Bir İhanetin Gölgesinde

MisKuro'nun duyurulmasıyla birlikte Kawasegawa hemen bir inceleme ekibi kurdu ve uygulamanın içeriğini didik didik etmeye başladı.

Acil olarak toplanan geliştirme departmanı toplantısında hem Kawasegawa hem de Kurisada'nın yüzünde yaşam belirtisi yoktu. Uykusuzluktan mı bilinmez, bakışları donuklaşmış, gözlerinin feri sönmüştü.

"İnceleme sonuçlarını açıklıyorum."

Bu durumda bile yapımcı olarak açıklama yapması gerekiyordu; görevi olsa da bu ona yüklenen çok ağır bir yüktü.

"Öncelikle genel kaliteye bakarsak; sistem, grafik ve senaryo... Her biri oldukça yüksek kalitede ve dengeli görünüyor."

MisKuro bir mobil oyun olarak piyasaya sürülmüş olsa da ücretsiz oynanabilen kısmı oldukça... Hayır, anormal derecede fazlaydı. Gacha oranları o kadar cömertti ki, kâr edilip edilmediği sorgulanacak seviyeye gelmişti. Resmen kullanıcıyı el üstünde tutan, aşırıya kaçan bir tarz benimsemişlerdi.

Haliyle, ilk incelemeler kusursuz denecek kadar yüksek puanlarla dolup taşıyıyordu.

"Neredeyse tamamen bedava yaparlarsa, sırf bu yüzden bile puanları tavan yapar. Hedefleri bu muydu?"

Grafik konusuna gelince; Japonya'da akla gelebilecek ne kadar ünlü illüstratör varsa hiçbir masraftan kaçınmadan işe almışlar, üstelik bu çizimleri gacha ile değil, başlangıçta seçilebilir karakterler olarak sunmuşlardı. Bu sayede sosyal medyada paylaşılması çok kolaylaşmış, ambargonun kalkmasıyla birlikte ana sayfa bir anda MisKuro paylaşımlarıyla dolup taşmıştı.

"İllüstratörleri ve grafikçileri yüksek meblağlarla transfer etmelerinin sebebi demek ki buydu."

Miyamoto-san'dan gelen bilgiler doğruydu. Ancak asıl amacı görememiştim. Şimdi düşününce, Ryu-san'ın bahsettiği o gizli proje de MisKuro olmalıydı.

Yeni MisKuro'nun sistemi de sapasağlamdı. Sunucular en baştan itibaren güçlü bir altyapıyla hazırlanmıştı; çökme yaşanmıyor, akıcı bir oyun deneyimi sunuluyordu.

Ancak sistemden de görselden de daha büyük şok yaratan şey, senaryonun kalitesiydi.

Tsurayuki'nin bıraktığı ayarlar ve kurgu taslakları neredeyse olduğu gibi kullanılmıştı. Dahası, bunlara dayanarak dışarıdan bir yazarın kaleme aldığı senaryo, sadece 'fena değil' seviyesinde değil, bariz bir şekilde sürükleyici ve kaliteli bir anlatıma sahipti.

"Hapı yuttuk... Oynarken sıkıldığın yer neredeyse yok. Bunu kesinlikle çok usta bir yazara yazdırmışlar."

Sitede sonradan yayınlanan künyede yazarın adı gizli tutulmuştu ama internette 'kesin şu kişidir' diyerek popüler ve usta yazarların isimleri havada uçuşuyordu.

Ve asıl can alıcı nokta buradaydı: Şu an üzerinde çalıştığımız ChroDis için bu durum ölümcül bir darbeydi.

"Tsurayuki'ye... Çok ağır şeyler söylemek zorunda kalacağız."

Kurisada bu sözleri ağzından zorla döker gibi söylemişti.

Şu an yazdığı senaryo, aslında MisKuro'nun temelindeki ayarların ve kurgu taslaklarının üzerine inşa edilmişti. Tabii ki terimleri ve bazı detayları değiştirmişti ancak şu an piyasaya çıkan MisKuro ile kıyaslandığında, şüphe götürmez bir benzerlik taşıyacaktı.

Nitekim senaryo inceleme ekibinden gelen raporlar, Tsurayuki'nin teslim ettiği etkinlik senaryolarıyla neredeyse aynı yapıda olan onlarca bölüm bulunduğunu söylüyordu. İki oyunu da oynayan herhangi bir kullanıcı, bunların birbirine benzediğini anında fark ederdi.

"Geçmişteki husumetler de işin içinde sonuçta. Kesinlikle kıyaslayacaklardır."

Kawasegawa'nın sözlerine Kurisada kafa sallayarak katıldı.

"Muhtemelen. Bizim 'bu tamamen farklı' diye düşündüğümüz kısımlara bile kulp takıp 'bakın, tıpatıp aynı' diye ortalığı ayağa kaldıracaklar."

Zaten iki proje de aynı kökten geldiği için, hamlesini sona bırakan taraf her zaman dezavantajlı olacaktı.

"Sırf intikam almak için her şeyi gizli tutup önce piyasaya sürecekleri hiç aklıma gelmezdi..."

Genel kaliteye ve geliştirme hızına bakılırsa devasa bir bütçe ayırmış olmalıydılar. Üstelik Miyamoto-san ve Kojima-san'a rağmen dışarıya tek bir bilgi sızdırmayacak kadar sıkı bir yönetim sergilemişlerdi. Her açıdan ters köşeye yatırılmıştık.

'Hachiya'nın amacı buydu demek... O yüzden o kadar iyi şartlar sundu!'

İstemeden yumruklarımı sıktım. Sadece künyede adının geçmesinin yeterli olacağını söylerken aslında bu kadar iyi niyetli değildi. Artık ne kadar kaliteli bir iş ortaya koyarsak koyalım, 'çalıntı' damgası yemekten kaçamayacaktık; üstelik künyedeki 'Orijinal Hikâye' ibaresi de ayağımıza dolanacaktı.

O an bunun bir tuzak olduğunu sezen içgüdülerim haklı çıkmıştı.

"Özür dilerim, benim hatam... Keşke o zaman MisKuro'nun ayarlarını kullanalım demeseydim."

Zorlukla söylediğim bu sözlere ikisi birden başını iki yana sallayarak karşılık verdi.

"Elden bir şey gelmez, bunu öngöremezdik. Sonuçta biz de kabul ettik."

"Evet, ayrıca o noktada orijinal bir evren kurgulamaya kalksaydık, teslim tarihine yetişmemiz imkansız olurdu. Söylemesi güç ama... Kaçacak yerimiz yoktu."

Beni teselli etmeye çalışsalar da bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Şimdi saksıyı çalıştırıp bir çözüm yolu bulmamız gerekiyordu ama...

'Ne yapabiliriz ki bu saatten sonra?'

Durumu değerlendirdikçe gerçekliğin ne kadar umutsuz olduğu daha net ortaya çıkıyordu.

"Başkanın bundan haberi var mı?"

Ben sorunca Kawasegawa hafifçe onayladı.

"Rapor vermeye gittiğimde her şeyden haberdar olduğunu sakince dile getirdi. Bir çözüm planı hazırlamamızı istediği için şimdilik proje hâlâ devam ediyor sayılır."

Herkes derin bir iç çekti.

Altı ay geçmiş, planlanan sürenin yarısı tüketilmiştik. Bu duyuru öyle büyük bir şok ve etki yaratmıştı ki, 'çözüm planı' denilen şeyin ne olabileceğini hayal etmek bile güçtü.

"Neyse, ben gidip ekiple biraz konuşayım."

Kurisada ayağa kalkıp kıyafetindeki tozları silkeledi.

"Biz böyle enkaz gibi görünürsek, millet iyice paniğe kapılır. Sonuç ne olursa olsun, en azından dışarıya karşı dik durmalıyız."

Bunu deyip toplantı odasından çıktı.

"...Harika biri gerçekten."

Kawasegawa, sanki olayla ilgisi olmayan bir yabancıymış gibi mırıldandı.

"Hâlâ yapabileceğimiz bir şeyler var. Kurisada'nın dediği gibi, biz harekete geçmezsek ekip de hiçbir şey yapamaz, konuşmayı—"

Sözümü bitiremeden Kawasegawa eliyle beni susturdu.

"Kawasegawa?"

"Özür dilerim. Biliyorum. Bir şeyler yapmam gerektiğini, yoksa herkesin zor durumda kalacağını... Henüz her şeyin bitmediğini de biliyorum."

Sakin, dümdüz bir sesle bunları mırıldandıktan sonra,

"Biliyorum ama... Bu kadarı da..."

Sesi titriyordu. Artık ağlamayacağına dair söz verdiği için gözyaşlarını tutmaya çalıştığını biliyordum. Ama sanırım artık mesele ağlamak değildi. Bu kadar ağır bir umutsuzluk karşısında, beyni ve bedeni artık iflas etmişti.

Sadece sorumluluk duygusuyla göğüs gerilebilecek bir durum değildi bu.

"Tsurayuki ve diğerlerine durumu ben rapor ederim. Sen biraz dinlen."

"...Affedersiniz."

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Sanki o güçlü kadından eser kalmamıştı.

Toplantı odasından çıktım. Kapıyı kapattım. Kimsenin olmadığı koridorun ortasında bir an çığlık atacak gibi oldum ama sesimi içime gömdüm.

Elimi duvara yaslayıp yumruğumu sıktım.

Grape projesini çöpe atmak veya Mis-Cro'yu dondurmak, her ne kadar berbat davranışlar olsa da bir şekilde "şirket politikası" diyerek kendimi ikna edebileceğim şeylerdi.

Ancak şu an o şirketin, daha doğrusu genel müdürün yaptığı şey, tüm bunları bir kenara iten tamamen kişisel bir intikam hamlesiydi. Benim gibi birinin zihninin kavrayabileceği sınırları çoktan aşmıştı.

Bu akıl dışı olayı onlara nasıl anlatacaktım? Kendi masama giden yol her zamankinden kat kat uzunmuş gibi gelirken, sendeleyerek yürümeye devam ettim.

Keşke bir yerde devasa bir delik açılsa da dibi olmayan bir karanlığa düşsem olmaz mıydı? Bunca zorluk yaşamama rağmen, ilk kez böyle bir duyguya kapılıyormuşum gibi hissediyordum.

Hemen Shinoaki, N@NA-san ve Tsurayuki'yi aradım. Kendi ağzımla onlara neler olduğunu anlattım ve bundan sonrası hakkında konuştum.

Herkes aynı şekilde şok olmuştu; ancak Shinoaki ve N@NA-san, pes etmeyip eğer mümkünse her şeye yeniden başlama fikrinde birleşmişti. Kendi sorumlu oldukları kısımlar açısından bakıldığında, aldıkları hasarın o kadar büyük olmamasının da bu tutumlarında payı vardı belki.

Fakat Tsurayuki için işler o kadar kolay ilerlemedi.

— "Bir ara buluşup konuşamaz mıyız?"

Tsurayuki bunu sorduğunda reddetmem için hiçbir sebep yoktu, hemen kabul ettim.

Yeni eserinin son teslim tarihi yaklaşmasına rağmen, aradığım günün akşamında BCC'nin toplantı odasına geldi.

Zaten hazır beklediğim odadan içeri girdiğinde, sözleştiğimiz saatin on beş dakika öncesiydi.

— "...Eline sağlık."

Diyebilecek başka bir söz bulamamıştım.

Çatılmış kaşlar ve sıkıca birbirine bastırılmış dudaklar... Sadece bu ifadesinden bile, her zamanki halinden çok farklı olduğu açıkça belli oluyordu.

Ayağa kalkıp ona yer gösterdiğimde, eşyalarını sessizce karşıma bıraktı.

Odaya girer girmez ilk işi ellerini masaya dayayıp,

— "Özür dilerim, yeni ayarlar kısmında işi uzatan bendim...!" diyerek başını derince eğmek oldu.

— "Tsurayuki, senin özür dilemeni gerektirecek bir şey yok. Eski ayarları kullanmayı ben teklif ettim, buna ben ön ayak oldum. Eğer öyle yapmasaydım bunlar başımıza gelmezdi."

— "Hayır, Kyoya... Senin böyle bir teklif yapmak zorunda kalman, en başında benim yavaşlığım yüzündendi. Senin suçun değil, hepsi benim suçum..."

Bu durum çok ağırdı. Aksine, bana küfretmesini, bağırmasını isterdim. Ama bunun sadece bir kaçış yolu olduğunu da iliklerime kadar hissediyordum. Belki o da aynısını istiyordu.

— "Söylesene Kyoya... Kreatif çalışanlar, günün sonunda aslında hiçbir şey yapamıyormuş, değil mi?"

Tsurayuki kısık bir sesle mırıldandı.

— "Bir şeyler üretirken kendimi dünyanın yaratıcısı gibi hissediyorum. Ortaya koyduğum şey şekillendikçe, dünyaya yön verecek güce sahip olduğumu sanıyorum. Ama böyle anlar gelip çattığında, yapabileceğimiz şeylerin aslında koca bir hiç olduğunu anlıyorum. Bundan sonra da sadece işlerine geldiği zamanlarda bize 'Sensei' deyip bizi öne mi sürecekler?"

Dişlerini gıcırdattığını duydum.

— "Emek verdiğin şeyi şirket elinden alıp darmaduman ediyor, sonra tam sen bir çıkış yolu buldun derken arkandan iş çevirip 'Gerçek budur' diyerek piyasaya sürüyorlar. Ne kadar aşağılıkça bir oyun bu. Onlara kıyasla İblis Kral da şeytan da en azından dürüstçe dövüşürdü."

Üzerindeki o ağır yükü atmak istercesine derin bir nefes verdi.

— "Kusura bakma. Berbat bir sızlanma oldu. Kyoya, sana bunları söylememin bir faydası olmadığını biliyorum ama..."

— "Hayır, önemli değil..."

Ona "Hiç endişelenme, her şey düzelecek" demek istiyordum. Benim asıl olmak istediğim kişi, kreatif çalışanlara bu güveni verebilecek biriydi. Şimdiyse, ona aşırı bir güvensizlik ve endişe yükledikten sonra, önünde acı gerçeklerle dolu bir karar bırakmak üzereydim.

Kimse doğrudan suçlu değildi. Bu, küçük olayların birikmesi ve genel müdürün her şeyi kötüye sürüklemek isteyen o saf kötülüğüne kurban gitmemizin sonucuydu.

— "Tsurayuki."

Hâlâ yıkılmış bir halde duran birine bunları söylemek zalimceydi ama proje devam ettiği sürece konuşulması gerekenler vardı.

— "Nasıl yeniden başlayabiliriz, birlikte düşünemez miyiz? Eğer çok zorsa, sadece bizim sunacağımız seçenekleri değerlendirmen bile yeterli."

Rüzgar artık bize karşı esiyor olsa da, bir iş projesi olarak oyun yapımı hâlâ devam ediyordu.

Ancak zamanın kalmadığı gerçeği değişmemişti. Ana yazar olan Tsurayuki'nin ne yapacağına karar vermesi gerekiyordu.

Bir süre aramızda sessizlik hakim oldu. Hemen bir cevap çıkmayacağı ortadaydı.

— "...Biraz düşünmeme izin ver. Henüz bir cevap verebilecek durumda değilim."

Tsurayuki, her kelimeyi tartarak konuşuyordu.

— "Tamam. Ama çok fazla vaktimiz yok. Sanırım bir son tarih belirlemem gerekecek. Sana mail atarım, oraya bir bakarsın. Dönüşün ne şekilde olursa olsun kabulüm."

Mümkün olduğunca ona yük olmamaya çalıştım. Tsurayuki kısık bir sesle "Anladım" dedi, bir kez daha başını eğip selam verdi ve gitti.

— "Tsurayuki..."

Hayranı olduğum bir yazarla, birbirimize açılacak kadar yakınlaşmıştık. Tam bir şeyler üretmeye başlayacağımız sırada, neden her şey bu hale gelmişti?

— "Bir şeyler üretmek ne demekti sahi?"

En başa, o temel soruya geri dönmüştüm.

Tsurayuki'ye o gece bir e-posta gönderdim. Gereksiz bir gerginlik yaratmamak için mümkün olduğunca yumuşak bir dil kullanmaya, onu fazla darlamamaya özen gösterdim.

Bir haftalık bir süre tanıdım ve ondan bir yanıt beklemeye başladım.

— "Bakalım olumlu bir cevap gelecek mi..."

Kuroda biraz karamsardı. Durumun Tsurayuki için ne kadar zor olduğunun farkındaydı; yeniden başlasa bile bir yaratıcı olarak dezavantajlı konumda kalacağı aşikardı.

— "Ayarların ve kurgunun baştan yapılması, senaryonun yeniden yazılması... Şu ana kadar yapılan kısmın ücreti ödense bile, normalde bir yıl sürecek işi yarı zamandan daha kısa sürede yapması gerekecek."

Bunları yüksek sesle dile getirince, işin ne kadar imkansız olduğunu bir kez daha anladım.

Zaten en başta ayarları kurarken o kadar zorlanan ve acı çeken Tsurayuki'ye, "Hadi bir daha deneyelim" demek o kadar kolay değildi. Onu bekleyen acıları bildiğimden, üzerine daha fazla gidemiyordum.

— "Sadece bu da değil. Yeni yazılacak senaryonun çıtası daha da yüksek olacak. Kıyaslanacağı Mis-Cro'nun başarısı yüzünden, ondan çok daha iyisini bekleyecekler. Her zaman kullanıcı odaklı iş yapan Tsurayuki için bu durum oldukça ağır bir yük."

Kuroda haklıydı.

Eğer ben onun yerinde olsaydım ve bu teklif bana gelseydi, dürüst olmak gerekirse yapamazdım.

Çabalamak için uygun bir karşılık ve huzurlu bir ortam gerekir ama şu anki Claudis projesinde bir senaryo yazarına bunu garanti edebileceğimizi... sanmıyordum.

— "Bekleyeceğim. Tsurayuki'nin ne diyeceğini duyduktan sonra..."

Telefon çaldı. Dahili hattan bağlamışlardı. Ahizeyi kaldırdım.

— "Hashiba-san, 3. hatta telefonunuz var. Gakuokan Yayınevi'nden Fujiwara adında biri arıyor."

— "Gakuokan mı..."

Bir an kim olduğunu merak etsem de zihnimde parçalar hemen birleşti.

Tsurayuki'nin çıkış yaptığı dönemden beri kahrını çeken, sorumlu editörüydü.

— "Tanıştığımıza memnun oldum. Gakuokan Yayınevi'nden Fujiwara ben."

Telefonun diğer ucundan sakin tonda bir ses duyuldu.

Hafif Roman yazarı Kawagoe Kyoichi'yi bugünlere getiren, onunla omuz omuza çalışan kişiydi. Bir yandan piyasayı soğukkanlılıkla süzen bir göze sahipken, diğer yandan yazarı her şeyin üstünde tutmasıyla bilinen ve sarsılmaz bir güven kazanmış biriydi.

Tsurayuki'nin bizzat kendisinden, ona üniversitedeki dönem arkadaşlarından bile daha çok güvendiğini daha önce duymuştum.

— "BCC'den Hashiba ben. Kawagoe-sensei'den isminizi duymuştum."

Böyle birinden doğrudan bir telefon gelmişti. Pek de hayra alamet gelmiyordu kulağa.

— "Hemen konuya girdiğim için kusura bakmayın. Şirketinizin projesi olan Clockwork Destiny hakkında; ana senaryodan sorumlu Kawagoe-sensei'nin projeye devam edip etmeyeceği konusunun şu an değerlendirme aşamasında olduğunu bizzat kendisinden öğrendim."

— "Evet, doğrudur."

Tahmin ettiğim gibi konu oydu. Nefesimi tutup gelecek kelimeleri bekledim.

Ancak zahmet edip bizzat aradığına göre, elinde bir tür öngörü veya plan olduğu için konuştuğunu tahmin ediyordum. Somut olarak ne yapabiliriz, ne zaman yazabilir, bu tarz detaylı bir istişare için aramış olabilirdi.

Fakat...

Böylesine iyimser bir beklentinin gerçekleşme ihtimali yoktu.

— "O meseleyle ilgili olarak; sensei bana devam etmesinin mümkün olmadığını, bu yöndeki niyetini açıkladı. Durumu size ben rapor ediyorum."

— "Ne...!"

Beklediğim bir cevap olsa da "neden" diye sormadan edemedim.

— "Na-nasıl olur? Hem neden kendisi doğrudan aramadı?"

Asıl merak ettiğim buydu. Eski Tsurayuki olsa, bu tarz bir durumu kesinlikle kendisi haber verirdi. Ne kadar güveniyor olursa olsun, bu başkasına söylettirilecek bir şey değildi.

Fujiwara-san, söylemekte güçlük çekiyormuş gibi bir an duraksadı.

— "Kendisi doğrudan söylemeye dilinin varmadığını belirtti. Bu yüzden emanetini ben iletiyorum. Eğer illa gerekiyorsa, resmi bir belge de hazırlatabilirim."

— "Olamaz..."

Şok olmuştum. Kelimeler boğazıma düğümlendi.

Gerçekten de Tsurayuki ile son görüştüğümüzde ruhsal durumu epey dengesiz görünüyordu. Dünyadaki pek çok şeye karşı duyduğu o yoğun öfke ve keder... Onları duyduktan sonra olumlu bir yanıt almanın zor olduğunu zaten biliyordum ama yine de...

— "Fujiwara-san, sizin açınızdan da devam etmesi imkansız mı peki? Sizin kararınız nedir?"

Her ihtimale karşı sorduğum bu soruya karşılık:

— "Evet. Zaten epey bir süredir bizim yayınlarımız üzerindeki etkisi hissedilmeye başlanmıştı. Bana kalırsa bu olay tek başına bir sebep değil, bardağı taşıran son damla oldu."

...Demek iş o noktaya gelmişti. Diyecek bir şey bulamadım.

Fujiwara-san konuşmaya devam etti.

— "Şirketiniz açısından kilit bir ismin ayrılmasının ağır bir darbe olduğunun farkındayım. Ancak en baştaki sözleşmede; bizim yayınlarımızın öncelikli olduğu ve bu projenin o çalışmaları etkilemeyeceği şartı vardı."

Haklıydı, böyle bir madde vardı. Succeed'de çalışırken de Tsurayuki ile sözleşmenin tam bu yüzden bitme noktasına geldiğini hatırlıyordum.

BCC ile yapılan yeni sözleşmeye de bu maddeyi eklemiştik. Tabii ki bir daha öyle bir şeyin yaşanmayacağından emin olduğumuz için gönül rahatlığıyla koymuştuk o maddeyi.

Fakat şimdi, tam da o madde yüzünden Tsurayuki ile yollarımız ayrılmak üzereydi.

— "Sorumlu editörü olarak, sensei'nin şu anki durumunu göz önüne aldığımda buna daha fazla göz yumamayacağıma karar verdim. Onun isteği doğrultusunda hareket edeceğim."

Fujiwara-san'ın sesi sakin olsa da her kelimesinde derin bir öfke hissediliyordu.

Çok da doğaldı bu. Birlikte romanlar ürettiği değerli yazarı, bir proje yüzünden defalarca kötü durumlara düşmüş ve hala yıpratılmaya devam ediliyordu. Hatta bizi daha ağır sözlerle aşağılayıp bağları koparması bile garip kaçmazdı.

— "Söyleyeceklerim bu kadar. Başka bir şey var mıydı?"

Bu soruyla birlikte her şeyin bittiğini anladım.

— "Hayır, yok. İşlemlerle ilgili daha sonra tekrar iletişime geçeriz. Verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz."

İtiraz etmedim, telefonu kapattım.

"Tsurayuki işi yattı mı?"

Sözlerimden durumu sezen Kurada sordu.

"Evet, kendisi söyleyemediği için başkasına söyletmiş. Yalan söylüyor gibi bir hali yoktu."

"Anladım."

Kurada başka bir şey demedi.

Telefondan sonra resmi olarak Tsurayuki'nin projeden ayrılmasına karar verdim.

Daha sonra Fujiwara-san ile jenerikteki isim hakları ve ayrılışın duyurulma zamanı gibi konuları konuştuk. İsmi tamamen silinecek, ayrılış duyurusu sadece yapımcı firma tarafından yapılacak ve hemen değil, ortalık biraz durulduktan üç ay sonra karar verilecekti.

Sonunda, projenin temeli olan "Platin Nesil'den üç kişinin bir araya gelmesi" şartı çökmüştü. Bu durumu Shinoaki ve N@NA-san'a da iletmem gerekiyordu. Üçü bir arada olduğu için katıldıklarını düşünürsek, ikisinin de projeden çekilme ihtimalini göz önüne almalıydım.

Başkan Ichigawa beni tam o sıralarda çağırdı.

BCC'nin başkanlık odası ufacık bir yerdi; sesini azıcık yükseltsen her köşede yankılanacak kadar küçüktü.

Ben, Kawasegawa ve Kurada; karşımızda her zamanki haliyle duran başkanın önünde koltuğa çökmüştük.

Başkan, hızlıca hepimize göz attıktan sonra konuştu.

— "Şu an yapım aşamasında olan Clockwork Destiny'nin üretimini durduruyorum."

Üçümüzün arasından sanki bir elektrik akımı geçmiş gibi oldu.

— "Nasıl olur... Daha geliştirme ekibi olarak bir şeyler yapabilir miyiz diye düşünüyoruz. Karar vermeden önce biraz daha bekleyemez misiniz?"

— "Kawagoe-sensei'nin gidişi ağır bir darbe oldu, doğru; ama kalan iki ismi merkeze alan bir pazarlama ya da yeni bir odak noktası oluşturabilir miyiz diye inceliyoruz. Henüz çok erken!"

Kawasegawa ve Kurada, son bir umutla itiraz ediyorlardı.

Ancak başkan başını sertçe iki yana salladı.

— "O halde ben size sorayım; şu aşamada bu projeyi ayağa kaldıracak bir yöntem sunabilir misiniz? Her şeyi tersine çevirecek, taviz vermeden bir çözüm üretebilir misiniz?"

Hışımla ayağa fırlayan ikili, kelimelerini yitirmiş halde yavaşça yerlerine geri çöktüler.

— "...Hayır, sunamayız."

— "Evet. Sadece her şeyin böyle bitmesi insana çok koyuyor."

İkisinin de sesi titriyordu.

Buraya kadar binbir güçlükle gelip, şirket değiştirme pahasına bir kumar oynamışlardı; şimdi ise her şeyin yine o adamın eliyle yıkılması canlarını çok yakıyor olmalıydı.

Tsurayuki'nin ayrılışını ilettiğimde zaten buna hazırlıklıydım. Üçü bir araya gelmeden markanın ve pazarlama stratejisinin bir anlamı kalmamıştı; üstelik Tsurayuki'nin ayrılışı resmen duyurulduğunda oyunun imajının daha da yerle bir olacağı aşikardı.

Başkan Ichigawa, tüm bu gerekçeleri de kapsayan son derece rasyonel ve net bir açıklama yaptı.

"Sizi buralara kadar yorup bunca zahmete soktuk ama bu durumun devam etmesi B-Craft’ın marka imajına zarar verecek diye düşündük. Beni anlayabiliyorsunuz, değil mi?"

Bunları duyduktan sonra söyleyecek hiçbir sözüm kalmamıştı.

"Peki, bundan sonra... geliştirme departmanı ne olacak?"

Kawasegawa bu soruyu sorunca:

"İçiniz rahat olsun. Clodis bitti diye hiçbirinizi işten çıkarmayacağız. Bir süre ana şirketin geliştirdiği yazılımlara destek vereceksiniz ama ortalık yatışınca yeni bir proje başlatmanız için hazırlık yapacağız."

"Anladım. Teşekkür ederim."

Kawasegawa’nın ifadesi bir anlığına da olsa rahatlamış gibi göründü. Haklıydı da. Miss-Cro’nun geliştirilmesi için buraya beraberinde getirdiği onca insanın sorumluluğu omuzlarındaydı. Departman şefi olarak personelin işine devam edip edemeyeceği en büyük endişesiydi.

Ancak bu artık sadece bir artçı temizlik operasyonuydu. Savaş alanını elde tutmak için değil, insanları aç bırakmamak için seçilmiş pasif bir yöntemdi.

"Şirket olarak Succeed’e bir şekilde karşılık vermeliyiz elbette. Ancak bu karşılık, artık oyun yapmak olmayacak."

Bu cümleyle birlikte, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Bizler, şirketten maaş alıp oyun üretiyoruz. Bu yüzden şirket bize "Oyun yapmanıza izin yok" dediği an, her şey biter.

Aslında işlerin buraya varacağını tahmin etmeliydim. Fakat "asla olmaz" diyerek bu ihtimali düşüncelerimin dışında tutmuştum.

Artık konuşacak bir şeyimiz kalmamıştı. Ichigawa-san’ın ayağa kalktığını görünce biz de hep birlikte odadan çıktık. Odadan çıkıp geliştirme departmanına gidene kadar tek kelime dahi etmedik.

Aynı gün içinde departmana Clodis’in üretiminin durdurulduğu tebliğ edildi.

İş akdinin devam edeceği açıklandığı için büyük bir kaos yaşanmadı; ancak personelden bazıları Kawasegawa ve Kuroda’dan sert bir dille açıklama bekliyordu. Bu işin öyle kolayca yatışmayacağını bir kez daha acı bir şekilde anlamıştım.

Masamın başında oturmuş, bugüne kadar olanları zihnimde canlandırıyordum.

Neler neler yaşamıştık... Succeed’e girmem, 13. Departman’a atanmam, Proje Grape’in doğuşu ve ardından Miss-Cro ile Platin Nesil’le olan bağlarımız.

"Artık bittik" dediğim o kadar çok zor an olmuştu ki... Yine de sonunda mutlu bir son olursa, tüm bu çekilenlerin bir karşılığı olacağını ve güzel bir anıya dönüşeceğini ummuştum.

Fakat sonuç buydu. Platin Nesil ile birlikte hayata geçirmeye çalıştığımız o proje, şu an itibarıyla tamamen sona ermişti.

"Hashiba-san, ben..."

Arkamı döndüğümde Sakurai-san’ın orada dikildiğini gördüm.

"Eline sağlık. İşlerin bu noktaya gelmesi benim suçum, özür dilerim."

Sakurai-san sessizce defalarca başını salladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü; herhalde epey ağlamıştı.

Sürece sonradan dahil olmuş olsa da onun da Miss-Cro’ya olan bağı çok güçlüydü. Buna rağmen defalarca engellenmiş ve sonunda bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı.

"Bugün olağan toplantı günüydü... Ne yapalım?"

"Doğru ya, bugündü."

Eski 13. Departman üyelerinin bir araya gelip bilgi alışverişinde bulunduğu o toplantı.

Herkesin iyi olup olmadığını kontrol ettiğimiz, geliştirmede bir sorun olup olmadığını tartıştığımız o toplantı... Artık o toplantının anlamı da yarı yarıya kaybolmuştu.

'Miyamoto-san kim bilir ne kadar hırslanmıştır...'

Elde ettiği tüm bilgiler, Genel Müdür’ün sinsi planlarını isabetle ortaya koyuyordu. Eğer elimizde daha somut kanıtlar olsaydı veya durumu daha erken kavrayacak kadar zekamız olsaydı...

Ama bunları şimdi söylemenin hiçbir manası yoktu. Bu bir oyun değildi; geçmişe dönüp her şeyi baştan alma şansımız yoktu. Tek yapabileceğimiz, gözümüzün önünde olup bitenlere uyum sağlamaktı.

Elbet geleceği konuşacaktık ama şimdi değil...

"O ikisiyle biraz zaman geçtikten sonra konuşsam daha iyi olacak sanırım. Şu an sağlıklı bir iletişim kurabileceğimizi sanmıyorum."

Sakurai-san da onayladı.

"Anladım. O zaman bugün için iptal mesajı atıyorum herkese."

Hafifçe eğilerek selam verdi ve yerine doğru yürümeye başladı.

"Ah, Sakurai-san, bir de şey..."

Tam gitmek üzereyken onu durdurdum.

"Senden bir ricam olacak. Bir hazırlık yapabilir misin?"

"E-evet..."

Sakurai-san "Acaba ne?" dercesine meraklı bir ifadeyle bana bakıyordu.

Gerekli yerlere haberleri verdikten sonra tek başıma şirketten çıktım.

Mesai bitiminden biraz sonraydı ama projenin en yoğun olduğu zamanları düşünürsek, eve gitmek için çok erkendi.

Bir süredir eve bu kadar erken dönmemiştim. Beklenmedik bir anda gelen bu yalnızlık hissi beni neredeyse ezecekti.

Binadan çıkıp istasyona yönelecekken adımlarım durdu. Eve gidip de yapacak bir işim yoktu. Bir yerlere gidip bir şeyler mi içsem, vakit mi öldürsem diye düşünerek etrafa bakındım.

"Selam."

Samimi, zerre gölge barındırmayan ferah bir sesle bana seslenildi.

Bu sesi tanıyordum. Unutulması imkansız bir sesti.

"—Uzun zaman oldu, Mahira-san."

Arkamı döndüğümde karşımda Genel Müdür Mahira duruyordu.

"Vay canına, şaşırmadın demek? Gözlerini fal taşı gibi açmanı ya da nefretle üzerime atılmanı falan bekliyordum, hayal kırıklığına uğradım."

"Ne istiyorsunuz?"

Onunla havadan sudan konuşmaya hiç niyetim yoktu. Karşımda duran adam, nefret etsem de nefretimin yetmeyeceği, tam da dediği gibi boğazına sarılmak istediğim biriydi.

Fakat ona karşı bir merak duyuyordum. Bu yüzden hemen çekip gitmedim; buraya ne için geldiğini öğrenmek istedim.

"İstemek denmez buna aslında. Bir rakip olarak, nasıl bir surat ifaden var diye bakmaya geldim desem... Yeterli bir açıklama olur mu?"

Anlıyorum, bu adamın mantığına göre yeterli bir sebepti bu.

"Şuraya oturalım mı?"

Parmağımla ilerideki küçük dinlenme alanını işaret ettim.

Camdan yapılmış şemsiye şeklinde bir çatısı vardı. Altında ahşap banklar ve masa niyetine kullanılan büyük taşlar duruyordu.

Normalde pek kullanmadığım bir yerdi ama Genel Müdür ile bir meyhaneye ya da bara gitmeyi hayal bile edemiyordum.

"Pek ruhsuz bir yer seçtin. Neyse, benim için fark etmez."

Mahira kıs kıs gülerek banka oturdu.

Ben de onun tam karşısına yerleştim.

Hâlâ o hayatsız, puslu gözlere sahipti. Gülümsemeye çalışsa da gözleri her daim zifiri bir karanlıkta kaybolmuş gibiydi.

"Özellikle oturup vaktini ayırdığına göre, benimle konuşmak istediğin bir şeyler var demektir?"

"Evet, öyle."

Cevabım üzerine Mahira tekrar o kendine has gülüşünü koyuverdi.

"Sen de az garip değilsin. O kadar hırpalanmana rağmen hâlâ konuşmak istiyorsun."

"Benim de biraz mazoşist tarafım var galiba."

"Eee? Ne duymak istiyorsun? 'Miss-Cro'nun geliştirilmesine ne zaman başladınız?' diye soracaksan; sizin projeden çekildiğinizin hemen ertesi günü, diyebilirim."

Demek bu kadar önceden planlarını yapıp harekete geçmişti...

"Bunu da sormak istiyordum zaten. Teyit etmek için soruyorum; Miss-Cro’nun geliştirilmesinde bizzat dümene geçip operasyonu siz yönettiniz, değil mi?"

Mahira’nın ifadesi hafifçe oynadı.

"Hee, nasıl anladın? Künyeye adımı yazdırmadım, çalışan ekibe de konuşma yasağı getirmiştim ama... Galiba Çin tarafındaki çocuklardan biri ağzından kaçırdı."

"Herhangi bir istihbarat gelmedi. Sadece sezgi."

"Sezgi mi...?"

Mahira’nın şüphe dolu bakışlarına aldırış etmeden sorularıma devam ettim.

"Bir tane daha. Eskiden Horii-san ile birlikte mi çalışıyordunuz?"

Mahira’nın yüzünde hafif bir öfke belirdi.

"O adam... Bunları sana bir bir anlattı mı?"

"Hayır, bu da sadece bir sezgi. Horii-san’a ne sorduysam sizin hakkınızda tek kelime etmedi."

Bugüne kadar Horii-san’a Mahira hakkında defalarca soru sormuştum.

Ancak o, ağzını bıçak açmıyordu. Eğer çok bilmek istiyorsam doğrudan kendisine sormamı söylemiş, ancak bir cevap alamayacağımı da eklemişti.

Fakat Mahira'nın bu tepkisiyle artık emin olmuştum.

"Bana daha ne sormaya çalışıyorsun sen?"

Sinirlenmiş miydi, yoksa sadece sadede gelmemi mi istiyordu? Bakışlarından kestiremiyordum ama bu konuya bir şekilde ilgi duyduğu belliydi.

Bunu gördükten sonra ağzımı açtım.

"Sürekli düşünüyordum. Neden bize bu kadar sert bir şekilde saldırdığınızı."

Başlarda bunun sadece şirket politikalarındaki görüş ayrılığından kaynaklandığını sanmıştım.

Genel müdür mertebesine gelmiş biri, şirketi kendi renklerine boyamak isterdi; nitekim kendisinin bir sonraki başkan olacağı söyleniyordu. Bu yüzden de kendi vizyonuna aykırı projeler üreten bizleri dağıtıp farklı departmanlarda çalıştırmayı planladığını düşünmüştüm.

Hatta Miss-Cro’nun geliştirilmesinin durdurulmasını bile bu politika farkına bağlamıştım.

Bu yüzden, yöntem biraz kaba olsa da şirketi tamamen değiştirirsek nihayet ilgisini kaybedeceğini ummuştum. Rakip bir firmaya geçip elinin ulaşamayacağı bir yere gidersek, yakamızı bırakacağını sanmıştım.

Fakat sonuç olarak o, hastalıklı bir takıntı sergiledi. Şirketi açıkça zarara uğratacak kadar ileri gidip üretimimize engel oldu ve karşımıza dikildi.

"Sonra anladım. Siz bizden nefret etmiyorsunuz. Sizin asıl nefretiniz, bizim içinde bulunduğumuz işin kendisine."

Mahira’nın yüzü seğirdi. Görünüşe göre karavana atmamıştım.

"Az önce bu yüzden teyit ettim. Oyun yapmanın saçmalık olduğunu söyleyen siz, neden bir oyunun geliştirilmesine bizzat liderlik ettiniz? Normalde bunu astlarınıza bırakırdınız, değil mi? Ama yapmadınız, çünkü bir sebebiniz vardı."

Mahira’nın yüzü kaskatı kesildi. Belli ki deşilmesini istemediği yer tam da burasıydı.

"Clo-Dis'i ezmek için Miss-Cro’nun kaliteli bir iş olması gerekiyordu. Ancak bunu yapmak için, yetenekli kadro ayrıldıktan sonra geride kalan geliştirme ekibine güvenemezdiniz. İşte bu yüzden, oyunları en ince ayrıntısına kadar bilen ama onlardan iliklerine kadar nefret eden sizin dümene geçmeniz gerekiyordu."

Emin olmuştum. Mahira’nın sakladığı cevap buydu.

"Mahira-san, siz... Bir zamanlar oyunları seviyordunuz. Ama..."

"Tamam, tamam, bu kadar yeter."

Mahira ellerini birbirine vurarak sözümü kesti.

"Gözlem ve analiz konusunda yetenekli olduğunu biliyordum ama dedektiflik kumaşın olduğunu görmek beni cidden şaşırttı."

İğnelemesine karşılık vermeden başımla onayladım.

"Demek gerçekten de öyleymiş."

Sürekli düşünmüştüm.

Sıkça söylendiği gibi, nefretin zıttı sevgi değildir. Aksine, sevgi ve nefret birbirine çok yakın konumlardır.

Böylesine bir takıntının ve eylemlerin mutlaka bir sebebi olmalıydı. Projenin bittiği o andan beri bu gizemin peşindeydim.

"Mahira-san, anlatmaz mısınız? Sizi bu noktaya getiren sebebi."

Mahira sessizliğini korudu. Sadece gözleriyle beni süzüyordu.

"Belki gücüm yetmez ama dinleyebilirim. Kimseye anlatamadığınız o sebebi bana anlatmaz mısınız?"

Sandalyemden ayağa kalktım. Gözlerinin içine baktım.

"Mahira-sa..."

"—Kalsın, hiç almayayım."

Kollarını sakince kavuşturdu ve doğrudan bana baktı.

İşin ironik tarafı şuydu ki; o ana kadar kasvetli bir bulut gibi donuk bakan gözleri, sadece o an ışık saçıyormuş gibi göründü.

Ancak o gözlerle kurduğu cümleler, her türlü anlayışı reddediyordu.

"Anlatacağımı mı sandın gerçekten? Buraya hangi duygularla geldiğimi, tek başıma neler düşündüğümü... Şirket vasıtasıyla tanıdığım senin gibi birine döküleceğimi mi sandın? Ölsem de anlatmam. Tiksine tiksine nefret ettiğim o oyunlara sıkı sıkıya sarılan senin gibi birine içimi falan dökmeyeceğim. Haddini bil."

Duygusuz, vurgusuz ve sessiz bir tonla bağları koparıp attı.

"Ben oyunla bağlantılı olan her şeyi yok etmek için yaşıyorum. Bunun için gerekirse o nefret ettiğim oyunlara bile el sürerim. Yöntem seçmem. Eğer iyi bir oyun yaparak oyun dünyasını aşağılayabiliyorsam, en doğru çözüm budur."

Sakin konuşmasının altında o derin, çaresiz öfkeyi hala hissedebiliyordum.

"Gözümün önünden kaybol git artık. Senin gibi biriyle hiç karşılaşmamış olmayı dilerdim."

Mahira bunu söyledikten sonra sessizce sustu.

Ben de bir gün oyunlara karşı son raddeye kadar umudumu kesersem onun gibi mi olurdum? Hayal bile edemiyordum.

Ancak karşımda duran adam, yolları benden ayrılmış halimdi.

Bildiğim tek şey buydu.

"Ben, sizin nefret ettiğiniz o şey sayesinde hayata tutundum."

Sömürücü şirketlerde ömrümü tüketirken, yarı zamanlı işlerde ruhumu aşındırırken ve nihayetinde kapak attığım bishojo oyun firmasında hayallerimi yitirirken...

O berbat günlerdeki tek sığınağım, "Platin Nesil"in elinden çıkan eserlerdi.

Akishima Shino’nun çizdiği kızlar ve gökyüzüyle nefes aldım.

N@NA’nın söylediği o neşeli şarkılarla kalbim huzur buldu.

Kawagoe Kyoichi’nin yazdığı o samimi hikayelerle yeniden hayal kurdum.

Ve ben, o gücü arkama alarak oyun yapmaya başladım. Hayatımı onlara borçluyum.

Ona dik dik baktım. Bir an için irkildiğini görür gibi oldum.

"Bu yüzden, ne yaparsanız yapın, ne kadar nefret edip engel olmaya çalışırsanız çalışın..."

Bu sözleri ne olursa olsun ona haykırmak istiyordum.

Her şeyimi elimden almaya çalışan bu insana karşı.

"Ben, oyun yapmaktan asla vazgeçmeyeceğim."

Sessizlik

Mahira tek bir kelime bile etmedi, sadece dik dik bana bakmaya devam etti.

"Vazgeçmeyeceksin, öyle mi? Bu saatten sonra ha?"

Gırtlağının derinliklerinden gelen kısık bir gülüşle devam etti.

"Peki, ne yapmayı planlıyorsun? Çoktan kaybetmiş olmana rağmen mi? Ne yapacağımı öngöremedin, hiçbir önlem alamadın ve hem projeni hem de arkadaşlarını göz göre göre mahvettin. Bu durumdayken daha ne yapabileceğini sanıyorsun?"

Onun gözünde her şeyimi kaybetmiştim.

Büyük bir şirketin desteğini elimden almış, hayran olduğum yaratıcıları tüketip sahadan sildirmiş, kamuoyunu parmağında oynatmış ve binbir güçlükle hayata döndürdüğüm projeyi paramparça etmeyi başarmıştı.

Ama yine de cevabım belliydi.

"Belli değil mi?"

Artık onunla yüzleşmeme gerek kalmamıştı.

Arkamı dönüp yürümeye başlarken konuştum.

"Yine yapacağım. Tekrar ve tekrar. Sizin nefret ettiğinizden çok daha fazla seviyorum çünkü. Oyunlara, yaratıcılığa dair ne varsa... Her şeyi."

Hafif bir dil şaklatma sesi duyar gibi oldum. Aldırış etmeden yürümeye devam ettim.

"O kadar darbe alıp da hala pes etmeyen o inadını takdir ediyorum doğrusu."

"Çok naziksiniz, teşekkür ederim."

"Fakat uslanmaz bir aptalsın. Şu oyun saçmalıklarına kendini bu kadar kaptırmasaydın, sana çok daha iyi imkanlar sunabilirdim."

Bu son sözlerine sadece güldüm.

Gidecek bir yerim olmadan yürüyordum.

İstesem şirkete dönebilecek bir vakitteydim ama içimden gelmiyordu.

Sonunda Genel Müdür Mapira ile konuşmuştum. Bugüne kadarki tek taraflı diyaloglar gibi değil, nihayet onun gerçek yüzüyle iletişim kurabilmiştim.

Fakat dediği gibi, artık her şey için çok geçti.

Üzerine titrediğim proje iptal edilmişti; şirket yoluna devam edecekti belki ama ne Kawasegawa'da ne de Kuroda'da devam edecek heves kalmıştı.

Benim için de durum farklı değildi. Mapira'ya karşı artistik bir tavır koymuştum koymasına da, "Peki şimdi ne yapacaksın?" sorusuna verecek somut bir cevabım yoktu. Pes etmeyeceğime dair haykırdığım hislerim gerçekti, ancak bunu nasıl gerçeğe dönüştüreceğime dair hiçbir yolum, yöntemim yoktu.

Rutin bir alışkanlıkla her zamanki trene binip Shinjuku'da indim. Tam Odakyu hattına aktarma yapacakken, aklım başka bir yöne kaydı.

"Birazcık yolumu uzatsam fena olmaz."

Shinjuku, bir iş merkezi olduğu kadar bir eğlence bölgesiydi de. Böyle bir şehirde eğlenceye dair hemen her şeyi bulabilirdiniz; otaku dükkanları da bir hayli fazlaydı.

Batı kapısından dışarı çıkıp Akihabara'da ana merkezi bulunan bir mağazanın şubesine doğru ilerledim. Parıltılı raflar arasında dizilmiş ürünlerin ortasında, belli bir amacım olmadan öylece geziniyordum.

'Belki bir şey bulurum demiştim ama... Yok galiba.'

Üretmekten yorulduğunda, harika eserlerle temas kurmak iyidir. Bunu kendim için her zaman bir reçete gibi kullanırdım. O gün de dükkana uğrarsam belki bir şeyler çıkar diye düşünmüştüm.

Ancak şu ana kadar bu amacıma hizmet edecek hiçbir şeyle karşılaşmamıştım. Etrafımdaki her şey soluk bir renge bürünmüş gibiydi. Onca neşeyle, hayalini kurduğum bu sektöre nihayet adım atmış olmama rağmen... Kutsal metinler arayan gezgin bir rahip gibi dükkanın içinde dolanıp durdum.

Kitap raflarının olduğu bölüme geldiğimde, orada yan yana dizilmiş tanıdık bir çizim tarzı gözüme çarptı.

"Ah, doğru ya... Çıkmış demek."

Rafın köşesini tamamen işgal edecek şekilde, bir kitap boylu boyunca sergileniyordu.

Shino Akishima'nın yeni çizim kitabı.

Çıkışının biraz geciktiğini duymuştum ama sonunda raflardaki yerini almıştı.

Kitabın kapağını örtecek şekilde mağaza özel hediyesi olan şeffaf bir dosya tutturulmuştu. Sık rastlanan bir durumdu ama nedense kapağı merak ediyordum, bu yüzden hediyesiz olanlardan birini aradım.

O sırada fark ettim.

'Sahi, o kapak...'

Taslak aşamasındayken benden fikir istediği illüstrasyondu bu. Doğru düzgün bir cevap veremediğim için, keşke boş boğazlık etmeseydim diye pişman olduğum o anılar...

Hepsi birden zihnime üşüştü.

"Vazgeçtim, bakmasam mı acaba?"

Tam elime aldığım kitabı yerine koyacakken...

"Ah!"

Elim kaydı ve kitabı kapak tarafı üste gelecek şekilde bıraktım.

İster istemez gözüm kaydı ve o manzarayla yüz yüze geldim.

Bir an için orada bir rüzgar estiğini, güneş ışığının içeri süzüldüğünü sandım.

Göz alıcı renkler. Beni defalarca cesaretlendiren, kamçılayan o dokunuşlar, o çizgiler; nazikçe çözer gibi ama bir o kadar da güçlü bir şekilde gözlerime doldu.

İstem dışı kitabı tekrar elime aldım. İki elimle sıkıca kavrayıp kapağı hafızama kazırcasına baktım.

"—Bu..."

Bir bahar manzarasıydı.

Resmedilmiş muazzam bir gökyüzü... Ve orada gülümseyen bir kız.

Fakat bu resim, hatırladığım o taslak değildi.

"Arka plan... Yok."

Çizilen gökyüzü, bir noktadan sonra gradyanla beyaza doğru silinmiş, kız illüstrasyonunun tamamen öne çıkması sağlanmıştı.

Benim verdiğim o tavsiye... İşe yarayıp yaramadığını bilemiyordum.

Ama kesin olan bir şey vardı; o zaman söylediklerim bu kapakta hayat bulmuştu. Hiçbir anlamı olmayan bir tavsiye olduğunu sanmıştım ama burada, tam karşımda yaşıyordu.

"Beni... dinlemişsin."

O kısacık zamanda ve benim gibi birini ciddiye alarak. O sözleri kabul edip kendi ifadesine yansıttığı için ona minnet duydum.

Böyle bir hayranlık içinde boş boş kapağa bakarken, aniden bir bildirim sesi duyuldu.

Telaşla akıllı telefonumu çıkardım, sosyal medya uygulamasındandı.

'Kim acaba?'

Bir şey olduğunda hemen haberim olsun diye Platinum ekibindeki üç kişinin hesaplarını takibe almış, bir şey paylaştıklarında bildirim gelmesi için ayarlamıştım.

Fakat nadiren paylaşım yaparlardı; özellikle son zamanlarda Claudis meselesi yüzünden kimseden ses çıkmıyordu.

Baktığımda Shinoaki'nin bir şey paylaştığını gördüm. Bir görseldi.

'Çizim kitabının duyurusudur herhalde.'

Öyleyse uzun zaman sonra bir şeyler yazması mantıklıydı.

Biraz bekleyince görsel açıldı. Aynı zamanda eklenen hashtag de belirdi.

"Ne?.."

Çizim kitabıyla alakası olmayan, orijinal bir illüstrasyondu bu.

Arka planda ucu bucağı görünmeyen masmavi bir gökyüzü. Orada, bir erkeğin arkadan görünüşü...

Nereye bakıyordu; gökyüzüne mi yoksa gideceği yola mı? Sadece duruşundan bunu anlamak imkansızdı.

Ancak mesaj çok netti.

#Dayan

O kelime ve görseldeki erkeğin saç şekli...

Olduğum yere çömeldim ve illüstrasyona bir kez daha baktım.

Bu bendim.

Bu sözler bana hitaben yazılmıştı.

Basit bir mesajdı ve isim falan yazmıyordu, bu yüzden kesin diyemezdim. Ama bunun Shinoaki'den gelen bir destek mesajı olduğunu kalbimde hissetmiştim.

"Boşa gitmemiş."

Belki de bu dünyada hiçbir şey boşa gitmiyordu.

Her şeyin bir anlamı vardı ve birbirine bağlanıyordu.

Kelimeler de eylemler de... Her şey.

Çizim kitabını koltuğumun altına aldım, yanına birkaç manga, light novel ve oyun daha ekledim. Gözüme çarpan ne varsa topladım ve kasaya yöneldim.

Şu an sadece yaratıcılığın o muazzam gücüne gömülmek istiyordum.

"...Ah."

Gözlerimi açtığımda öğle vakti gelmişti bile. Yatağımın kenarında dün aldığım kitaplar dağ gibi yığılmıştı ve hepsinin sayfaları karıştırılmıştı.

"Çok eğlenceliydi... Herkes ne kadar harika işler çıkarıyor."

Bu kitapların her birinde, her bir sayfasında yaratıcısının dramı vardı; ortaya çıkan eserin de kendi hikayesi... Sadece bunu düşünmek bile beni heyecanlandırmaya yetiyordu.

"Eyvah, telefon!"

Yastığımın altını yoklayıp kontrol ettiğimde, tahmin ettiğim gibi bir sürü cevapsız arama ve mesaj vardı. Ne de olsa ilk kez habersizce işe geç kalıyor, ilk kez öğlene kadar uyuyordum.

"Kawasegawa, yine Kawasegawa, Sakurai-san ve bir de Takenaka-san... Doğru ya."

Bugün her zamanki yayın günüydü.

Ancak, artık yayınlayabileceğimiz tek bir şey kalmıştı.

Sessizlik

Biraz düşündüm. Sırf bugün olduğu için yapabileceğim o şeyi.

Geriye hiçbir şey kalmadığında, benim yapacağım şeyi.

"Demek öyle, demek durum bu."

Önce Takenaka-san'ı aradım.

"Ah, Hashiba-san!! Ben de size ulaşmak istiyordum, şey, şu an neredesiniz?"

"Evdeyim. Uyuyordum."

"Evde mi!? Hadi canım, Hashiba-san sizin bu kadar vurdumduymaz biri olduğunuzu bilmiyordum! Şu an hafta içi ve öğle vakti, mesai saati değil mi! Resmen yönetici keyfi yapıyorsunuz!"

Bir söyleyip on karşılık aldığı bu cevaplar karşısında ister istemez mutlu olmuştum.

'Dünya çizgisi farklı olsaydı, bu kadınla çok daha eğlenceli işler yapabilirdik belki.'

Bu hayalleri bir kenara bırakıp, hafifçe boğazımı temizledikten sonra söylemeye karar verdiğim şeyi ilettim.

"Takenaka-san."

"E-evet!"

"Bugün yayın var, değil mi?"

"Ah, evet! Geliştirme sürecindeki gelişmeleri duydum. O konuyu açıklayacaksınız, değil mi...?"

Doğal olarak morali bozuk gibiydi.

"Evet, ama ondan daha önemli bir mesele var. Bu yüzden süreyi her zamankinin bir buçuk katı kadar uzun tutun lütfen."

"Ne? Şey, ne olacak ki?"

"Sürpriz. Görüşürüz."

Telefonu kapatıp durumu izledim. Tahmin ettiğim gibi, mesajlar ve çıkartmalar art arda yağmaya başladı; kayıt ekranı bir anda canlanmıştı.

"Pekala, şimdi diğer aramaya geçelim."

Sadece 13. Bölüm'ün olduğu grubu açıp sincap ikonunu buldum ve numarayı çevirdim.

"Ah, Hashiba-san! Neredesiniz, herkes çok endişelendi, demin beri sizi arıyorlar..."

"Sakurai-san, geçen gün hazırlamanı istediğim o şey hazır mı?"

Telefonun ucunda şaşkınlığı resmen hissediliyordu.

"A-ah, e-evet, hazır ama..."

"Güzel, o zaman hazırlıklı ol. Şimdi şirkete geçiyorum."

"Ne? Şey, bir dakika Hashiba-saaan!!"

Telefonu kapattım ve üstümü değiştirmeye başladım.

"Çocuklar, gerçekten teşekkür ederim."

Benim gibi biri için endişelenen herkese yürekten minnettardım.

"Hadi bakalım, son görevimize gidelim."

Şirkete varır varmaz doğruca Kawasegawa'ya rapor vermeye gittim.

Endişeli gözlerini bana dikerek:

"Şükürler olsun... Geldin demek. Bir daha şirkete uğramazsın sanmıştım."

"Geldin mi? Yoksa..."

Kawasegawa başıyla onayladı.

"Kunisaki bir süreliğine izne ayrılmak istediğini söyledi... Bugün şirkete geldiğimde masasında sadece dilekçesi duruyordu."

"...Anlıyorum."

Başkanın odasında konuştuğumuzda da Kunisaki oldukça bitkin görünüyordu. Muhtemelen onun da kabullenemediği pek çok şey vardı.

Aslında aynı şey Kawasegawa için de geçerliydi. Şirket değiştirme pahasına oyun üretmeye devam etmişti ama yine akılalmaz bir engel çıkmıştı önüne.

"Kawasegawa, sen... iyi misin?"

Sorum karşısında acı acı gülümsedi.

"Eski şirketten ayrılırken umutsuzluğa ve bu tarz şeylere çok fazla alışmışım sanırım. Başımıza bu kadar korkunç bir şey gelmesine rağmen gözümden tek damla yaş bile akmıyor. Ondan ziyade, bundan sonra herkes çalışmaya devam edebilecek mi, kafam daha çok ona takılıyor."

Sandalyesinden kalkıp tüm ofise göz gezdirdi.

Bugün de geliştirme departmanında pek çok kişi çalışıyordu. Oyunun geliştirilmesi durdurulmuş olsa da bu insanların hayatlarını sürdürmesi gerekiyordu.

"Bir şeyler üretmenin ne demek olduğunu artık kavrayamıyorum belki de. Üniversiteden beri sadece bunu düşünerek yaşadım ama çabaladıkça, mutfaktan uzaklaşıp başka şeyleri düşünmek zorunda kaldığım anlar arttı."

Kawasegawa ağlamayacağına dair söz vermişti. Bu yüzden Miss-Kuro duyurusunun yapıldığı o gün de ağlamamıştı. Ama bu onun güçlendiğinden değil, bakış açısının değişmesinden kaynaklanıyordu belki de.

'Önceki seferden tamamen farklı.'

Miss-Kuro'nun geliştirme süreci dondurulduğunda, sadece nasıl üretebileceğime dair yöntemler düşünüyordum.

Ama şimdi farklıydı. Ben de Kawasegawa da Kunisaki de diğer herkes de "bundan sonra ne yapılacağı" aşamasından düşünmeye başlamıştık.

Yine bir yol ayrımındaydık. Sonuçta, kazananı olmayan bir savaşın ardından, yorgun argın bedenlerimizi sürükleyerek nereye gideceğimize karar vermemiz gerekiyordu.

"Bugün yayın günü, değil mi? Ne yapacaksın? İstersen iptal edebiliriz..."

Başımı iki yana salladım.

"Hayır, yapacağım. Söylemem gereken şeyler var."

Bir an duraksadım.

"İptal duyurusunu... Bugünkü yayında yapmak istiyorum."

Bunu söyleyince Kawasegawa nefesi kesilmiş gibi sustu.

"Tek başına mı söyleyeceksin?"

"Evet, benim söylemem daha anlaşılır olur. Hem..."

"Hem?"

Kawasegawa, 'Dahası ne olabilir ki?' der gibi bakıyordu.

"Bunu sadece benim söylemem gerektiği için."

NicoNama hazırlıklarına başlamadan önce, uzun zaman sonra sosyal medyaya girdim.

O günkü olaydan beri dokunmadığım resmi hesaptan bugünkü yayın hakkında bir duyuru paylaştım.

Paylaştığım an tepkiler yağmaya başladı. Çoğu Miss-Kuro'nun çıkışıyla ilgili dalga geçme, kışkırtma veya endişe içerikliydi.

"İnternet işiyle uğraşınca insan bazen umutsuzluğa kapılıyor."

Yayına hazırlanırken Takenaka-san fısıldar gibi konuşmaya başladı.

"İlginç, eğlenceli veya müjdeli haberler bir anlık parlıyor ama o kadar da yayılmıyor. Asıl yayılan haberler, insanların veya şirketlerin talihsizlikleri, mutsuzlukları oluyor... İnsanlar bunları güvenli bölgelerinden izlemeyi seviyorlar."

Derin bir iç çekip acı acı gülümsedi.

"Ama biz de bu tarz şeylerin ilgi çekeceğini bildiğimiz için yapıyoruz, yani biz de suçluyuz. Muhtemelen bugün yorumlar savaş alanına dönecek. Dürüst olmak gerekirse... Hashiba-san, senin öyle bir yere çıkmanı istemiyorum."

"Takenaka-san."

"Gerçekten tek başınıza mı çıkacaksınız? İhtiyacınız olursa ne zaman isterseniz çağırın. Hemen gelirim."

Takenaka-san ağlamaklı bir yüz ifadesine bürünmüştü. Her zaman neşeli olan o halinden sonra onu böyle görmek beni çok üzmüştü.

"Teşekkür ederim. Ama sorun yok. İçiniz rahat olsun."

En başından beri bugünkü yayının sakin geçmeyeceğini biliyordum. Ama tam da böyle bir ortam olduğu için, bazı şeyleri tek başıma, hakkıyla iletmek istiyordum.

"Hazırlıklar tamam. İstediğiniz zaman başlayabiliriz."

"...Anlaşıldı! Biz de hazırız, planladığımız gibi saat 20:00'de başlıyoruz!"

Takenaka-san'ın enerjik sesiyle birlikte ekrana yayın hazırlık görseli yansıdı. Yorumlar akmaya, bekleyen izleyiciler hareketlenmeye başladı. İzleyici sayacı hızla dönüyordu.

Ve vakit geldi.

"Saat 20:00 oldu. BCC kanalının rutin yayın saatindeyiz. Bugün her zamankinden farklı olarak, yayını sadece ben, Hashiba, sunacağım."

Anında bir yorum fırtınası koptu.

Takenaka-san bu yayının şüphesiz yıldızıydı. Bu yüzden çoğu kişi gidişine üzülüyordu ancak aralarında huzursuz havayı sezip yine bir şeylerin açıklanacağından şüphelenenler de çıkmaya başlamıştı.

"Bugün sizinle önemli bir konu hakkında konuşacağım."

Bir anda, az öncekinden bile daha fazla yorum ekranı doldurup taşırdı.

Çoğu yorum projenin iptal edildiği veya ekibin dağıldığı yönündeydi.

Bu yorum fırtınasının arasından sıyrılmak istercesine, kalabalığın biraz durulmasını bekleyip devam ettim.

"Clockwork Destiny'nin geliştirme süreci bu aşamada durdurulmuştur. Dört gözle bekleyen herkesten en içten dileklerimle özür dilerim."

Derin bir nefes alıp söyledim. Ardından başımı eğdim.

Ekran tam bir mahşer yerine dönmüştü. Muhtemelen sosyal medya akışları da şu an birbirine girmiştir diye düşündüm.

Arada sırada denk geldiğim, gerçekten üzüldüğü belli olan kullanıcı yorumları gözlerimin dolmasına neden oluyordu. Hayır, aslında yorumlarında kışkırtıcı şeyler yazanların bile birçoğu içten içe üzülüyordu, biliyordum.

Geliştirmenin iptal edilmesi gerçeği, tarif edilemez bir ağırlığa sahip. Çünkü bir oyuna adanan tüm o zaman, her şey o noktada duruveriyor.

Senaryosu, grafikleri, müziği... Hazırlanan her şey, çok nadir istisnalar dışında bir daha asla gün yüzüne çıkamayacak.

Bunu tekrar iliklerime kadar hissederken, şirketin resmi bilgilerini aktarmaya devam ettim.

"...Hepsi bu kadar. Resmi web sitesinde de konuyla ilgili detaylı bir açıklama yayınlanacaktır, oraya da göz atabilirsiniz."

Resmi açıklama kısmı tamamen bitti. Bir nefes alıp stüdyoya göz gezdirdim.

Bugün özel bir gün olduğu için, kameranın kadrajına girmeyen bir yerde Kawasegawa başta olmak üzere geliştirme departmanından birkaç kişi daha bekliyordu. Muhtemelen buraya gelemeyenler de kendi bilgisayarlarından veya akıllı telefonlarından izliyorlardı.

Bir süre sessiz kaldıktan sonra yavaşça dudaklarımı araladım.

"Bundan sonra söyleyeceklerim artık şirketin resmi görüşü değildir. Bunlar benim... Kişisel düşüncelerim. Sadece dinlemek isteyenler kalsın lütfen."

Pek çok şeyi zihnimde tartıyordum.

Kendi hayatın için "sıkıcı" demek kadar acı verici bir şey yoktur. Fakat geriye dönüp baktığımda, hayatım hep o sıkıcı anlarla doluydu.

"Biraz kendimden bahsetmiş gibi olacağım ama çocukluğumdan beri hiçbir özelliği olmayan bir insandım."

Okul notlarım, spor, hatta oyunlar bile... Hepsi tam ortalamaydı. İlla bir şey söylenecekse, sakin yapım sayesinde genelde bana grup liderliği veya arabuluculuk yıkarlardı, o kadar.

Hashiba Kyouya’nın hayatında ne bir dalga vardı ne de fırtına.

Ama bunu hiç garip bulmazdım. Çünkü ortalamaydım işte. Ortalama biri olarak öylece yaşayıp giderim sanıyordum.

"Liseden mezun olurken hayatımda ilk kez bir şüpheye düştüm. Böyle devam etsem olur mu diye. Hiçbir şeyi yerinden oynatmadan yaşamak doğru mu diye."

Neler yapmak istediğimi düşündüm. Sadece bir tek şey özeldi.

Oyunlar, animeler, Light Novel'lar, mangalar... Eğlence sektörüne duyduğum o hayranlık ve sevgi. Hiçbir zaman dışlamadığım, aksine dürüstçe "seviyorum" diyebildiğim bir dünyaydı bu.

Sadece onlara dokunduğum anlarda özel biriydim. Olayların yaşanmadığı o rutin hayattan kaçmamın tek yoluydu. Başka bir dünyaya davet eden o kapının ta kendisiydi.

Hayran kalmıştım. Fakat küçükken, bir gün bu dünyayı yaratan tarafta olabileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Yine de, belki. Belki ben de oraya gidebilirim diye düşündüm. Kalbimin derinliklerinde beliren o küçük soru işareti, bu bulanık rüyayı zamanla netleştirdi.

Oraya nasıl gidilir? Sıradan bir lise öğrencisinin hemen işe girmesi imkansızdı. Önce bir Beceri edinmeliydim.

"Böylece nihayet ciddi bir şekilde üniversite tercihlerini düşünmeye başladım."

Kırsal bir bölgedeki okuldaydım ama şansıma üniversite broşürleri tamdı. Genel üniversitelerin yanına, o güne kadar hiç aklıma getirmediğim bir üniversiteyi de adaylar arasına ekledim.

Güzel Sanatlar Üniversitesi.

O güne dek resim veya müzik derslerinde kıyısından geçtiğim o dünyayı uzmanlık seviyesinde öğreten bir yer. Broşürdeki detayları okudukça hayranlığım daha da arttı.

Ve sınava girdim. Normal üniversitelerin yanında Güzel Sanatlar'a da başvurdum.

"Sonuç... Kazandım. Ulaşılmaz sandığım o Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni."

Görüş alanımdaki Kawasegawa'nın şaşkın bir ifade takındığını fark ettim. Bu konuyu hiç kimseye anlatmamıştım, şaşırması normaldi.

"Şaşırmıştım. Sadece seçilmişlerin gidebileceğini sandığım o yere, sıradanlığın vücut bulmuş hali olan benim kabul edilmeme... O an ilk defa kendimde bir potansiyel olabileceğini düşündüm. Ama..."

O güne kadar alıştığım o ortalama yaşam tarzı. Oradan bir adım dışarı çıkma düşüncesi tarif edilemez bir korku verdi.

"Gitmedim, sonunda vazgeçtim. Tercihimi sıradan bir üniversiteden yana kullandım."

Kaçış şansım varken, yine o güvenli ve sıradan yola döndüm.

"Üniversite hayatım orada da eğlenceliydi, arkadaşlarım oldu. Ama şimdi anlıyorum ki... Yarım kalmış bir hayalin gölgesinde yaşamak gerçekten çok ağır bir yükmüş."

Sırf girmesi kolay diye girdiğim şirket uzun sürmedi, sektörün bir yerinden tutunmak için girdiğim o mağaza ve oradaki bağlantılarla girdiğim o görsel roman yapımcısı... Hepsinin sonu yarım yamalak geldi ve perde kapandı.

Artık bitti, demiştim.

"İşte o dönemde, şans eseri Succeed'e girmeyi başardım."

Hayran olduğum o şirkete girmiştim, artık sonunda var gücümle bir şeyler üretebilecektim. Ama beni bekleyen gerçekler çok acımasızdı.

"Fakat işler pek de yolunda gitmedi. Burada da bir çöküş yaşadım ve oyun yapımına dair tüm umudumu kaybetme noktasına geldim."

Görmek istemeyeceğim kadar çok kirli çamaşır gördüm. Masa altı oyunlarını bizzat tecrübe ettim. Saf hayallerle düşlediğim bu dünya, aslında diğer dünyalardan farksızdı.

"Bıktığım anlar o kadar çoktu ki... Her şeyi bir kenara itip, şirketi asıp gezmeye gittiğim zamanlar bile oldu. Ama..."

Yine de, sonunda oyunu bırakamadım.

Şirket değişse de, ürettiğim şeyler değişse de bir türlü vazgeçemedim.

Çünkü bu eserlerin sahip olduğu güce inanıyordum.

"Benim gibi sıradan bir insan bile bir şeyler üretip dünyaya sunduğunda, birinin kalbindeki boşluğu doldurabiliyor veya yıkılmak üzere olan birine destek olabiliyor. Bunu bir kez anladıktan sonra, bırakmayı bir an bile düşünmedim."

Sesimin biraz yükseldiğini hissediyordum.

"Bir şeyler üretmeyi seviyorum. Başım ne kadar belaya girerse girsin, vazgeçemiyorum."

Zor zamanlarımda beni kurtaran o eserler...

Onlar bir döngü içinde sıradakine, hep bir sonrakine devredilir. Eğer bunu inkar edersek, insan neyle beslenip nasıl yaşayabilir ki?

Barınma, yeme ve içme olduğu sürece hayatta kalmak mümkündür. Ama bu "yaşamak" değildir. Bugünün ve yarının enerjisini bulabilmek için; başkalarının bıraktığı eserleri okumalı, dinlemeli ve varlığımızı onlarda doğrulamalıyız.

"Eğlencenin, her şey karşılandıktan sonra en son ihtiyaç duyulan şey olduğu yönünde bir görüş vardır. Ben de böyle düşünüyorum. Bu tür şeyler aslen fuzulidir."

Fakat insan, o gereksiz şeye;

"Gereksiz olduğu içindir ki... Onu sevmekten kendimi alamıyorum."

Tutkuyla bağlanıyor.

"Bu çaresiz, gereksiz şeyler; kusurlu olan bizleri iyileştiriyor ve tamamlıyor. Bunu fark ettiğim için oyun yapmayı böylesine sevdim."

Bakışlarımın derinliklerinde Kawasegawa var. Göz kenarlarını siliyormuş gibi göründü. Hemen yanında Takenaka-san gülümseyerek kafa sallıyor.

Sevinç de keder de, nefret de öfke de, ego da, dünya barışı için edilen dualar da... Bir şeyler yaratmak, her şeyi sarmalayıp kucaklıyor.

"Fakat ben şu an, üzerinde çalıştığım eseri kaybettim. Ancak..."

Orada bir an duraksayıp önümdeki bilgisayarı kendime çektim.

Takenaka-san'a göz ucuyla işaret verince, onaylayarak yayın ekranına küçük bir pencere açtı ve tam yanımda ufak bir panel belirdi.

"Şu an şirketimizde Proje Grape adlı bir plan yürütüyoruz. Clodis ile kıyaslandığında bütçesi onda birinden bile az olan küçük ölçekli bir iş. Fakat burada yaratıcılığın potansiyelinin yattığına inanıyorum."

Sakurai-san'ın hazırladığı belgeleri yayın ekranına yansıtmaya başladım.

Yapımcılara destek, materyallerin etkin kullanımı, içerik üreticileri arasındaki etkileşim.

O zamanlar 13. departmanda hayalini kurduğum şeyleri tek tek düğümlerini çözer gibi anlattım.

"Değil mi? Güzel olacak. Bunu iptal etmiyoruz, bu yüzden gönül rahatlığıyla katılabilirsiniz."

Yorumlar kısmı bir nebze olsun yumuşadı. Bunu görünce devam ettim.

"Ve... Ben de bugün bu yayınla birlikte şirketten istifa ediyorum."

Kawasegawa'nın bir şey söylemek istercesine ağzını açtığını fark ettim. Takenaka-san da şaşkın görünüyordu. Ekranda şaşkınlık belirten yorumlar akıp geçti.

"Çünkü yapmak istediğim bir şey var."

Paramparça olmuş o proje dosyasını havaya kaldırdım. Sakurai-san'ın bana gösterdiği, işte o proje.

Bunu yapacak olursam şirketten istifa ederim. Onun dediği bu projeye ben de dahil olmaya karar verdim. Bu yüzden ben de ayrılıyorum.

"Oyun yapacağım. Henüz hiçbir şey belli değil, nerede ve nasıl yapacağımı da bilmiyorum; ekipte benden başka kimse de yok. Fakat..."

Acı acı gülümser

"Fakat... Müthiş olacak. Ne zaman biteceğini bilmiyorum ama bittiğinde bunu ilk olarak size duyurmak istiyorum. Bu yüzden, lütfen bekleyin. Tabii ki..."

Yayın ekranına önceden hazırladığım alt yazıyı yansıttım.

"Çıkış tarihi belirsiz, fiyatı belirsiz, ismi belirsiz ve ekip de belirsiz."

Yorumlar kısmı kahkahalara boğuldu.

Evet, hiçbir planım yoktu; sadece yaratma iradesiyle bugünkü duyuruyu yapmıştım. Ne yapılacağı, kimlerin olacağı bile belli değildi.

Eskiden internette dolaşan o "Ben yapımcıyım, geri kalan her şey için eleman aranıyor" yazılı amatör grup ilanları gibiydi. Ortada aceleci bir tutkudan başka bir şey yoktu.

Ama olsun.

Yaratmaktan vazgeçemem. Hangi büyük güç baskı kurarsa kursun, egolarıyla saldırıp beni suçlasınlar; ne yaparlarsa yapsınlar nafile.

Ben artık oyunlardan vazgeçmeyeceğim.

"Söyleyeceklerim bu kadar. Teşekkür ede..."

Tam başımı eğip selam verecekken akıllı telefonumdaki bildirimi fark ettim. RINE'dan bir mesaj gelmişti. Ekrana yansımasın diye hemen elimle gizlice kumanda ederek içeriğe baktım.

Üç mesaj gelmişti.

Bir kez daha ağlayacak gibi oldum. Ama kendimi tuttum.

Onun yerine herkese son bir duyuru yaptım.

"Şey... Belirsiz olan ekip listesinde; çizim, senaryo ve bir de müzik kısımları netleşmiş gibi görünüyor. Detayları daha sonra açıklayacağım—"

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.