilgileri benden duyduğunuzu da gizli tutun."

Tamamen tekinsiz olduğu kesinleşen bir girişle anlatmaya başladı.

"Ensect, kendi geliştirdiği projelerin yanı sıra dışarıdan gelen işleri de üstleniyor."

"Evet, biliyorum."

Japon medya şirketleri, kendi çalışanlarıyla tüm iş yükünün altından kalkamadıkları için dış kaynak veya sözleşmeli çalışan kullanımını artırma eğilimindeydi. Bunun bir parçası olarak yurt dışındaki üreticilere iş paslandığını sıkça duyuyordum.

Gerçi son zamanlarda yurt dışındaki firmaların geliştirme gücü daha yüksek olduğu için, aksine Japon firmalarının onların taşeronluğunu yaptığı durumlar da varmış ama... O başka bir mevzu.

Ryu-san konuşmasına devam etti.

"Geliştirme birimindeki hemen hemen tüm projeleri kontrol edebilecek bir konumdaydım fakat son zamanlarda sadece bir tane proje, 'başkanlık vakası' denilerek erişime kapatıldı."

Başkanlık vakası, mühürlenmiş bir proje... Fazlasıyla uğursuz tınlıyordu.

"Yoksa o proje... Succeed Soft ile mi ilgili?"

Sorum karşısında Ryu-san başını iki yana salladı.

"Kesin bir kanıtım yok. Kanıtları ele geçiremedim. Ancak..."

Ryu-san kısa bir an Miyamoto-san'a baktı. Ondan bayrağı devralarak bu kez Miyamoto-san konuşmaya başladı.

"Bu da resmi bir bilgi değil ama Ensect'in başkanı ile Succeed'den üst düzey bir yöneticinin yakında bir iş birliği anlaşması imzalayacağı söylentileri dolaşıyor."

"Üst düzey bir yönetici mi..."

"Şu anki şirkette bu kadar aktif hareket edecek tek kişi o genel müdürdür herhalde."

Anlıyorum, taşlar yerine şimdi oturdu demek.

"Ama şu anki Succeed, Ensect gibi tamamen eğlence odaklı bir şirketle yakınlaşsa bile bir çıkarı yok ki. Neden böyle bir şey yapsın?"

"İşte mesele de bu ya. Ben de öyle düşündüğüm için, belki Hashiba bir şeyler anlar dedim."

Üçümüz birden derin bir düşünceye daldık.

"Bu arada Ryu-san, neden bu bilgiyi bize veriyorsunuz? Sadece Miyamoto-san ile iş ilişkiniz olması, bu riski almanız için yeterli bir sebep gibi görünmüyor."

Ben sorunca Ryu-san gülümsedi.

"Ben aslında Succeed oyunlarının hayranıydım. Ensect'e girmeme de bu vesile oldu. Miss-Cro'yu dört gözle bekliyordum."

"Demek öyleydi... Çok üzgünüm."

İçimi büyük bir mahcubiyet kapladı. Muhtemelen sadece Ryu-san değil, böyle hisseden pek çok kullanıcı vardı. Kendi çıkarlarımız uğruna projenin adını değiştirmek, şimdi bana çok kibirli bir davranış gibi gelmişti.

"Ama bak, Ryu-san bu gidişattan dolayı Claudis'ten çok umutlu. Ensect'ten ayrıldıktan sonra bağımsız olarak geliştirmeye devam ediyordu; bize bir faydası dokunur diye bu bilgiyi paylaştı."

"Bu gerçekten... minnet duyulacak bir şey."

Yine de elimizdeki mevcut bilgilerle bunun ne kadar işe yarar olduğunu kestirmek güçtü.

"Pekala, dürüst olmak gerekirse bu mevzunun ne anlama geldiğini ben de çözemedim. Ama anlatırsam belki bir şeyler fark edersin diye düşündüm. Ne olur ne olmaz işte."

Başımı salladım.

"Şimdilik bu konuyla ilgili yeni bir gelişme olursa veya 'şöyle olabilir mi' diye bir tahminde bulunursak birbirimize haber verelim."

"Anlaştık."

Ryu-san onayladı, Miyamoto-san da "Şu an için yapılabilecek en iyi şey bu," diyerek hemen bir RINE grubu kurmaya karar verdi.

'Fakat... Bu hamle de neyin nesi?'

Succeed bünyesinde hala oyun geliştirmeye devam eden bir birim mevcuttu. Yeni projelere artık onay çıkmıyordu belki ama hali hazırda başlamış olan devam oyunları için süreç devam ediyordu.

Bu yüzden benim tahminim, bu mevcut oyunların geliştirme birimiyle beraber devredileceği yönündeydi.

Ancak öyle olursa şirket, insan kaynağı olarak en büyük varlığını kaybederdi. Succeed, programlama ve sistem alanında yüksek puan toplayan bir üretici olduğu için, genel müdürün oyun işini bıraktırıp bu insan gücünü yeni iş sahalarına kaydırmak istemesi gerekirdi.

Eğer durum böyleyse, zaten o şirketten ayrılanların sayısında patlama yaşanmalıydı. Sırf Succeed etiketi altında bir şeyler üretiyor olmayı tek dayanağı olarak gören insanlar, geliştirme biriminin satılması gibi bir olayı kolay kolay kaldıramazdı.

O halde neden? Gizem gittikçe derinleşiyordu.

Ryu-san ile görüşmemizden sonra iki hafta daha geçti. Büyük umutlarla kurduğumuz RINE grubunda o günden beri yaprak kımıldamamıştı.

'Görünüşe bakılırsa, sonuçta pek de önemli bir şey çıkmayacak.'

Yine de Ryu-san iyi niyetle bize bilgi vermişti. Miyamoto-san'ı arayıp yakında beraber bir şeyler içmeye gitsek mi diye düşünüyordum.

Üretim süreci tıkır tıkır ilerliyordu. Tsurayuki düzenli olarak senaryoları teslim ediyordu. Shinoaki ve N@NA-san da inanılmaz yoğun tempolarına rağmen Claudis için zaman ayırıyorlardı. Bu arada Shinoaki'nin resim albümü, daha detaylı ve kusursuz olması istendiği için sürekli ertelenip duruyordu.

"Buna rağmen bizim çizimleri aksatmadan gönderiyor... Ne kadar teşekkür etsem az."

Dosyaları düzenlerken bir an Ryu-san'ın anlattıkları aklıma geldi.

Succeed Soft ve Çinli medya şirketi arasındaki ortaklık... Henüz kamuoyuna duyurulmamıştı ama muhtemelen amaç fikri mülkiyet haklarının transferi veya ortak geliştirme süreciydi.

Ancak bizim düşündüğümüz türden bir şey olması pek mümkün görünmüyordu.

"Yani, mevcut oyunlar arasından üzerinde çalışılabilecek bir şeyler olsaydı personel hemen gürültü koparı..."

Aniden.

Tam önümde "o malum eserin" dosyaları duruyordu.

"Yok canım... Olamaz herhalde."

Bir an, sadece kısa bir an için vücut ısımın düştüğünü hissettim.

"O malum eserin" telif hakları ve materyalleri doğal olarak Succeed'in elindeydi. O genel müdür orada olduğu sürece, projenin Succeed bünyesinde yeniden hareketlenmesi imkansız olmalıydı.

"Hadi canım, imkanı yok."

Varsayalım ki öyle olsun... Ensect, oyunun lisans haklarını Succeed'den satın alır. Ardından oyunu yıldırım hızıyla tamamlayıp piyasaya sürer.

Doğal olarak, aceleye getirildiği ölçüde kalite düşer. Haliyle itibar da yerle bir olur.

"...Yok, bu mantıklı değil."

Ensect artık marka gücünü dış dünyaya kanıtlamış bir şirket. Şaibeli bir başka şirketin projesini satın alıp, bariz şekilde rezalet bir halde piyasaya sürmesinin onlara zarardan başka bir getirisi olmazdı.

Galiba fazla kuruntu yapıyordum.

"Kawasegawa'ya gülecek halim kalmadı. Benim de evhamım iyice arttı."

Şüpheler öyle bir anda dağılıp gitmiyordu. Sanırım bir süre daha o şirketin ve o genel müdürün yaptıkları karşısında aşırı hassas olmaktan kendimi alamayacaktım.

Gözüm bir an etrafa kayınca Kuroda'yı gördüm. Nadir görülen bir şekilde sırtını dikleştirmiş, düzgün bir oturuşla bilgisayar monitörüne dik dik bakıyordu.

'Hayret, normalde öyle değildir ama.'

Öyle değildir derken, duruşunun bozukluğunu kastediyordum. Masanın üzerine ayaklarını uzatmasa da koltuğun tepesinde bağdaş kurar, bazen dizlerinin üstüne çöker, bazen de arkasına sonuna kadar yaslanıp devrilecek gibi dururdu. Duruşunun iyi olduğunu söylemek bin şahit isterdi; onun günlük hali buydu. Kawasegawa da bu yüzden ona defalarca fırça atmıştı.

Kuroda ne zaman böyle düzgün bir oturuşla monitöre baksa, bu genellikle ilgi çekici veya eğlenceli bir şeyle karşılaştığı anlamına gelirdi.

"Neye bakıyor acaba?"

Merakıma yenik düşüp yanına doğru yürüdüm. Yaklaştığımı fark etmiş olması gerekirdi ama Kuroda bakışlarını önünden ayırmadan, kılını bile kıpırdatmadan duruyordu.

"Kuroda, neye bakıy..."

Lafımı bitirir bitirmez bir şeylerin ters gittiğini anladım.

"Hashiba, şuna... bir bak."

Kuroda ciddiyetle önündeki monitöre bakıyordu. Ancak yüzündeki tüm kan çekilmişti. Ben de hemen onun ekranına baktım.

İnanılması güç bir şey, görmeyi en son isteyeceğim şey tam oradaydı.

Mystic Clockwork, Succeed Soft x Ensect Ortaklığıyla

Hizmet Vermeye Bugün Başladı!

Yavaş yavaş geliştirme departmanının da çalkalanmaya başladığını hissettim. Herkes telaşla akıllı telefonlarını açıyor ya da bir başkasının monitörünü kontrol etmeye çalışıyordu.

Biz ise sadece o ekrana bakakalmıştık.

"Hashiba! Kuroda! Hey, bu da ne demek oluyor...!"

Kawasegawa, elinde akıllı telefonuyla yanımıza geldi.

Fakat hiçbirimiz cevap veremedik.

Gözlerimizin önünde olup bitenleri beynimiz o an idrak edemiyordu.

Çok geçmeden, uygulama bildirimi uzun zamandır sessiz olan Succeed Soft'un Niconico canlı yayınının başladığını haber verdi.

Titreyen parmaklarımla uygulamayı açtım.

Bir daha asla görmek istemediğim o surat, Ensect'in başkanıyla birlikte ekranda kocaman bir gülümsemeyle duruyordu.

Ve o adam, korkutucu derecede neşeli bir sesle şöyle dedi:

"Beklettiğimiz için özür dileriz. İşte gerçek Mystic Clockwork budur!"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.