Sürekli aksayan taslak nihayet bitti. Dosyayı ekleyip gönder tuşuna bastım.
Hemen ardından telefonum çaldı. Bu karşılıklı alışverişi kim bilir kaç kez tekrarlamıştık.
"Efendim, alo?"
"Ben Fujiwara. İlk taslak için teşekkürler, hemen kontrol edeceğim."
"Size zahmet, şimdiden teşekkürler."
Light novel yazmaya başlayalı on yıl mı olmuştu?
Şans eseri daha öğrenciyken bir ödül almıştım ve o günden beri düşünecek vakit bulamadan yazmaya devam etmiştim. Elbette çokça kararsızlığa düştüğüm anlar oldu ama pek kafa yormamaya çalışarak sadece kalemimi ilerlettim.
Ne olursa olsun üretmek. Onu dünyaya sunmak. Amatörsen kendi içinde evirip çevirmen yeterlidir ama profesyonelsen işi düzgünce tamamlayıp halkın takdirine sunmalısın. Uzun zamandır kahrımı çeken editörüm Fujiwara-san'ın sözüdür bu. O günden beri bu ilkeye sadık kalıyorum.
"Geçen günkü mesele için ellerinize sağlık."
Fujiwara-san teselli mahiyetinde konuştu. Neyden bahsettiğini açıklamadı ama muhtemelen Claudis projesinden çekilmem hakkındaydı.
"Yok, asıl ben... Sizleri de zahmete soktum."
Nihayetinde bu sadece benim kararım değildi. Fujiwara-san'ı da dahil ederek aldığımız bir karardı. Çünkü o anki halimle sağlıklı kararlar verecek gücüm kalmamıştı.
"Haddimi aşmış olabilirim. Ancak o projenin artık sınırına ulaştığını düşünüyordum."
"...Haklısınız."
Çok şey düşündüm. Gerçekten bu karar doğru mu diye kara kara düşündüm. Kendim yapacağım diye başladığım bir işi yarı yolda bırakmak doğru muydu?
Hepsinden öte Hashiba söylemişti; önemli olanın tamamlamak olduğunu. Tesadüfe bak ki bu teklifi reddeden Fujiwara-san ile o, aynı fikirdeydi.
Bir şeyler yapmak istiyordum ama o proje konusunda artık sınırıma dayanmıştım.
"Hashiba için bir şeyler yapabilmeyi çok isterdim ama olmadı maalesef."
Ben öyle deyince...
Telefonun diğer ucundan bir acı gülümseme duyuldu.
"Bir şey mi oldu?" diye sormadan edemedim.
"Yok, sadece... Sizin gerçekten de gizlisi saklısı olmayan biri olduğunuzu bir kez daha anladım, Sensei."
"............Efendim?"
"Canlı yayını izliyordunuz, değil mi?"
Bu tek cümleyle her şeyi anladım.
Demek o kadar belli etmiştim.
"Şey, ben, özür dilerim. Buradaki taslağı etkilemesine izin vermeyeceğim, o yüzden..."
"Biliyorum, biliyorum. Sözünüzü tuttuğunuz sürece sorun yok. Hem..."
"Hem?"
Telefonun ucundan bu sefer samimi bir gülüş geldi.
"Ben de yayını dinlerken biraz özendim doğrusu. Bir şeyler üretmeye çalışan insanların gerçekten bir... karizması oluyor, değil mi?"
Bu sefer gülme sırası bendeydi.
Paylaşım yaparken ismini yazsam mı yazmasam mı diye bayağı bir süre düşünmüştüm. Sonunda ismini vermezsem daha az rahatsızlık veririm diye düşünerek öyle yapmıştım ama duygularımın ona ulaşmasına sevindim.
"Yeniden şevke gelmesine çok sevindim, gerçekten."
Kyoya-kun ile hem oyun meselesinde hem de çizim albümü illüstrasyonlarında çok emeğimiz geçmişti. Bu iptal kararı yüzünden hayal kırıklığına uğrasa çok üzülürdüm.
Ama hâlâ bir şeyler üretmek istediğini görmek beni mutlu etti.
"......Yalnız benim biraz özür dilemem gerekecek."
E-postadan üç, telefondan iki bildirim.
"İşiniz boşalırsa lütfen bize gelin!" diye ricacı olan yerlerden anında "Yayında kesinleştiği söylenen çizimler Akishima-san'ın mı?!" diye mesajlar yağmaya başladı. Onlara "Hayır, öyle değil, o zaten önceden belliydi," diye açıklama yapmam lazım.
"Gerçi asıl kararı tam o anda vermiş oldum ama."
Kyoya-kun ilginç biriydi.
Bir şeyler üretmek eğlenceli, bunu sonsuza dek sürdüreceğim demek pek kolay bir şey değildir ama o bunu herkesin önünde açıkça söyledi ya, bu bana çok tazeleyici geldi.
Böyle bir duyurudan sonra genelde insan "Bir süre dinleneceğim" ya da "Sektörü bırakıyorum" falan der, dese de elden bir şey gelmez zaten. Ama onun o ortamda "Yeniden yeni bir şey yapacağım" diyeceğini hiç tahmin etmemiştim.
"Çok ilginç!" diye düşünerek izlerken bir bakmışım RINE'dan mesajı göndermişim bile.
Bundan sonra ne kadar meşgul oluruz, ne zaman başlar ne zaman biter hiç bilmiyorum ama şundan eminim:
"Kyoya-kun mutlaka bir şeyler başaracaktır."
Önemli kararlar verirken böyle basit nedenlere dayanmanın daha iyi sonuç vereceğine inanıyorum.
"Yaaa! Gerçekten rica ediyorum, pat diye kendi başınıza yeni işler almayı bırakın artık! Sonra müdürden bir dünya laf işiten ben oluyorum!"
"Neden olmasın ki? Bak, bir iş iptal oldu, onun yerine başka bir şey koymanın nesi yanlış?"
"Çok yanlış! Çünkü o işin gerçekten bir işe dönüşüp dönüşmeyeceği bile belli değil gibi duruyor!"
"Öyle valla... Belki de indie bir şey olur. Ah, öyleyse ofisi karıştırmadan doğrudan yapsaydım keşke!"
"Nana-san! Bak gerçekten kızıyorum artık!"
"Şaka şaka, tamam özür dilerim! Neyse, eski işlerden bir şeyler çıkarabilirsek sana danışırım, sen üsttekilere bir açıklama yapıver Kyoka-chan, hadi göreyim seni!"
"......Pekiii..."
Hâlâ kendi kendine konuşup söylense de telefon kapandı. Çok dırdır eder ama Kyoka-chan sonuçta çok yetenekli bir menajer, bir şekilde halledecektir. Evet.
Yine de işi bir anlık gaza gelip kabul ettim. Kyoka-chan'ın hep dediği gibi, anlık heyecanlara karşı zayıfım. Biri çıkıp "Seni seviyorum, seninle çalışmak istiyorum!" dediğinde "Ben de seni seviyorum!" deyip işe atlıyormuşum gibi hissediyorum. Kolay lokmayım.
Ama bunun bir sebebi var. "Bir şey üretmek istiyorum, üretirken de müzik olarak senin müziğini istiyorum!" diye gelen insanlar, işi sonuna kadar düzgünce götürüyorlar. Eğer bu iş; pazarlama stratejileri, tutmuş işlerden devşirmeler falan filan diye uzun uzadıya yazılmış bir proje dosyasıyla gelirse, sonlara doğru her şey çok baştan savma oluyor ve genelde "Böyle de olur işte" deyip geçiliyor.
Hashiba-san... Gerçi herkes ona Kyoya ya da Kyoya-kun diyor, haksızlık bu ama neyse; o adamın içindeki o "üretme tutkusu" aniden fışkırıveriyor. Üstelik iş ilerleyince de çok yetenekli bir yöneticiye dönüşüyor, o yüzden içim rahat.
Yine de...
"O adam... Bayağı iyi ya, evet."
Sesi güzel, nazik bir abi imajı vardı kafamda ama o yayını izleyince kalbim biraz güm güm etti. Yani bayağı hoşlandım kendisinden. Aynı yaştayız zaten. İlgimi çekti.
"Eğer Eiko ile hâlâ bir bağları yoksa, bir ara konuşmayı denerim belki!"
O gün işim erken bittiği için eski şirketimden bir Senpai ile içmeye çıkmıştım. Derken eski şirketimden bir Kouhai'nin NicoNama'ya çıkacağını duyunca, Senpai ile akıllı telefondan yayını izleyip sake içmeye başladık.
Sonuç olarak:
"Ulan herif, güya projenin iptali için yapılan ciddi bir yayın bu. Aniden kendi dertlerini anlatmaya başladı, sonra da kalkmış 'Oyun yapacağım' diyor... Gerçekten kafayı yemiş bu çocuk, şaka gibi valla."
Birlikte içtiğim Senpai, işte böyle kötü sarhoş oldu.
"Ama o sözler beni bayağı etkiledi. Ben yaratıcı taraftan gelmediğim için aslında temelinde onu anlayamayacağımı düşünüyordum ama izleyince 'Bir şeyler yapmam lazım' hissine kapıldım."
İnsanlar ağızlarıyla mantık, teori falan geveler durur ama topluma açık bir yerde asıl ses getiren şey, ne kadar ciddi olduğunuzu gösterebilmenizdir. Bu açıdan bakınca, gerçekten etkili bir konuşmaydı diye düşünüyorum.
"Kojima, senin bu kadar romantik bir tarafın var mıydı ya?"
"Onu diyeceğine, Miyamoto-san, sen de birden ateşli bir amcaya dönüştün ya."
Miyamoto-senpai "Ngggh" diyerek kelimelerin boğazına düğümlenmesine izin verdi.
"...O, biraz o herifin etkisi işte."
Öyle, gerçekten ben de öyle düşünüyorum.
Çalışmadan para alabildiğim o şahane bodrum katına kapatılmıştım. Kendi kendime "Şöyle üç yıl kadar takılır sonra başka işe geçerim" diye düşünürken, aniden dramaların başrolü gibi ateşli bir çocuk çıkageldi. Üstelik şaşırtıcı derecede yetenekliydi. Ben, karşımda duran Miyamoto-senpai, kouhai-chan, bölüm başkanı... Hepimiz bir anda gaza geliverdik.
Gerçi o şirketin kendisi zaten darmaduman olduğu için sonunda büyük bir reform yapamadık ama o ateşli çocuk biraz daha erken uyansaydı, belki tüm dünya çok daha eğlenceli bir yer olurdu diye Değerlendirme yapıyorum.
"Sen de o herifi övüp duruyordun ya."
Evet, öyle. Öyle olmasaydı zaten sağda solda koşturup durmazdım.
"Şimdilik, bizim yıldız oyuncu yine bir şeyler yapacak gibi görünüyor. Arka plandakiler olarak neler yapacağını bekleyip görelim."
Miyamoto-senpai, sakenin iyice çarptığı suratıyla "Ngh" diyerek kafa salladı.
"Hadi bakalım... Bu sefer bari, kafası bozuk birine musallat olma..."
Son gücünü toplayarak, içinde pek bir şey kalmayan birasını havaya kaldırdı.
"Hashiba-kun, kendine iyi bak."
Karşılıklı biralarımızı kaldırıp, o ateşli kouhai’mizin geleceğini kutladık.
Hokkaido, Nosappu Burnu. Saat sabahın dördü.
Aksi gibi internetin pek çekmediği bir yerde Bildirim geldi.
"Olamaz, ne biçim bir gelişme bu. Hashiba, yaptığın resmen çılgınlık."
Şirketten tek taraflı izin alıp, kimseye haber vermeden fırlayıp çıkmıştım. Bu tarz yolculukların klasiği olarak ya kuzeye ya güneye gidilir ya; ben de güneye aşina olduğum için bu sefer kuzeyi, Hokkaido'yu seçmiştim.
Kuzey topraklarını falan göreyim diye arabayı sürerken, Kushiro civarındaki bir lokantanın Wi-Fi'ı Şans eseri NicoNama'daki bilgiyi yakalamamı sağladı.
Ve izledim.
Bittikten sonra ne yapacağımı bilemedim, kendimi dışarı attım. Hokkaido haliyle bok gibi geniş olduğu için istesem de hemen geri dönemezdim, bu yüzden planladığım gibi doğuya doğru devam ettim.
Ve şimdi, Nosappu Burnu'ndayım. Bok gibi karanlık olduğu için hiçbir şey görünmüyordu, ben de sabaha kadar direnip denizi görüp öyle dönmeye karar verdim.
"Resmen dengem bozuldu."
Açıkçası oyun yapımına bir süre ara veririm diyordum, bir altı ay kadar dinlenmeyi planlıyormuş gibiydim.
Ama benden çok daha ağır şeyler yaşamış olması gereken o herif, teknik okulun oyun yapımı bölümünden yeni mezun olmuş bir öğrenci gibi, gözleri parıl parıl "Yine yapacağım!" diye haykırıyordu.
Etkilenmemem imkansızdı.
"Hashiba Kyouya, ha."
İlk geldiği andan beri bir vukuatı olan bir tipti. Kawasegawa ya da genel müdürün torpillisi diye uyduruk biri geldi sanmıştım ama aslında tepeden tırnağa harika bir aptaldı.
Zorluklar çekerek beraber oyun yaptık, ağladık, güldük; öğrencilik yıllarından beri tanışıyormuşuz gibi birbirimize girdiğimiz bir dost olduk.
İyi biri olmasına rağmen, bir yerlerde o tanımlanamayan gizemi vardı ve ben içtenlikle, hatta sürekli, aynı sanrıya kapılıp durdum.
Keşke bu herifle öğrencilik yıllarımı beraber geçirseydim, diye.
Kulağa iğrenç gelebilir ama ben öğrenciyken Yenilmez idim.
Etrafımda müthiş herifler vardı ama onları rahatça geçebileceğime güvenim tamdı. Eğer beraber bir şeyler üretirsek ortaya muazzam işler çıkacağına dair fikirlerim vardı.
"Sanat üniversitesini... kazanmıştı değil mi o?"
Ancak Hashiba o zamanlar yanımda olsaydı, kendime olan o sarsılmaz güvenim belki de bu kadar sağlam olmazdı. Gizemli bir güçle dolu bir adamdı o.
"Project Grape ha. Güzelmiş."
Birçok kişi, bağımsız oyunların ilk zirve noktasının bitişinden sonra yeni bir dalganın geleceğini zaten işaret ediyordu.
Onların öncülük ettiği, şirketlerin desteklediği projeler de eminim önümüzdeki iki üç yıl içinde çok ilginç bir hal alacaktır.
"Eğer hiçbir engel olmasaydı, belki ben de katılırdım."
Fakat.
Maalesef bu artık gerçekleşmesi imkansız bir hayale dönüştü.
"Tsk, kalkmış benden böyle bir şey istiyor bir de..."
RINE'dan gelen, eski amirimden gelen mesajı tekrar okudum.
"Sana pahalıya patlayacak, Kawasegawa."
Sonunda, denizin ufku aydınlanmaya başladı.
Bunu gördükten sonra istikamet yine Tokyo. Bir dahaki sefere ne yapacağımı düşünmem gerekecek.
Karşımdaki monitörde haber siteleri açık.
Clockwork Destiny projesinin iptali. Ağzı bozuk dedikodu siteleri ağız birliği etmişçesine BCC'nin yenilgisini duyuruyor, buna mal bulmuş mağribi gibi atlayan bir sürü aptal da cabası.
Daha fazla bakmaya dayanamayıp monitörün fişini çektim.
Oda zifiri karanlığa gömüldü, sadece pencere kenarındaki acil durum ışığı odayı loş bir şekilde aydınlatıyordu.
"Gerçekten de, içi boş kışkırtmalar yapmakta üstüne yok."
Belki de politikacı olmaya çalışsa iyi bir yerlere gelebilir.
"Ama o kışkıurtmada biraz kıskançlık hissetmediniz mi?"
Eski amirim, karanlık odada sessizliği bozdu.
"Gerçi siz, o ateşli tavrın yanına teoriyi de koyabiliyordunuz, o yüzden durumunuz farklı tabii."
"İğrençleşme. Öveceksen başka bir şey bul Horii-san."
O, tam da şu malum canlı yayının başlamasından hemen önce gelmişti.
Aslında izlemeye niyetim yoktu. Böyle bir şeyle zaman kaybedeceğime başka işleri yürütmeyi tercih ederdim.
Ama Horii-san illa izleyelim deyince izledim.
"Nasıl buldunuz?"
"Zaman kaybıydı. Keşke izlemeseydim."
Dürüstçe cevap vermeme rağmen Horii-san Acı acı gülümsedi.
"İşler nasıl bu noktaya geldi diye sürekli düşünüyorum, genel müdür."
Horii-san ayağa kalktı ve masama yaklaştı.
"Şimdi kalkıp o zamanları deşecek değilim ama diyorum ki, eğer dişliler birazcık bile farklı dönseydi, bambaşka bir gelecek bizi bekliyor olabilirdi."
Ne demek istediğini anladım. Ama bunu kendi ağzımla söylemedim.
"Dengemi bozdu. Baş belası. Onun şu öğrenci gibi konuşmasını dinleyince, bunca zaman inşa ettiğim her şeyin bir anda yok olduğu Duyusuna kapılıyorum."
"İşte onda böyle dipsiz bir güç vardı."
Bu kadarı fazla bir Değerlendirme değil mi Horii-san?
Pencereye doğru yürüyüp gece şehrinin manzarasını izledim.
İnsanın eksik parçaları. Gereksiz oldukları için onları seviyorum.
İnsanın dişlerini kamaştıran cinsten laflar. Benim tarzım değil.
"Sevmekten vazgeçemiyorum falan... Hiç utanmadan nasıl söyleyebildi hayret doğrusu."
Ciddi ciddi söylemiştim ama Horii-san yine de güldü.
"Her neyse, emin misin? Sorumluluğu tek başıma üstlenmemin yeterli olacağını söylemiştim."
Yarın çıkacak haftalık dergilerde, hakkımdaki yolsuzluk ve para mevzularıyla ilgili çirkin haberler patlak verecek.
BAĞLIK: Geri Dönüşü Olmayan Yol
İçerik:
Eğitim projeleri için el altından dağıtılan paralar ve binbir zorlukla hazırlanan Mis-Cro bütçesi... Görünüşe göre o rotaya kadar her şey patlak vermişti.
Bu yüzden, yarın sabah istifa ettiğimi açıklayacağım bir basın toplantısı düzenleyeceğim. Horii-san da olayla bağlantılı olarak görevinden ayrılacağını söyledi.
Muhtemelen bu soruşturmayı yürüten BCC'den Ichigawa'ydı. Eğer parayı hareket ettirmemi beklemişse, tam anlamıyla tuzağa düşmüşüm demektir.
"Fonların kötüye kullanılmasına ben de iştirak etmiştim sonuçta."
"Sadece biliyordun. Planlayan sen değildin."
Bunu söylediğimde Horii-san, tıpkı eski günlerdeki gibi, biraz hüzünlü bir gülümsemeyle karşılık verdi:
"Bilip de görmezden gelmek de aynı suçtur, Kyo-kun."
Bunu söylerken açıkça başka bir şeyi ima ettiğini anlamıştım.
"...Hile yapıyorsun, sadece böyle yerlerde bana eski adımla seslenmen hiç adil değil."
Hayatta hiçbir şeyin telafisi yoktur.
Her şeyden nefret edip, umutsuzluk ve intikam döngüsünde geçen hayatımın bu bölümü şimdilik noktalanmıştı.
Yayınevinden yarın satışa çıkacak olan haftalık derginin ve asılı reklamların örnek görselleri geldi. İçeriği zaten kontrol ettiğim için, "Gerisini size bırakıyorum," diyerek ilettim.
Böylece bugünkü tüm programım bitmişti. Apartman dairesinin temizliği henüz bitmemişti; işi erken bitirip dinlensem ve yarın erken kalksam iyi olacak.
Monitörde, Hashiba-kun ve diğerlerinin yaptığı NicoNama canlı yayınının ekranı duruyordu. "Bu yayın sona ermiştir" yazısı nedense gözüme çok çarpıyordu.
Geliştirmenin durdurulması hakkında konuşacağını sanırken birden kendi hikayesini anlatmaya başladı. Tam "Şimdi ne olacak?" diye düşünürken, şirketten de istifa edeceğini söyledi.
"İnsan önceden bir danışır ama değil mi..."
Yayın bittikten hemen sonra yanıma gelip mahcup bir şekilde önümde eğilmesi o kadar sevimliydi ki, neyse, onu affetmeye karar verdim.
"Rüyalarının peşinden koşan çocuklar gerçekten çok tatlı oluyor."
Yetenekli biriydi, mümkünse onu bu şekilde ana merkeze transfer etmek istiyordum ama madem kendisi böyle diyor, elden bir şey gelmez.
Asıl üzücü olan, bu gidişle evini de taşıyacak olması.
Ayrıldığı şirketin başkanı ev sahibi olunca, orada yaşamak onun için de zorlayıcı olur diye düşünecektir.
"Ne yapsam acaba... Önceden hareket edip Kyoya-san'ın bir sonraki tutacağı apartmanı mı satın alsam?"
Yok canım, o kadarı artık stalkerlığa girer.
Ama onunla tüm bağlarımızın kopmasını ben de istemiyorum. Bu yüzden şimdilik Proje Grape'i doğrudan bana bağlı bir şekilde yönetip, onunla iletişimde kalmanın bir yolunu bulacağım.
"Aniden 'Ben de diğer sorumlu kişiyim!' diye karşısına çıkıveririm. Hafifçe güler"
O kadar eğlenceli bir çocuğu henüz elden çıkarmaya hiç niyetim yok.
Canlı yayını bitirdikten ertesi gün, bir kağıt çanta dolusu eşyamla BCC binasından dışarı çıkmak üzereydim.
"Şey, gerçekten daha sonra kargoyla gönderebiliriz Hashiba-san."
Eşyaların ağır olduğunu fark eden Sakurai-san endişeyle seslendi.
"Sorun değil. Ondan ziyade, Grape meselesi için gerçekten teşekkürler."
Sakurai-san elinden geldiğince ciddi bir ifade takınarak cevap verdi:
"Lafı bile olmaz! Ben de yeniden azimle doldum. Proje Grape'i layığıyla tamamlayıp size göstereceğim!"
Ben ayrıldıktan sonra Sakurai-san, Proje Grape'i tek başına omuzlamak zorunda kaldı. Sorumluluğu ağırdı ama her geçen gün güçlenen biri olarak bunun üstesinden geleceğine emindim.
"Ama destek fonu olsa bile bir süre maaş alamayacaksınız, gerçekten sorun olmayacak mı?"
"Olur, sonuçta altı ay boyunca maaş ödemeyen bir şirketteydim. Bu durumlara alışığım."
"Bence buna alışmasanız daha iyi olur..."
Kesinlikle haklıydı.
"Peki o zaman, proje tam anlamıyla harekete geçtiğinde tekrar haberleşiriz."
"Ta-Tamamdır, sizden haber bekliyor olacağım!"
Sakurai-san'ın o derin saygı selamını arkamda bırakarak sabahın serinliğinde yürümeye başladım. Gece yarısından beri eşyalarımı topluyordum ve farkına bile varmadan sabah olmuştu.
"Giderken son bir veda edebilseydim iyi olurdu ama... Elden bir şey gelmez."
Ben toparlanma telaşındayken Kawasegawa çoktan çıkıp gitmişti, konuşma fırsatımız olmadı.
Neyse, nasıl olsa yakında eski Succeed ekibi olarak tekrar toplanırız. Miyamoto-san çoktan RINE'da bir grup sohbeti kurmuş bile.
"Hoppala," diyerek çantayı diğer elime aldığımda sola doğru sendeledim.
"Bayağı ağırmış."
Sapını sıkıca kavrayıp yalpalamama rağmen yürümeye devam ettim.
İşe giden maaşlı çalışanların arasında sağa sola yalpalamak dışarıdan bakınca oldukça gülünç bir manzaraydı. Yine de binbir güçlükle tren istasyonuna ulaştım ve tam o sırada perona giren trene kendimi attım.
Oh be diyerek bir nefes aldığımda, çok basit bir hata yaptığımı fark ettim.
"Hadi be, yanlış trene bindim!"
Shinjuku yönüne binecekken yanlışlıkla Tokyo tarafına giden trene binmiştim.
Gerçi artık şirkete gitmeme gerek kalmamıştı ve Yamanote Hattı hangi yöne gidersen git eninde sonunda istediğin durağa varıyordu.
Bunu düşünerek koltuğa iyice yerleştim. Bugün cuma. Öğle vaktine yakın olduğu için tren biraz kalabalıktı ama iş çıkışı saati kadar da değildi.
'Sanki hepsi bir yalan gibi.'
Buraya kadar olan biten her şeyi düşündüğümde, her şey bir hikaye gibi geliyordu. Shinjuku'daki o küçük yanlış anlaşılmadan sonra olaylar buralara kadar gelmişti. Ve inanması güç olsa da, tüm bu olayların merkezinde ben vardım.
Fakat şu an böyle tek başıma kaldığımda, tarif edilemez bir endişe ruhumu ezmeye başlamıştı. Az önce o kadar havalı nutuklar çekmiştim ama aslında içimin ne kadar boş olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordum.
"Gelecek istasyon Akihabara, Akihabara."
Tren anonsu duyulduğunda kendiliğinden ayağa kalkmıştım.
Neden indiğimi ben de tam bilmiyordum. Belki de eskiden beri sık sık vakit geçirdiğim bu sokağa gelirsem, orada bir şeyler bulabileceğimi hissetmiştim.
Eskiden bu semte çok gelirdim. Yeni bir oyun çıkacağı zaman mağazaların ön sipariş bonuslarını kontrol eder, hangisini alacağıma karar verene kadar kılı kırk yarardım. Light Novellerin yeni ciltleri, CD'ler... Her şey dijitale dönmüş olsa bile, buradaki mağazalara gelmek her zaman parıldayan bir şeyler keşfetmek demekti.
Oyun salonunun arkasında her zaman gittiğim bir dükkan vardı. İçimde hafif bir heyecan uyandı. Dört bir yanı kaplayan posterler ve el ilanları arasında eski duygularım canlanır gibi oldu.
Ancak dükkana girdiğim an kalbim daha da sıkıştı. Bu ışıltılı dünyada artık bana yer yoktu. Eskiden sadece bir "kullanıcı" olduğum zamanki o saf duygular geri gelmiyordu.
Normalde şu an burada Chrono Clock'un ön sipariş duyuruları falan asılı olmalıydı. Shinoaki'nin çizdiği resimlerle posterler yapılacak, Tsurayuki'nin metinleri onları süsleyecek ve dükkanın içinde N@NA-san'ın şarkıları yankılanacaktı.
Bunları düşündükçe aniden bir ağırlık çöktü üzerime.
Buraya gelene kadar bir rüya aleminde gibiydim, ama şimdi gerçekler tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
"...Artık geri dönemem."
Geçmiş asla geri gelmez. Gerçeklik ise ilerlemeye devam eder.
Ben geride ne bıraktım ki? Sadece beyhude bir savaş verdim ve sonunda elimde hiçbir şey kalmadı. Havalı bir şekilde sıradaki durağımı bulmuş gibi yaptım ama yine aynı boş döngüyü tekrarlamayacak mıydım? Zihnimde bu düşünceler dönüp duruyordu.
Öylece dalgın bir halde kalakalmışken, üç kişilik bir erkek grubu yanından geçip gitti.
"Bu ay hangisini ön sipariş versek acaba?"
Hemen güzel kız oyunlarından (bishoujo game) bahsettiklerini anladım. Ben de bir kullanıcı olarak her ay ön siparişleri heyecanla beklerdim; oyun yapımcısı olduğum zamanlarda ise o sayılara bakıp bazen sevinir, bazen kahrolurdum.
Ama şu an, ön sipariş kelimesini bile duymak istemiyordum. Sürekli gerçekliğin sillesini yediğim için canım çok yanıyordu.
"Oğlum, yine tırt bir oyun seçip elinde patlamasın?"
"Kes sesini be, ondan gayet keyif aldım ben, tırt falan değildi."
Görünüşe göre diğer ikisi, daha önce kötü bir oyuna ön sipariş veren arkadaşlarını darlıyordu. Eh, buralarda sık rastlanan bir manzaraydı.
"Zaten isminden belliydi ne olduğu."
"Yapımcılar da o ismi koyarken hiç mi düşünmemişler, anlamak mümkün değil."
"Neydi ya o... Sen hatırlıyorsun, değil mi?"
Darlayan A ve B kişileri, ön siparişi veren C'ye sordu.
C, istemeye istemeye cevap verdi:
"'Puri-Ketsu!' idi, değil mi? Söyletmeyin işte şunu, ismi çok utanç verici zaten."
Elimde olmadan.
'Ha...?'
Neredeyse sesim çıkacaktı, aceleyle ağzımı kapattım.
'Ne... dedin sen?'
Yanlış duymuş olamazdım. O utanç verici ismi taşıyan oyunu yapan bendim.
"Ama bak, yazılımı falan berbattı ama senaryosu ve sunumu için bayağı uğraşmışlardı aslında."
Onu... Onu yapan bendim.
"Ama yapımcı firma kapandı galiba, patron da kaçmış falan diyorlar."
"Ah be, ekip bir yerlerde keşke yine yeni bir şeyler yapsa da oynasak."
Üçlü, bu konuşmalarla ön sipariş reyonuna doğru ilerledi.
Mağazadaki monitörlerde, güzel kız oyunlarının açılış videoları döngü halinde dönüyordu.
O görüntülere bakarken, bir zamanlar kendi ellerimle hazırladığım videoyu hayal ettim. Kimsenin yardım etmediği, kimsenin elini sürmediği, mecburiyetten tek başıma hazırladığım ve kimsenin dönüp bakmadığı o videoyu...
Gördüğüm sahneler yavaş yavaş bulanıklaştı ve birbirine karıştı.
"Boşa... gitmemiş... her şey boşa gitmemiş..."
Etraftakilere aldırış etmeden ağlamaya başladım.
Yaptığım hiçbir şeyin değeri olmadığını sanıyordum. Herkesin ışıl ışıl parladığı bu sektörde, benim ürettiğim şeylere kimse dönüp bakmaz sanıyordum. Succeed'e girdiğimden beri bu günleri ruhumun en derinlerine, gri bir geçmiş olarak gömmüş; bir daha görmek, hatırlamak bile istememiştim.
Ama ulaşmıştı. Çok küçük bir kitleye de olsa, birilerine kesinlikle ulaşmıştı.
"Bir yerlerde... yeni bir iş, ha?"
Gözlerimin önü bir anda, sanki dünya renklenmiş gibi canlandı.
"Yapabilirim, yeni bir oyun yapabilirim!"
Neden bu kadar pısırıklaşmıştım ki? Kendi başıma bir hiç olabilirim ama çağrıma kulak verecek yoldaşlarım varsa ve beni bekleyen tek bir kullanıcı bile olsa...
Oyun yaşamaya devam edebilir.
"Tamamdır...!"
Az önce dünyalar kadar ağır gelen kâğıt poşet, şimdi tüy gibi hafif geliyordu. Çok havalı bir yürüyüş sayılmasa da, poşeti kavrayıp göğsümü dikleştirdim.
Tam arkama dönüp istasyona doğru yönelecekken...
"Ha?"
Hiç beklenmedik bir figür, ellerini beline atmış, yarı kapalı gözlerle beni süzüyordu.
"Kawase... gawa?"
Ağzım bir karış açık bakarken, o bana sağlam görünüen kumaş bir el çantası uzattı.
"Al şunu. Kâğıt poşet yırtılır diye getirdim. Kullanırsın herhalde."
"Ah, şey, teşekkürler."
Şimdilik kâğıt poşetteki her şeyi kumaş çantaya aktardım. Poşetin sap kısımları gerçekten de yırtılmak üzereydi. Eğer öylece taşımaya devam etseydim, bir anda kopup her şey yerlere saçılabilirdi.
"İyi de Kawasegawa, burada olduğumu nereden bildin?"
Tamachi istasyonunun önü falan olsa neyse de, burası Akihabara'nın ücra bir köşesi, üstelik "otaku" dükkanlarının olduğu bir yerdi.
"Şirketten beri peşindeyim."
"Eee, seslenseydin ya bana."
"Çünkü daha önce hiç görmediğim kadar bitkin bir halin vardı... Bir şey diyemedim, öylece takip ettim seni."
Doğru, az öncesine kadar dibe vurmuş haldeydim. Yine de seslenememesi ve öylece arkamdan gelmesi tam Kawasegawa'lık bir hareketti.
"Yani... az önceki halimi de mi gördün?"
Kawasegawa, söylemekte zorlanıyormuş gibi başını yana çevirdi.
"Neler olduğunu bilmiyorum ama insanların içinde öyle zırıl zırıl ağlamayı kes artık."
Yine rezil olmuştuk!
Utancımı bastırmaya çalışarak, eşyaları doldurduğum çantayı kaldırdım. Eskisinden iyiydi ama hâlâ ciddi anlamda ağırdı.
"Şey, getirdiğin için sağ ol ama galiba bunu kargoyla falan göndermek daha mantıklı olacak..."
Kawasegawa, gayet doğal bir hareketle çantanın diğer sapından tuttu.
"Bak, şimdi yük yarıya indi. Dönüş yolumuz aynı zaten, hadi yürüyelim."
"Ah, pe-peki."
Böylece taşıması gerçekten kolaylaşmıştı ama...
"Şey, ama Kawasegawa, senin pek öyle fiziksel gücün falan yok..."
Ben lafımı bitiremeden, yükü omuzlayan Kawasegawa yüzünü ekşitti.
"Sen bu kadar ağır şeyi eve nasıl götürmeyi planlıyordun be!"
"Ben de onu diyordum işte!!"
İstasyona doğru yürümeye başladık. Kawasegawa hızlı yürüyemediği için tempomuz oldukça düşüktü.
"...Şey."
"Ne var?"
Öylece susmak garip geldiği için lafa girdim. Ama şu an konuşulması zor konular da epey çoktu.
"O... Şirketten istifa edeceğimi öyle aniden söylediğim için üzgünüm."
Canlı yayında söylediklerimden Kawasegawa'nın önceden haberi yoktu. Sadece "Grape" meselesi yüzünden Sakurai-san'a biraz çıtlatmıştım, o kadar.
Bu yüzden kesin fırça yiyeceğimi biliyordum ama...
"Kesinlikle öyle!!"
Tahmin ettiğim gibi, öfkesi patlak verdi.
"İşlerin devredilmesi, sonraki projeler... Zaten Kuroda yokken ortalık yangın yeriyken 'Ben oyun yapmak istiyorum o yüzden kaçıyorum' demek, hem de bunu şirketin resmi canlı yayınında açıklamak! Bencilliğin de bir sınırı olur be!!"
"Hii, özür dilerim!!"
Söyledikleri baştan aşağı haklıydı.
O yayın aslında çok iyi tepkiler almıştı ama heyecan yatışınca; resmi yayını neden kendi emellerine alet ettin, bu ne saçmalık gibi eleştiriler gelmeye başlamıştı.
Neyse ki sonunda birileri "Project Grape'in tanıtımı ve reklamı için yapılmış bir hamle herhalde" diye bir kılıf uydurdu da ben de o dalganın üzerine atladım. Aslında öyle bir hesap kitap yapmamış, sadece içimden geldiği gibi davranmıştım.
"Neyse, neyse. Bir süre daha şirkete çağrılacaksın, o işleri aksatmadan hallet."
"Tamam, son işlemler bitene kadar hepsini yapacağım..."
Öğle sıcağının altında, iki kişinin bir çantayı iki ucundan tutarak yürümesi dışarıdan bakınca herhalde epey tuhaf görünüyordu.
'Sanki ortamızda bir çocuk varmış gibi... Hayır, ne saçmalıyorum ben.'
Az kalsın patlamaya hazır bir mayına basacaktım.
"Hey, o projenin taslakları ne durumda?"
Aniden, Kawasegawa sordu.
"Henüz her şey yolun başında sayılır. Platinum’dan üç arkadaşın nerede ve nasıl çalışacağı bile belli değil, hatta benim pozisyonum bile henüz netleşmiş sayılmaz."
Ancak bu kararları bir an önce vermemiz gerekiyordu.
Aslına bakarsak, söz konusu proje Grape bünyesinde hâlâ bir nevi rezervasyon kontenjanı gibi görülüyordu; yani bütçe henüz onaylanmış değildi. Önce planlamayı tamamlamalı, ardından resmi başvuruyu yapmalıydım.
"Ama işte, yavaş yavaş halledeceğim. Zamanım da olacak nasıl olsa."
"Ö-öyle mi..."
Normal bir cevap vermiştim oysa, fakat Kawasegawa’nın sesi tuhaf bir şekilde kararsız geliyordu.
"Şey, aslında... Şey, bir şey sormak istiyorum."
"Hı? Ne oldu?"
Kawasegawa, dikkat etmesem kaçıracağım kadar kısık bir sesle konuştu.
"Şey... Burada, hani bir nevi sürekli yapımcılık yapmış, tecrübeli biri var ya... Onu işe almayı düşünmez misin?"
".............................. Ha??"
Bir an için ne dediğini zerre anlamamıştım.
"Diyorum ki! Kawasegawa Eiko isimli şahıs boşa çıkıyor! Onu değerlendirmek istemez misin diyorum!"
"O-onu anladım da... Peki ama neden?"
Kawasegawa adımlarını durdurdu.
"Ben de, şey... İstifa ettim şirketten. Yerime de Kuroda’yı bıraktım."
"E-eeeeeeehhhh!!"
Ben şaşkınlıktan donakalmışken, Kawasegawa’nın yüzü kıpkırmızı kesildi.
"İşte bu yüzden iş arıyorum. En azından bir değerlendir. İşine yararım."
"Hayır hayır, yani... Şey."
Olan biteni beynim henüz idrak edemiyordu. Her şeyden önce, Kawasegawa hatırı sayılır derecede yüksek maaş alan bir kadındı. Ancak bu projeyle ona sadece asgari bir geçim garantisi sunabilirdim.
"Bu yüzden zor olur sanırım... Anca kiranı öder, karnını doyurursun. Önceki hayat standartlarını koruyabileceğini sanmıyorum."
Dürüstçe fikrimi söylediğimde, nedense gözlerini dikip yüzüme bakmaya başladı.
"Tek kişi olunca öyle. Ama iki kişi olursak, geçinilebilir."
"Efendim? O ne demek şimdi?"
Tam ne demek istediğini soracakken, Kawasegawa’nın yüzü alabileceği en kırmızı hâli aldı. İşte o an, neyi kastettiğini nihayet anlamıştım.
"Hashiba. Benden... Nefret mi ediyorsun?"
Bir bakıma tam ona yakışır bir soru tarzıydı. Karakterini düşününce, bu kelimeleri ağzından dökebilmek bile onun için muazzam bir karardı kuşkusuz.
Ben de toplayabildiğim tüm samimiyetimle konuşmaya başladım.
"Hayır, seni çok seviyorum. Hem de Shinjuku’da ilk karşılaştığımız o günden beri, her zaman."
Hangi kaderin cilvesiydi hâlâ bilmiyorum ama...
Her işe dört elle sarılan, son ana kadar pes etmeyen biriydi. Aslında sulugözün teki olmasına rağmen ağlamamak için hep kendini tutardı. Yalnızlığı seviyormuş gibi takılsa da aslında insanları çok severdi.
Ben çok uzun zamandır bu kızı seviyordum.
"...Demek öyle."
Kawasegawa sözlerimi duyunca önce yumuşak bir ifadeye büründü, sonra...
"Öyleyse daha önce itiraf etsene be adam!! Neden beni bu kadar ağaç ettin!!"
"Vah, affedersiniz!!"
Bayağı bir azar işitmiştim.
"Madem öyle, bugün doğrudan senin evine gidiyoruz."
"Hı? Bugün mü, pat diye?"
"Evet. İki kişi yaşanabilir mi bir bakmamız lazım, olmazsa taşınmayı düşünürüz. Kira piyasasına bakarız; Sagamiono, Machida tarafları falan da olabilir."
Faturalardan ve eski evin aboneliklerini kapatmaktan bahsedip kendi kendine konuşan Kawasegawa’ya bakınca, yeni çıkmaya başlayan çiftlerin o taze heyecanından eser yok gibiydi.
'Yani az önceki şey bir itiraf sayılır, değil mi?'
Daha çok, karşılıklı hoşlantı üzerine kurulu bir paylaşımlı ev sözleşmesi gibi bir hava oluşmuştu.
Laf dalaşına girmişken zaman akıp gitmişti. Hemen trene binmezsek öğle saati yaklaşacak ve ortalık kalabalıklaşacaktı.
"Kawasegawa, acele etmeliyiz yoksa treni—"
Tam o andı.
Aniden esen sert bir rüzgar, açık duran bez çantamın içine daldı.
"Vov!"
Çantayı biraz gevşek tutmamın cezası olarak, içindeki taslak çizimlerden birkaçı rüzgara kapılıp dışarı fırladı.
"Ka-Kawasegawa, ilk işin çıktı! Şu taslakları toplayalım!"
"Of! Şu dağınıklığın yok mu zaten!"
Rüzgar yüzünden birbirimizin sesini duymakta zorlanırken, uçuşan kağıtları havada yakalamaya çalışıyorduk. Tesadüf bu ya; Shinoaki’nin çizdiği ve en sevdiğim o taslaktı elimdeki.
'Demek öyle... Bu çocuk da dünyaya gözlerini açamadı.'
Kağıdı havada yakalayıp bu sefer sıkıca bez çantanın içine yerleştirdim.
"Bir dahaki sefere seni asla harcamayacağım."
Bu dünyada hiç var olamamış o büyücü kıza söz verdim.
Olması mümkün olan o geleceğin hayaline dalarak...
Yeni bir yaratım alanına doğru ilk adımımı attım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.