Bodrum kattaki oda yazın sıcak, kışınsa soğuk olurdu. Klima bir şekilde çalışsa da zemin kattaki o konforla kıyaslandığında aradaki farkın dağlar kadar olduğu söylenebilirdi.
Bugünse havadaki rahatsızlık, klimanın yetersizliğinden çok daha öteydi. Nedeni elbette az önce alınan karardı; bunu söylemeye bile gerek yoktu.
"Yani anlayacağınız, haberde çıkanların hepsi doğru. Miss-Cro'nun geliştirmesi donduruldu, muhtemelen 2. Geliştirme Departmanı da yeniden yapılandırılacak..."
Kojima-san da Sakurai-san da kederli bir ifadeyle bana bakıyordu. Miyamoto-san ise başını öne eğmiş, öylece duruyordu.
"Özür dilerim Miyamoto-san... Bir fikir sunamadan işlerin bu raddeye gelmesine sebep oldum."
Miyamoto-san'ın fikrini reddedip zaman kazandırmaya çalışmamın sonucu bu olmuştu. Normalde beni dilediğince suçlamaya hakkı vardı.
Fakat...
"Ben... Ben..."
Miyamoto-san, sadece kendi kendine bir şeyler fısıldamakla yetindi, başka tek bir kelime bile etmedi.
Onu bu kadar kahrolmuş bir halde görmek gerçekten çok acı vericiydi.
"Hashiba-san, bu... Yani bunu yapan Gerçekten Genel Müdür mü?"
Sakurai-san fısıltıyla karışık bir sesle konuştu.
"Mevcut durumu düşününce, başka bir ihtimal gelmiyor akla."
"Çok acımasızca... Bu kadarı da fazla ama."
Dayanamamış olacak ki Sakurai-san başını eğip gözyaşlarına boğuldu.
Hayakawa'nın bahsettiği Genel Müdür'ün planı... Succeed Soft'tan oyun geliştirmeyi tamamen söküp atmak ve yerine başka bir iş kolu getirmek. Bu nihai hedef göz önüne alındığında, yaşananlar tamamen mantıklı bir zemine oturuyordu.
Yine de neden böyle bir yönteme başvurdu ki?
Medyayı sızdırma aracı olarak kullanmak, Genel Müdür'ün şimdiye kadar izlediği yoldan farklıydı. Bunda büyük bir tuhaflık seziliyordun.
Acaba bilmediğim bir yerlerde bir şeyler birbirine mi bağlanıyordu?
"Olup bitenler hakkında söylenmenin bir anlamı yok artık. Bundan sonra ne yapacağımızı düşünmeliyiz."
Tam bu noktada, Kojima-san'ın soğukkanlı yaklaşımı gerçekten imdadımıza yetişmişti.
"Evet, şu an hareket geçebilecek olanlar sadece ben ve Hashiba-kun. Mümkün olduğunca bilgi toplayıp bir karşı plan hazırlamalıyız."
Kojima-san bunu söyledikten sonra 13. Departman üyelerine göz gezdirdi.
Miyamoto-san derin bir çöküş içindeydi, Sakurai-san'ın da tüm neşesi kaçmıştı.
Tam yeni departmana ve üzerinde çalıştıkları projeye alışmaya başladıkları sırada gelen bu karar, kız için katlanılması çok ağır bir şok olmuştu.
"Pekala, bir ulaşmayı deneyeyim—"
Telefonumu çıkardığım anı bekliyormuş gibi cihaz çalmaya başladı. Tanımadığım bir numaraydı.
"Efendim...?"
Arama tuşuna basıp konuştuğumda, hattın diğer ucundan bir ses yükseldi.
"Hashiba-san ile mi görüşüyorum? Ben Genel Müdür Matoi'nin özel sekreteryasındanım."
Şu an duymak isteyeceğim en son isim kulaklarımda çınladı.
O meşum terfi atamasından beri buraya ilk gelişimdi. Gerçi hiçbir işim yokken adım atmak isteyeceğim bir yer de değildi zaten.
"Ooo, geldin demek. Geç otur, otur."
Genel Müdür beni gördüğünde, sanki kırk yıllık bir dostu gelmiş gibi bir edayla karşıladı.
"Oturmasam da olur. Benimle ne konuşacaktınız?"
"Ne konuşacağız olacak mı hiç, konuşulacak tek bir konu var. Dahi planlamacı edasıyla medyayı arkana almaya çalışıp eline yüzüne bulaştırman meselesi. Arkamızdan gizli kapaklı işler çeviriyordun sanırım?"
...Medyayı arkama almak mı? Ne saçmalıyordu bu?
Grape sızdırma operasyonunu daha en başında durdurmuş olmam gerekiyordu. Üstelik bunun Miss-Cro ile bir ilgisi yoktu. En azından dışarıdan bakıldığında tamamen bağımsız konulardı.
"Neden bahsettiğinizi anlayamıyorum."
"Ha öyle mi? Bu saatten sonra salağa yatmayı mı planlıyorsun?"
"Gerçekten neden bahsettiğinizi bilmediğim için böyle söylüyorum."
Genel Müdür genizden gelen boğuk bir kahkaha attı.
"Peki, öğreteyim o zaman. Eski ekibinde Miyamoto diye biri vardı, değil mi?"
"Vardı, ne olmuş ona?"
"O arkadaşınız, sınırları aşıp üzerinde çalıştığınız projeyi basına sızdırmaya kalkıştı. Entertainment Platform'u kullanarak hem de."
"Ne...?!"
Genel Müdür'ün sözlerini duyduğum an gözlerimin önü karardı, beynimde şimşekler çaktı. Kafama balyoz yemiş gibi sarsılmıştım.
"'Gizli Yeni Proje: Project Grape'in Perde Arkası!' başlığıyla servis edeceklerdi. Şirketten gizli haberi önceden sızdırıp ortalığı ayağa kaldıracak, sonra da projeyi kolayca kabul ettireceklerdi akıllarınca. Bundan haberin var mıydı peki?"
Dişlerimi gıcırdattım.
"...Haberim vardı."
"Bak sen. Ama çok acemice bir hareket, değil mi? Büyük basını takip etmediğimi mi sandınız gerçekten? Miyamoto bilginin servis edildiği gecenin sabahında temsilcilerden rapor geldi bana. 'Böyle sadakatsiz tipler var, ne yapalım?' diye sordular."
Nefes almakta zorlanıyordum. Kalbimin her zamankinden daha sert çarptığını hissedebiliyordum.
O fikir gerçekten de saf bir zehirdi. Asla dokunulmaması gerekiyordu.
Neden yaptın bunu, Miyamoto-san...?!
Sıktığım yumruklarıma daha da kuvvet bindi. Ama bu öfkeden kaynaklanmıyordu.
Onu dizginleyemeyen, ikna etmeyi başaramayan benim sorumluluğumdu. O an alternatif bir çözüm sunabilseydim, belki de işler bu noktaya gelmeyecekti.
"Am-Ama bu sadece Grape ile ilgili bir durum. Bunun Miss-Cro'nun geliştirilmesinin dondurulmasıyla ne ilgisi var?"
Evet, bu iki projenin doğrudan bir bağı yoktu. Sadece kişiler üzerinden yürüyen bir ilişkiydi, yani çakışan noktaları son derece sınırlı olmalıydı.
"Çok açık değil mi?"
"Ha?"
Genel Müdür bilhassa yanıma kadar gelip omzuma pat pat vurdu.
"Gözdağı veriyorum, gözdağı."
"Yok artık..."
Bütün vücudumdaki gücün çekildiğini hissettim.
İnsanların adeta tüm varlıklarını adayarak çalıştığı bir projeyi, sırf böyle bir nedenden ötürü bu kadar acımasızca katletmek... Benim mantığımın sınırlarını aşan bir durumdu bu.
En başından beri onunla aşık atabilecek durumda değildik.
Genel Müdür'ün gücünü ve yöntemlerini bildiğimi sanıyordum. Ama hepsi sadece vitrinden ibaretti; özünü hiç anlayamamıştım. Amacı uğruna her şeyi ezip geçebilecek o gaddarlığını görememiştim.
"Yani, zaten projeyi iptal edecektim ama bunu dışarıya nasıl yansıtacağımı düşünüyordum. Tam o sırada arkamdan iş çeviren birini bulunca, 'Bunu malzeme yaparsam herhalde bayağı kudururlar' dedim. Nitekim öyle de oldu, değil mi? Ha? Çok sinirlendin, değil mi?"
Bu öfke değildi. Hatta öyle bir duyguyu çoktan aşmış, içimde çaresiz bir delik, dipsiz bir nihilist boşluk yayılmaya başlamıştı.
"Gözdağı vermek için bile olsa, şirket için bu kadar kritik bir projenin dondurulmasını aklım almıyor. 'Zaten iptal edecektim' diyorsanız, arkasında başka bir sebep daha olmalı. Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum."
İçimde kalan son soruydu bu. Neden böyle davrandığını, derdinin ne olduğunu bilmek istiyordum.
Genel Müdür o her zamanki sinsi tebessümünü bozmadan, hiçbir şey söylemeden beni dinlemeye devam etti.
"Bu bir işletme, geliri dengelemek adına daha istikrarlı işlere yönelmenizi anlayabiliyorum. Ama neden bu kadar radikal bir yol izliyorsunuz? Bu şekilde harcanırlarsa, yaratıcı insanların hepsi ruhsal olarak yıkı..."
Genel Müdür'ün yüzündeki ifade birden değişti.
Yüzündeki o alaycı sırıtış birden kayboldu, yerini buz gibi soğuk bir ifadeye bıraktı.
Bir an için benim bile ürperdiğim, duygudan tamamen yoksun bir bakıştı bu.
"Ruhsal olarak..."
Kelimeleri toparlayamayıp duraksadığımda, Genel Müdür Yardımcısı ansızın söze girdi.
"Bana baksana, oyunlar bu dünyada ne diye var, biliyor musun?"
"Şey... Eğlence aracıdırlar, yeri gelir bir sanat eseri gibi insanların duygularına dokunurlar. Bence tek bir kelimeyle açıklanamayacak kadar derin şeylerdir."
Genel Müdür Yardımcısı'nın yüzü tiksintiyle buruştu.
"Abartıyorsun! O kadar da büyük bir olay değil. Bu kadar çarpık, üretmesi verimsiz ve işe yaramaz bir şeyin devasa bir sektöre dönüşmüş olması... Bu dünya tamamen saçmalıktan ibaret!"
Sözleri tükürür gibi çıkmıştı; sesinde ruhunun en derinlerinden gelen amansız bir nefret vardı.
"İşte bu yüzden bu şirketin oyun yapım anlayışını değiştirmek istedim. Maliyetleri kısarak, 'yaratıcı' denen o tiplerin türemesine izin vermeden, tıpkı bir fabrika gibi üretim yapalım istedim."
Elindeki boş plastik şişeyi bir dikişte bitirip bir kılıç gibi bana doğru doğrulttu.
"Ama Kawasegawa... O kadın sonuçta yaratıcı odaklı o kafadan bir türlü sıyrılamadı. Yaratıcı fikirler üzerine o kadar konuşmamıza rağmen olayı yanlış anlayıp kendi kendine acı çekti. MisCro'da bile defalarca yön değiştirtmeme rağmen karşı çıkmaya devam etti. Ben de bu durumu fırsat bilip ipini çektim."
"Birlikte çalıştığınız bir kadın hakkında... Gerçekten böyle mi konuşuyorsunuz?"
"Ha şöyle, istediğim gibi hareket etmedi. Sonucu bu olacaktı elbette."
Şimdiye kadar oyun yapan insanların özünde oyunu sevdiğini varsayardım. Fakat şu an karşımda duran adam, oyunlara karşı bunun tam tersi bir düşünce besliyordu. Bu hissettiğim şey korku ya da tehdit duygusundan ziyade derin bir şaşkınlıktı.
Bu adam sadece oyunları düşman olarak görmüyordu.
Oyunları sevenleri, onlardan keyif alanları, onları üretmek isteyenleri... Hepsini düşman bellemişti. Ve düşman gördüğü her şeyi merhametsizce ezip yok etmeye kararlıydı.
'Hiçbir şey yapılamaz... Böyle bir adama karşı hiçbir şey.'
Onunla anlaşmanın imkanı yoktu. Çünkü aramızda ortak bir dil bile bulunmuyordu. Sevgiden nasibini almamış bir insana sevgiden bahsetmek, kalbinde tek bir zerre bile kıpırdatma yaratmazdı.
Bana karşı bu kadar fütursuzca konuşmasına rağmen tek bir kelime bile karşılık veremedim. Göz göre göre ezilmiştim. Normalde içimin hırsla dolması, öfkeden kudurmam gerekirdi ama anlaşılması imkansız bir canavarın karşısında çaresizce Ezildikten sonra, içimde direnecek en ufak bir istek bile kalmamıştı.
Dürüst olmak gerekirse, ruhum paramparça olmuştu.
"Ha, unutmadan, sana bir şey sormam gerekiyordu."
Hiç ses çıkarmadan duruşumu izleyen Genel Müdür Yardımcısı, aniden bir şey hatırlamış gibi konuştu.
"Şu proje var ya... Hâlâ vazgeçmedin, değil mi?"
Project Grape'ten bahsediyor olmalıydı.
"Ben..."
Cevap vermeye yeltendim.
"Hâlâ vazgeçmedim!" diye dimdik durup söyleyebilseydim ne kadar havalı olurdu kim bilir.
Ama kelimelerin devamı boğazımda tıkandı.
Tek bir cevap bile veremeden sadece ona baktım. Gözlerimi kaçırmamak, o an yapabileceğimin en iyisiydi.
"Neyse, bol şans. Umarım gerçekleştirirsin."
O an, içimde kalmış olan son umut kırıntısı da zahmetsizce dağılıp gitti.
Genel Müdür Yardımcısı, o proje hangi kılıkta geri dönerse dönsün, kesinlikle her yolu deneyip onu tekrar ezecekti. Benim, bizim asla değiştiremeyeceğimiz bir güçle.
Gülüyordu. Meydan okuyan, özgüven dolu bir gülüştü bu.
Mülakatın nasıl bittiğini hatırlamıyordum. Kendime geldiğimde odasından çıkmış, aşağı inen asansörde boş gözlerle ayaklarıma bakıyordum.
Yorulmuştum. Gerçekten çok yorulmuştum.
Bayağıdır telefonumun bildirim sesi durmaksızın çalıyordu. İlgili birimlerden gelen doğrulama mesajları veya panikleyen ekipten gelen aramalar olmalıydı. Fakat onlara yanıt verecek dermanım kalmamıştı.
Tam anlamıyla bir yenilgiydi bu. Hayatımda daha önce hiçbir şey beni bu kadar hırpalamamıştı. Sömürücü şirkette sürünürken bile en azından çıkış yolları bulabildiğimi hissediyordum.
"Ha... Ha... İmkansız, bu kadarı fazla."
Eve doğru yürürken dudaklarımdan sinirsel bir kahkaha döküldü. Aramızdaki muazzam güç farkı ve bu çaresizlik, beni ruhsal olarak tamamen bitirmişti.
Tükenmiş bir halde aktarma yapıp eve giden trene bindim. Sokak lambalarının beyaz ışığı gözlerimi yakıyordu. Etraftaki her şey sanki bana düşmanca bakıyordu.
Kawasegawa da bunca zamandır böyle bir cehennemi mi yaşıyordu? Eğer öyleyse, her an akıl sağlığını yitirmesi işten bile değildi.
"Kawasegawa..."
Onu aramayı düşündüm, parmağım arama tuşuna gitti ama sonra vazgeçtim. Şu an kesinlikle kimseyle konuşmak istemiyordur. Tıpkı şu an benim istemediğim gibi.
Bir şekilde eve varıp üstümü bile değiştirmeden kendimi yatağa yüzüstü attım. Yarın uyandığımda dünya başka bir yere dönüşmüş olabilir miydi acaba? Böyle çocukça hayallere kapılacak kadar zihnen tükenmiş durumdaydım.
Ertesi sabah uyandığımda işe geç kalmak üzereydim. Aceleyle hazırlanıp evden fırladım. Gayriihtiyari etrafıma bakınıp Ichikawa-san'ı aradı gözlerim.
'Bugün de... yok demek.'
Böyle karanlık bir günde gülümsemesiyle içimi aydınlatmasını istediğim insan, tam da ihtiyacım olduğu an ortalıkta yoktu. Trene binip artık iyice aşina olduğum binaya doğru ilerledim.
İkinci Geliştirme Departmanı tam bir kaos içindeydi. Herkes panik halinde kriz yönetimi yapmaya çalışırken, ben tek başıma tepkisizce e-postaları yanıtlıyor, telefonlara bakıyordum.
Kawasegawa ortalıkta yoktu. Çalışma takviminde sadece 'Dışarıda' yazıyordu. Muhtemelen olayın yaşandığı yerlerde durumu açıklamakla uğraşıyordu. Sakurai-san rahatsızlığı nedeniyle izin almıştı, Kuroda ise dışarıdaki işleri hallettiğini söyleyip şirkete uğramamıştı.
Bu derin yalnızlığın içinde ben de önümdeki krizle boğuşuyordum. Onların durumunu, herkesi deli gibi merak ediyordum ama şu an tek yapabildiğim önümdeki işleri eritmekti.
Kendi kutuma da dağ gibi e-posta yığılmıştı. Hepsi o sızdırılan haberi gördükten sonra atılan mesajlardı. Sadece işle ilgili olanlar bile bu miktardaysa, kullanıcılardan gelen şikayetlerin boyutunu tahmin etmek zor değildi. Genel Müdür Yardımcısı'nın sırf kendi çıkarları uğruna böyle bir yıkıma yol açabilmesi, bedenimin tekrar ürpermesine sebep oldu.
Nihayetinde ben hiçbir gücü olmayan sıradan bir adamdım. Gerçek gücü elinde tutan birinin karşısında ne kadar aciz ve çaresiz kaldığımı anladım.
"Sanki harika bir şey yapacakmışsın gibi geliyor." Kawasegawa'nın o zaman söylediği sözler, şimdi içimi sızlatan ağır bir yüke dönüşmüştü.
Akşama kadar aralıksız çalıştım. Herkes bitkin yüzlerle, teker teker şirketten ayrıldı.
Ofis tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. İpler koptuğu için bir noktadan sonra telefonları telesekretere bağlayıp e-postalara da otomatik yanıt ayarladım.
İnternet dünyası muhtemelen çalkalanıyordu. Sosyal medyaya bakacak yüzüm yoktu. Kaynağı belirsiz, uydurma bilgiler üzerinden dedikodular yayılıyordu büyük ihtimalle. Artık bu dünyadaki hiçbir şey ilgimi çekmiyordu.
Gece çöktü.
"Ngh..."
Telefonlara bakarken masanın üzerinde uyuyakalmışım. İyice gerinip etrafıma bakındım. Departmanda kimse kalmamıştı, koskoca katta tek başımaydım.
Monitörün arkasından dışarıya bakıyorum. Kocaman pencerede ay süzülüyor, Tokyo sokakları ışıklarla süslenmiş. Yüksek kattan görünen bu manzara nedense çok ruhsuz, sanki bir resim yapıştırılmışçasına soğuk. Ama şu anki ruh halime nedense çok uygun geliyor.
"Aaa?"
O ışıkların arasında bir karaltı belirdi.
Ne monitörü ne de başka bir ışığı açmış. Öylece masasında oturuyor, kılını bile kıpırdatmıyordu.
Kimin oturduğunu hemen anladım.
"Kawasegawa... Döndün mü?"
Yaklaşıp seslendim.
"Daha yeni geldim. Özür dilerim, geç kaldım. Seninki halledildi mi?"
"Evet, yani... Aşağı yukarı tahmin ettiğim şeyler oldu."
Kısaca bilgi verince hafifçe iç çekti.
"Teşekkürler. Nedense eve erken dönesim gelmedi. Dışarıda bir şeyler yiyip biraz dinlendim."
Yavaşça başını kaldırdı, yüzünde yorgun bir gülümseme vardı.
Yanaklarının hafifçe kızardığını fark ettim. Alkol almış gibiydi. Şirkete döneceği zaman asla ağzına içki sürmezdi oysa. Bu kuralını bile çiğnemişti.
Sınırına dayanmış olmalıydı. Bunu içim acıyarak anlıyordum.
"Şey, Kawasegawa. Özür dilemem gereken bir şey var."
"Sızıntı mevzusu mu? Miyamoto-san'ın kalkıştığı, Yardımcı Murahhas'ın da tepe tepe kullandığı şu mesele..."
Her şeyi öğrenmişti demek.
"Kimden duydun?"
"Yardımcı Murahhas'ın kendisinden. Sağ olsun, lütfedip aradı. 'İyi dostların var, ne mutlu sana' dedi."
Boğazımdan bir hırıltı kaçacaktı az kalan. O adam insanları köşeye sıkıştırmaktan bu kadar mı keyif alıyordu? Ötekilerin acı çekip çırpınışını izlemek bu kadar mı hoşuna gidiyordu?
"Çok üzgünüm. En başta bizim yüzümüzden çıkan bir patırtıydı."
Samimiyetle özür dilediğimde Kawasegawa yavaşça başını iki yana salladı.
"Hayır, Miss Kuro'nun dondurulması o yüzden değil. O adam ne dedi bilmiyorum ama bu sadece bir bahaneydi."
Bir şeylerden vazgeçmiş gibi, sakin ve duygusuzca konuşuyordu.
"Miss Kuro çok uzun zaman önce bitmişti zaten. Daha önce de söylemiştim, değil mi? Yönetim çizgiyi değiştireceğiz diye sürekli projeyi kurcaladı, ben de her seferinde toparlayabilmek için çırpınıp durdum."
Moral bozulmuş, hayal edilen tasarım değişmiş, Miss Kuro giderek bambaşka bir şeye dönüşmüştü.
"Sen gelince rüzgar tersine döner, belki farklı bir hava yakalarız diye umdum. Öyle safça bir beklentiye girdim. Ama yetmedi, hiçbir şey değişmedi."
Kawasegawa ses çıkarmadan ayağa kalktı.
Her zamanki o dik, kendinden emin duruşundan eser yoktu. Rüzgarda savrulup gidecekmişçesine zayıf, kırılgan görünüyordu.
"Hep hayalimdi."
Küçük bir iç çekişle birlikte yüzünde beliren kendinle alay eden bir tebessüm.
"Herkesle birlikte bir eser ortaya çıkarmak. Bu kadar büyük bir şirkette olursak kesinlikle harika bir şey yapabiliriz sanıyordum. Sırf bunun için başarılar yakaladım, departman yöneticiliğini kaptım. Sonunda her şeyin hazır olduğunu düşündüğümde öyle mutluydum ki..."
Kawasegawa bana doğru bir adım daha attı.
"Ama... Hiçbir şey yapamadım. Herkesi etrafıma topladım ama elimden gelen tek şey günü kurtarmak oldu. Durumu değiştirecek tek bir hamle... Tek bir adım bile... Atamadım..."
Ay ışığı yüzüne vuruyordu.
"Kawasegawa..."
Ebleh gibi ancak o zaman fark edebilmiştim. Yanaklarından süzülen o parlak izleri.
"Çabalıyordum sanmıştım. Ama... Hiçbir şey başaramamışım. İşinin ehli dediklerinde gaza geldim, meğer tek bildiğim şirket içi politikalarla hayatta kalmakmış. Ne yanımdakileri koruyabildim ne de savaşabildim... Hiçbirini... Yapamadım...!"
Gayriihtiyari onu kollarımın arasına çektim.
"Üühü... Hıuk... Özür dilerim... Çok özür dilerim..."
Kawasegawa'nın bedeni minyon, narin ve cayır cayır yanıyordu. Şimdiye kadar bu sıcaklıkla, bu hırsla savaşmıştı demek. Ama güç karşısında çaresiz kalmış, o sıcaklık yavaş yavaş çekilip gitmişti.
Yıkılmış haldeki bu kızın karşısında şaşılacak kadar sakindim. Hayır, belki de elimden her şey alındığı için zihnim tamamen bomboş kalmıştı.
Savaşı kaybetmiştik. Güç dengesi çok orantısızdı. Bundan sonra savaşmaya devam etmek sadece yeni yaralar açmaya yarardı.
Şimdi tek istediğim, bu bitap düşmüş ruhu biraz olsun dinlendirmekti. Bu halde bırakın çalışmayı, ayakta durması bile mucizeydi.
'Sıfırlamak için de olsa, işten bir süre uzaklaşmak... En iyisi olacak belki de.'
Çok da umut dolu bir teklif sayılmazdı. Sadece ikimizin de bu boğucu gerçeklikten kaçmasını istiyordum.
"Hey, Kawasegawa."
Gözyaşlarıyla ıslanmış gözlerini yüzüme dikti.
"İşi assak mı?"
"Ha?"
Bu ani teklif karşısında şaşkınlıkla açılan gözler. Onu umursamadan devam ettim.
"Üst üste bir sürü şey oldu, çok yorulduk. Bu kafayla çalışsak da... Biliyorsun işte."
Artık tamam, kasma kendini dercesine gülümsedim.
"Ama öyle..."
Kawasegawa bir an duraksadı, kararsızca baktı.
Daha geçen hafta sonu nadir görülen bir tatil yapmıştı ama onun dışında doğru dürüst izin kullandığı yoktu. Departman bu hale gelmişken pat diye tatil yapma fikri ona ters geliyordu elbet.
Fakat Miss Kuro'nun dondurulması gibi şok edici bir olay, onun bu katı ilkelerini bile sarsacak güçteydi.
"...Peki. Tamam."
Beklediğimden çok daha kolay bir şekilde teklifimi kabul etti.
"Tamamdır, anlaştık o zaman."
İzin yapmayı kabul etmesine sevinsem de o güçlü Kawasegawa'nın bu derece kırılmış olması içimi acıtıyordu.
Ama şu an bu öfkeyi kusacak bir yer de yoktu.
Kawasegawa ile birlikte izne çıktık. Hafta ortasıydı, normalde yıllık izin almanın zor olduğu bir dönemdi ama ne bir itiraz ne de çatlak bir ses yükseldi.
Çünkü biz izne çıkmadan hemen önce, İkinci Geliştirme Departmanı'ndaki hemen herkes benzer şekilde izin talebinde bulunmuştu. Gerekli yerlerle görüşmeler bittiği için, insanların gürültüsüne patırtısına maruz kalmaktansa biraz kafa dinlemenin daha iyi olacağını düşünmüş olmalılardı.
"Herkes çok yorulmuştu demek. Gerçi, çok normal..."
Kawasegawa böyle diyerek derin bir iç çekti.
"Evet, ama izin almalarına sevindim. Bizim adım atmamız onların da önünü açtı sanırım."
Sözlerim karşısında Kawasegawa sessizce başını salladı. Yüzündeki o kasvetli ifade hâlâ silinmemişti.
O gün onunla dışarı çıkmıştık. Evde tıkılıp kalmanın stresi daha da artıracağını düşündüğüm için onu gezmeye davet etmiştim.
"Madem çıktık, bugün gerçekten işi gücü unutalım. İyice kafa dağıtalım, sonra ne yapacağımıza bakarız."
"Haklısın..."
Onaylasa da Kawasegawa'nın ses tonu hâlâ çok ağırdı. Eh, o kadar şeyden sonra neşeyle dolup taşmasını beklemek haksızlık olurdu zaten.
Ama yine de şu an kendini zorlayıp başka şeylerle ilgilenmesi daha iyiydi. En azından kafası dağılır, dönüp dolaşıp aynı pişmanlıklara gömülmezdi.
Her şey bitti nasıl olsa.
Suidobashi Tren İstasyonu'ndan çıkar çıkmaz büyük bir lunapark karşılar sizi. Hemen yanındaki stadyumla birlikte şehir merkezinin en ünlü eğlence mekanlarından biridir.
Hız trenleri falan bir yana, buraya gelmek istememin asıl sebebi son teknoloji VR cihazlarıyla yapılan bir eğlence ünitesinin bulunmasıydı.
Geçen gün gittiğimiz korku evi fiziksel bir etkinlik olarak ince elenip sık dokunmuştu ama bu defa teknolojiyle insanı büyüleyen cinsten bir şeydi.
"Baksana, Vaya şirketinin sistemini kullanıyorlar sanki. Henüz bireysel kullanıma sunulmamış olan model gibi duruyor."
Tanıdık VR cihazının logosunun altında, özel bir sürüm olduğunu belirten bir kod adı yazılıydı. Dünya çapındaki en son teknoloji sistemi böyle bir eğlence ünitesinde deneyimlenebildiği için, hafta sonları sıra numarası almayı gerektirecek kadar rağbet görüyordu anlaşılan.
Fakat hafta içi olduğu için tahmin edileceği üzere girmesi kolaylaşmıştı. Bugün de hiç beklemeden, şıp diye içeri girebilmiştik girmesine ama...
"Hmm... Demek öyle."
Kawasegawa'nın tepkisi yine pek canlı sayılmazdı.
"Her neyse, bir deneyelim bakalım. Hazır fırsat ayağımıza gelmişken."
Biletleri alıp görevlinin bizi yönlendirmesiyle tesisin iç kısımlarına doğru ilerledik.
İçerisi küçük bir sınıf büyüklüğünde bir odaydı. Bomboş denecek kadar hiçbir şey yoktu, sadece köşede kontrol mekanizması olduğu anlaşılan bir cihaz duruyordu.
Kawasegawa etrafa bakınırken mırıldandı.
"Hareket yakalama odalarına benziyor."
Gerçekten de işte muhatap olduğumuz ekipmanlara çok benziyordu.
'Acaba ona yine işi mi hatırlattım?' diye biraz endişelendim ama öylesine söylenmiş bir söz gibiydi.
İkimiz odayı incelerken, rehberlik eden abla yanımıza yaklaştı. Bizi selamladıktan sonra takip için kullanılan vücut aparatlarını uzattı.
"Şimdi ikinizin de bunları takıp ardından gözlükleri geçirmeniz gerekiyor. Oda geniş olduğu için dilediğiniz gibi hareket edebilirsiniz ama önce mesafeyi ölçelim ki hisse alışabilesiniz."
Denileni yapıp kollarımıza ve bacaklarımıza destek aparatları ile kayışları takmaya başladık.
Cihazları takmayı bitirdiğimizde rehber abla uyarıları açıklamaya başladı.
"Evet, şimdi gözlükleri takabilirsiniz. Geri sayımdan sonra gözlerinizin önünde bambaşka bir dünya açılacak~"
Başımızla onaylayıp gözlükleri taktık. Karşımızda, sistemin başlatıldığını gösteren beyaz yazılar ve dışarıdaki alanı kamerayla yansıtan gerçek mekân belirdi.
"Hazır mıyız? Üç, iki, bir... Başladık!"
Ablanın işaretiyle birlikte gözlerimizin önündeki gerçek mekân esneyip yamuldu ve derinliklere doğru emilip gitti.
"V-Vaav!"
Kawasegawa gayriihtiyari bağırdı. Haksız da sayılmazdı; gerçekten de dış dünyadaki gerçeklik o an yok olmuş gibi bir his veriyordu.
Ardından gözlerimizin önünde yavaşça bir ışık yayıldı. Işık gökyüzü ve yeryüzü olarak ikiye ayrıldı; tel kafes şeklinde çizilmiş ağaçlar ve kayalar, dokuların kaplanmasıyla giderek gerçekçi bir hal aldı.
"Vay canına, harika..."
Ben de hayretimi gizleyememiştim. Ev tipi VR oyunlarını daha önce birkaç kez oynamıştım ama bu gerçeklik hissi ve sunum cidden parmak ısırtacak cinstendi.
Ve üstelik...
"Kawasegawa, o üstündeki de ne..."
Karşımda, bilge cübbesine bürünmüş bir Kawasegawa duruyordu.
"Ha... A-Ama bu harika! Böyle mi görünüyorum ben..."
Yüzünü iyice taradığı için adeta cosplay yapmış gibi duruyordu.
Az önceye kadar isteksiz duran kızın içindeki merak uyanmış gibiydi; kendi kıyafetine ve etraftaki manzaraya hayranlıkla bakıyordu.
"Çok iyi olmuş, sana gerçekten çok yakışmış."
Hiç iltifat olsun diye söylememiştim. Zaten fiziği düzgün biri olduğu için midir nedir, ortaya cidden göz alıcı bir bilge görüntüsü çıkmıştı.
Kawasegawa'nın hiç cosplay yaptığına dair bir şey duymamıştım ama yapsaydı kesin kendisi de bağımlısı olurdu diye düşündüm.
"Hashiba, sen de..."
Yakışmış demesini beklerken...
"Şey, sen... Sanki üstüne zorla bir şey giydirmişler gibi duruyorsun."
"...Evet, ben de öyle düşünüyorum."
Savaşçı kılığındaki halim pek bir çelimsiz duruyordu, hiç şeklim yoktu. Bir ara spor salonuna yazılıp vücut yapmaya başlasam iyi olacaktı...
Yine de şaşırtıcı derecede gerçekçi bir yapımlı. Elimizdeki asadan tut kılıca kadar, nereden estiği belirsiz rüzgardan kuş cıvıltılarına dek her şey en ince ayrıntısına kadar fantastik bir dünyaya aitti. Yapımcıların tutkusunu iliklerine kadar hissettiriyordu.
"İkinize de çok yakışmış! O halde kuralları anlatıyorum~!"
Abla oyunun kurallarını açıklamaya başladı.
Oyun aşamalardan oluşuyordu. Her aşamada belirlenen miktardaki canavarı haklarsak bölüm temizleniyor ve bir sonrakine geçiliyordu.
Son seviye beşinci aşamaydı. Orayı da başarıyla tamamlayabilirsek orijinal ürünler hediye edilecekti.
"Evet, birazdan karşınızdan sürü sürü canavarlar akın edecek. İki kişi el ele verip hepsini püskürtün bakalım~!"
Rehber ablanın duyurusunun hemen ardından bir alarm sesi yankılandı ve o andan itibaren canavarlar dalga dalga üzerimize çullandı.
"Vay! B-Bir dakika Hashiba! Bayağı çok geldiler sanki!"
Üzerine çullanan balçıkların ortasında bir anda kuşatılıverdi Kawasegawa.
"Ben kenardan doğramaya başlıyorum, sen de arkadan durmadan iyileştirme büyüsü yap!"
"Ne! Ben öyle şeyler bilmem ki, kyaa! Al sana!!"
Ona hiç yakışmayan sevimli bir çığlıkla asasını rastgele savurmaya başladı.
"Güzel, harika, canım geri geldi!"
Bütün gücümle kılıcı sallayıp balçıkları temizlemeye başladım. Beş altı savuruştan sonra nihayet balçık tepesi yok oldu da Kawasegawa rahat bir nefes alabildi.
Önümüzde 'Seviye 2' yazısı belirdi ve vakit kaybetmeden sıradaki canavarlar üzerimize çullandı.
"Bu defa da goblin sürüsü mü!"
Balçıkların aksine, bunları tek vuruşta indirmek mümkün değildi. Doğru zamanlamayla güçlendirme basıp saldırmadığın sürece bölümü geçmek imkansız gibi tasarlanmıştı.
"Hashiba! Biraz geri çekil! Saldırı gücü arttırma büyüsü yapacağım!"
"Anlaşıldı!"
Biraz geriye adımladığımda Kawasegawa asasını başının üzerinde iki kez çevirip ileri doğru savurdu.
"Tamamdır, oldu!"
Elimdeki kılıç göz alıcı bir şekilde parıldamaya başladı, saldırı gücüm artmıştı.
"Hahyaaa!!"
Goblinlerin iyice yaklaşmasını bekledikten sonra kılıcı geniş bir açıyla savurdum. Kritik vuruşu simgeleyen beyaz bir ışıkla birlikte goblinler birer birer yere serildi.
"Başardık!"
Kawasegawa bunu görünce sevinçle bağırdı. Sesi ne ara bu kadar canlanmıştı böyle?
Tam o sırada, farkında olmadan yan taraftan yeni bir enemy grubu ona doğru sokuluyordu.
"Kawasegawa, sağına bak, sağına!"
"Ha? K-Kyaaaah!!"
Başarma hissiyle gardını düşüren kız, bütün gücüyle asayı savurdu. Fakat bu hareket büyü yerine normal saldırı sayıldığı için istediği etkiyi yaratmadı.
Kırmızı ışıklar üst üste yanıp sönerken, bilge Kawasegawa'nın canı hızla düşmeye başladı.
"Kahretsin, buraya bakın ulan, bana gelin!"
Kılıcımı savurarak onları kışkırttım ve goblin sürüsünü kendi üzerime çektim.
Onu goblinlerden uzaklaştırmayı başarsam da, dalga dalga gelen canavar sürüsü karşısında savunmada kalmak zorunda kaldık ve acı son kaçınılmaz oldu; Oyun Bitti ekranı belirdi.
"Tüh, sağlık olsun! Bu defa Seviye 2'nin yarısında kaldınız! Bir dahaki sefere tekrar bekleriz~!"
Abla anlatıcının sesi duyuldu, sahne bir anda değişti ve gözlerimizin önünde yine o renksiz, ruhsuz oda belirdi. Klipanın üflediği havanın sesinden başka, koşturmaktan nefes nefese kalmış ikimizin soluk alıp verişleri duyuluyordu sadece.
"Kahretsin, ne kadar da can sıkıcı... Başlangıçtan böyle zor olmak zorunda mıydı?"
İkinci, üçüncü aşama derken zorluğun kademeli olarak artacağını sanmıştım. Ama görünüşe göre oynanış süresini kısa tutmak için zorluğu ikinci aşamadan itibaren pat diye köklemeyi tercih etmişlerdi. Böyle olacağını bilseydim kendimi daha iyi hazırlardım, yazık oldu.
'Bir kere daha oynamak istiyorum ama...'
Sessizce ona doğru baktım.
"Hashiba..."
Kawasegawa nefes nefese kalmış hâlde bana bakıyordu.
"Bir kez daha... oynayalım mı?"
Tabii ki kafamı sertçe sallayarak karşılık verdim.
"Kesinlikle!"
Vakit kaybetmeden yeniden bilet almaya koyulduk. Kawasegawa'nın yüzüne şöyle bir göz attığımda, tıpkı bir çocuk gibi heyecanla parıldadığını gördüm.
"Eline sağlık!"
Kawasegawa ile spor içeceği şişelerimizi tokuşturduk.
"Öğğ, sonunda sonuna kadar gelebildik ama..."
İçecekten birkaç yudumu arka arkaya boğazından aşağı yuvarladıktan sonra, Kawasegawa tatmin olmuş bir ifadeyle oyunu değerlendirmeye başladı. En nihayetinde o andan sonra sonuna kadar pes etmeyip defalarca denemiş, oyunu bitirip hediyeyi kapmayı başarmıştık.
"Yani, yine de eğlenceliydi ama değil mi? Bayağı uğraşmışlar üstünde."
Gerçekten de sunduğu o içine çekilme hissi muazzamdı. Sanal gerçeklik oyunlarının geleceğini hissettiren bir iş çıkarmışlardı; sunum biçiminde bir devrim yaratıldığını söylesem mübalağa etmiş olmazdım.
...Diye düşünmüştüm düşünmesine ama.
"Hiç tatmin olmadım."
Az önce oyunu bitirmenin sevinciyle dolup taşan kız, birden dudaklarını bükmeye başladı.
"Ha? Daha az önce gayet eğleniyor gibiydin ama?"
"Öyleydim ama bu sadece o dünya tasarımı ve arayüz sayesinde mümkündü. Bir eğlence merkezine konulduğu için kısa süreli oynanışın hedeflemesini anlıyorum ama kişi başı iki bin yen alınacak bir içerik değil bu. Madem o kadar para alıyorlar, daha derinlikli bir deneyim sunmalılardı."
Kawasegawa en sonunda el kol hareketleriyle anlatmaya başladı.
"O kadar saldırı ve büyü efekti hazırlayabildiklerine göre, öylece durup canavarların gelmesini beklemek yerine keşif unsurları ekleyebilirlerdi, bacak hareketlerini de oyuna dahil edebilirlerdi. Ayrıca dövüş sistemine bakarsak; sadece kılıca güçlendirme basıp can iyileştirmekten ibaret olması çok sıkıcı. Belirli bir süre yenilmezlik sağlayan bariyer tarzı büyüler eklemek ya da vur-kaç taktiklerini geliştirmek gerekiyordu. Aksi takdirde seviye atlasan bile oyunu çözüyormuşsun gibi hissettirmiyor. Sen de öyle düşünmüyor musun?"
"Şey... Evet, haklısın."
"Muhtemelen en başında dünyayı sergileyen o sunumu koyduklarında bu iş tamam dediler. Ama bu kadarı yetmez. Sıradan oyunların mantığını buraya taşımadıkça işi bilen kullanıcılara ulaşamazlar, sanal gerçeklikte geleceği arayan insanlara 'Vay be!' dedirtemezler. Nitekim ben bile doyamadığım için şimdi böyle..."
Lafını sonuna kadar getirdiğinde Kawasegawa nihayet bir şeylerin farkına varıp aniden sustu. Ben ise boş gözlerle ona bakakalmış durumdaydım.
Kawasegawa utançla gözlerini kaçırdı, ardından kısık bir sesle konuştu:
"Affedersin... Bir an kendimi kaptırıverdim."
"Önemli değil, tam da Kawasegawa'dan beklenecek hareket dedim içimden."
O kadar moralce çökmüş olmasına rağmen, oyunlara olan bakışı hâlâ keskündü. O tutkuyu, daha doğrusu gururu tek bir anda dışarı vurmuş olması beni mutlu etmişti.
"Beklenecek hareket falan... Yok canım, benim gibi biri..."
Kawasegawa kendi kendine böyle mırıldanıp bakışlarını uzaklara dikti.
Sanal gerçeklik standının çıkışına yakın bir yerde, dinlenme alanıyla yan yana dizilmiş eski tarz arcade makinelerinin bulunduğu bir oyun köşesi vardı. Makinelerin yelpazesi belirgin şekilde eskiydi; bizden yaşça bayağı büyük amcalar ile retro oyun meraklısı tipler tek tük oyun oynuyordu.
"Şey, biraz bakabilir miyiz?"
Kawasegawa o köşeyi işaret ederek sordu.
"Aynen, tabii ki."
Böyle bir yere gitmek istemesine şaşırarak ayağa kalktım.
Doğruca masa tipi arcade makinelerinin dizildiği bölüme doğru yürüdü. O eski makinelerin arasında bile buradakiler çok daha antika kalıyordu; kimsenin uğramadığı ıssız bir köşeydi.
"Ne kadar nostaljik... Hâlâ duruyor muymuş?"
Kawasegawa şefkatle makinelerden birini okşadı.
Ekranda 'Poitto Bubbrun' başlığı görünüyordu. Düşen blokları eşleştirme türünde kıyıda köşede kalmış bir bulmaca oyunuydu. Belli bir kemik kitle tarafından sevilse de, retro oyunların yeniden popülerleştiği bu dönemde bile adı sanı anılmayan bir yapımdı.
Makinenin önündeki sandalyeye oturdu, sessizce yüz yenlik madeni parayı deliğe bıraktı ve kolu kavradı. Alışkın el hareketleriyle oyun modunu seçip düğmeye bastı.
"Ben var ya..."
Kawasegawa hafif bir utangaçlıkla kolu tak tuk diye sağa sola salladı.
"Eskiden oyunlarla hiç ilgilenmezdim."
Şimdiye kadar başından geçenleri yavaşça anlatmaya başladı.
Üniversite yıllarına kadar teknoloji özürlünün tekiymiş. Aslında film çekmek istediği için Osaka Sanat Üniversitesi'ne girmiş, orada da ağırlıklı olarak sinema üzerine eğitim almış.
"Biri ne zaman oyunlardan bahsetse, görsel anlatım açısından sinemanın yanına bile yaklaşamazlar diye düşünüp onları bir nevi aşağı görürdüm."
Oyunlara karşı bu ön yargısını koruyarak üniversiteden mezun olmuş ve sinema sektörüne adım atmış. Ancak sinema çoktan çöküşe geçmiş bir sektördü; canlılığını koruyan tek bir set bile yoktu. Taşeron bir yapım şirketine giren kızı bekleyen şey ise sanatsal üretimden fersah fersah uzak işlerdi.
"Her gün ama her gün pestilim çıkıyordu. Üstlerim sürekli sidik yarışındaydı, bana kalan ise sadece angarya işler oluyordu. Kan ter içinde kalıp son trenle eve dönerdim."
O zamanlar yaşadığı yerin en yakın tren istasyonu... Eve dönüş yolu üzerinde küçük bir meyhane varmış. Müdavimler tarafından rahatsız edilmeden tek başına sakince içebileceği bir yer olduğu için, iş çıkışı oraya uğramak zamanla alışkanlık hâline gelmiş.
"Her gün orada içerken ister istemez dükkanın içini süzmeye başladım. Sonra masaların yerine kullanılan bir oyun makinesi dikkatimi çekti."
İşte o makine, 'Poitto Bubbrun' idi.
"Kafa biraz kıyakken merak ettim işte. Garsona sorunca 'Normal şekilde oynayabilirsiniz' dedi. Ben de öyle öylesine başladım, her şey böyle başladı."
İlk başlarda doğal olarak oyunu anında kaybediyormuş. Yüz yenlik paraların birer birer makine tarafından yutulduğunu gördükçe Kawasegawa'nın içindeki hırs alevlenmiş.
"Düşen balonların geliş sırasını tabloya döktüm, kontrolleri optimize ettim, olabildiğince az hareketle balonları patlatmaya çalıştım... Derken bir de baktım ki bu hale gelmişim."
Kawasegawa'nın elleri, usta bir oyuncununkini aratmayacak hızda hareket etmeye başladı.
Giderek hızlanan rakip karakterle dalga geçer gibi, aşamaları birer birer kolaylıkla deviriyordu.
"İnanılmaz..."
"Sadece bu oyun ama. Diğerlerinde o kadar kötüyüm ki insan içine çıkaramam."
En sonunda son aşamaya kadar geldi, orayı da zorlanmadan geçip jenerik ekranını çıkardı ve derin bir nefes aldı.
"Son ekranı ilk gördüğümde çok duygulanmıştım. Başarma hissi bir yana, bu kadar çok insanın bir araya gelip bir oyunu ortaya çıkardığını görmek... Bu kadar basit bir gerçeği fark etmek beni çok derinden etkilemişti."
Planlama, programlama, karakter tasarımı... Jenerikte pek çok insanın ismi birbiri ardına akıp gidiyordu. Kawasegawa, o isimlerin her birine sevgi dolu gözlerle bakıyordu.
"Bilmediğim bir dünyayı, hiç tanımadan eleştirmenin veya ondan uzak durmanın ne kadar büyük bir aptallık olduğunu acı bir şekilde anladım. Bu dünyada da var gücüyle çabalayan insanlar varmış, üstelik inanılmaz bir tutkuyla çalışıyorlar. Ben de orada çabalamak istedim. Planlama çalıştım ve sonradan deneyimli eleman alımına başvurdum."
Ve böylece Succeed Soft'a girmişti.
"Oyunlara olan sevgim her geçen gün daha da güçleniyordu. Ama şirketin şartları buna izin vermedi. İcra direktörünün laflarına kandım, sadece şirket içi siyasete kafa yorar oldum. Nasıl hayatta kalırım, hep bu dengeyi düşünür hale geldim. Asıl önemli olan oyun yapma fikri ise gittikçe geride kaldı."
Kawasegawa, plastik şişedeki içeceği son damlasına kadar içti ve boşalan şişeye bakakaldı.
—Bir de baktım ki içimde hiçbir şey kalmamış.
Üretmek istediği şeyi üretebilmek için. Uygun ortamı yaratabilmek için. O zamana kadar sabretmesi gerekiyordu. Kendine bunları telkin edip istemediği şeyleri defalarca yaptıkça, en baştaki amacını unutup gitmişti.
Sadece o da değildi. Çeşitli sektörlerde sıkça duyulan bir hikâyeydi bu. Yolun başındaki amacını unutan bir savaşçı için geriye sadece iki yol kalırdı: Ya bir enkaza dönüşmek ya da bir vahşi savaşçıya.
Ütopya yaratmayı başarıp kahraman mertebesine yükselmek... İşte asıl fantezi buydu.
"Ama... yeniden hatırladım."
Gözlerinin kenarında hafifçe biriken yaşlarla birlikte.
Kawasegawa, tıpkı yeni doğmuş bir bebeğinki gibi cıvıl cıvıl, taptaze bir gülümsemeyle bana baktı.
"Ben oyunları çok seviyordum."
Bunu söyledikten sonra boş plastik şişeyi iki eliyle sıkıca kucakladı.
Succeed'e ilk girdiğim zamanlarda onun bana söylediği sözleri bir kez daha hatırladım.
Oyunları sevdiği için bu şirkete girdiğini söylemişti. "Bu duyguyu asla unutma" demişti bana.
"Bir gün birlikte çalışalım..." Bu sözleri kalbimi hızla çarptırmıştı.
Angarya işlerle başlayıp Grape'in planlamasını olgunlaştırmış, Miss Crotchety'ye yardım etmiştim. Ve şimdi, yine onun bu duyguları ruhumu derinden sarsıyordu.
"Ben... yine de üretmek istiyorum. Oyun... yapmak istiyorum. İstediği gibi at koşturmasına izin verip öylece hiçbir şey yapmadan durmak... Çok kanıma dokunuyor, çok!"
Kawasegawa bu sözleri adeta boğazından söküp çıkartırcasına söyledi.
Ardından elindeki şişeyi var gücüyle ezdi ve bir asa gibi havaya kaldırdı. Pencereden süzülen ışık vurunca şişe ışıl ışıl parıldadı.
Sonra yavaşça bana doğru döndü.
"Hashiba... bana yardım eder misin?"
Sonunda o fırsatın geldiğini hissettim.
Kawasegawa ile birlikte çalışma fırsatının.
Benim elimde hiçbir şey yoktu. Şans eseri elde ettiğim bu konum, tam da karşımda duran bu dürüst kızın bana hediyesiydi.
Kawasegawa'dan böylesine tutkulu bir karşılık gördükten sonra etkilenmemek imkânsızdı. Bembeyaz kesilip silinmiş zihnimin içinde aniden bir ateş parladı.
Bir zamanlar ben de aynı şeyleri hissetmemiş miydim? Oyun yapmak istiyordum. Hayranı olduğum bu dünyanın mutfağında da aynı tutkuyla yer almak istiyordum.
"Elbette. İşlerin böyle bitmesine kesinlikle izin vermeyeceğim."
Büyük bir kararlılıkla bu sözleri bir kez daha fısıldadım.
"...Teşekkür ederim."
Kawasegawa'nın gözlerindeki o ışık da geri dönmüştü.
"Bekle sen icra direktörü! Seninle hesabımızı kesinlikle kapatacağız!"
Bu, kalbinin en derinlerinden gelen bir haykırıştı. Oyun salonundaki insanlar şaşkınlıkla bize dönüp baktı. Ama ben hiçbirine aldırış etmeden ben de hırsla ayağa kalktım.
"İzle de gör! Ne yapıp edip halledeceğim!"
Akşamüstü yaklaşırken, batmakta olan güneşin ışıklarını arkamıza alarak yavaşça yürümeye başladık. Buraya geldiğimiz anın aksine, o ışığı adeta bir aura gibi üzerimizde taşıyarak gururla ilerliyorduk.
Olağanüstü güçlerim falan yoktu. Bu gerçek değişmemişti ama içimizdeki tutku kesinlikle devasa bir güce dönüşecekti.
Hem Kawasegawa için hem de oyunlar için... Var gücümle savaşacaktım.
Eve dönene kadar içimdeki o ateş hiç sönmedi.
İkimiz de yol boyunca konuşmadık. Geleceğe dair planlar yapmadık, somut detayları tartışmadık. Ortaya çıkan tek şey tutku ve boyun eğmez bir iradeydi.
Şimdilik bu kadarı yeterliydi. Hepsinden önemlisi, artık tamamen kaybolduğunu sandığım o duygu yeniden dirilmişti.
Yurigaoka İstasyonu'nda inip gün batımının aydınlattığı yolda yürümeye başladım. Ezbere bildiğim bu yol bile gözüme bir başka gururlu görünüyordu. Tıpkı bir patron canavarın beklediği son zindana doğru, adımlarımı sağlam atarak ilerliyor gibiydim.
Eve onlarca metre kala adımlarımı durdurdum. Eğer bu bir RPG olsaydı, tam da büyük bir olayın patlak vereceği yer burası olurdu. Tıpkı o kurgulardaki gibi, yolun en sonunda beni bekleyen bir karartı dikiliyordu.
"Miyamoto-san..."
Sokak lambasının altında durduğu için uzaktan bile kim olduğu netçe anlaşılıyordu. Fakat görünüş olarak eski halinden eser kalmamıştı. Sakalları uzamış, saçları darmadağın olmuştu. Sadece gözleri, fal taşı gibi açılmış halde bana bakıyordu.
"Hashiba..."
Pürüzlü ama son derece net bir sesti. Yaklaştığımda, aramızda birkaç adım kala aniden dizlerinin üzerine çöktü.
"Özür dilemem gereken bir şey var."
Ben de hemen diz çöküp elini Miyamoto-san'ın omzuna koydum.
"İcra direktöründen duydum. Asıl siz kusura bakmayın, ben zamanında kılını kıpırdatmayan biriyim..."
Miyamoto-san bir an şaşkınlıkla yüzüme baktı, ardından başını hırsla yere yapıştırdı. Secde eder gibi duruyordu.
"Hey, ne yapıyorsunuz siz!"
"Gerçekten çok üzgünüm! Ben... ben tam bir aptaldım!"
Onu kaldırmaya çalışsam da Miyamoto-san bir süre o şekilde kıpırdamadan durdu.
"Lütfen kaldırın başınızı, gerçekten gerek yok artık."
Zorlukla başını kaldırdığında bu kez öfkeyle konuşmaya başladı:
"Ne demek gerek yok! Miss Crotchety o hale geldi, İkinci Bölüm desen dağılmanın eşiğinde! Benim elimden secde etmekten başka..."
"Başka bir şey gelmez mi gerçekten?"
Sorduğumda, Miyamoto-san acı dolu bir ifadeyle yumruğunu kendi dizine vurdu.
"Gelir elbette! O lanet icra direktörünün burnundan fitil fitil getirmek istiyorum! Elimden gelse, onun mağdur ettiği herkesi kurtarmak isterim! Ama artık... hiç bir yol kalmadı..."
Cümlesini tamamlarken gözlerini bana dikti.
"Yoksa... Senin aklında bir şey mi var Hashiba? O adamı dize getirecek bir yol mu buldun?"
Gülümsedim ve kendimden emin bir şekilde cevabı yapıştırdım:
"Hayır, hiçbir şey yok."
"Hiç mi yok?!"
Miyamoto-san'ın omuzları yine çöktü.
"...Şimdilik yok ama düşüneceğim. Kesin bir şey bulacağım."
"Ne diyorsun sen, şimdiye kadar bulamadın ki!"
"Bu sefer bulacağım."
Garip bir histi.
Elimde hiçbir dayanak olmaması tıpkı önceki gibiydi. Bir anda süper zekâya dönüşmemiştim, aklıma dahi fikirler de üşüşmüyordu. Buna rağmen içimde, bir şekilde başaracağıma dair sarsılmaz ve güçlü bir inanç yeşermişti.
Tutku gerçekten çok önemliydi. Sadece ona sahip olmak bile insanı sonuna kadar pozitif kılabilir, en umutsuz anlarda bile bir sonraki adımı atma gücü verebilirdi. Dünyanın en çalışan kafasına sahip olsanız bile, tutkunuzu kaybettiğiniz an her şey biterdi.
Ben şu an o tutkuya sahiptim. O yüzden korkacak hiçbir şeyim yoktu.
"Hahaha, gerçekten çok garip."
Miyamoto-san güldü.
"Beni ikna edecek tek bir mantıklı şey bile söylemediğin halde, Hashiba, şu yüzüne bakınca sanki hâlâ bir şeyler yapabilirmişiz gibi geliyor. Oysa elimizde hiçbir şey kalmadı."
"İşte bu yüzden diyorum ya, bir şeyler var. Biz sadece henüz bulamadık."
Bunu söyleyip Miyamoto-san'ı omuzlarından tutarak ayağa kaldırdım.
"Miyamoto-san, sizden bir ricam var."
"Benden mi... Nedir?"
Yüzüme muzip bir sırıtış yerleştirdim.
"Az önceki secde etme meselesi yüzünden bana karşı azıcık bile mahcup hissediyorsanız, bir süreliğine benimle birlikte hareket eder misiniz?"
Miyamoto-san şaşkınlıkla gözlerini açtı.
Ancak hiç tereddüt etmeden, o bildik meydan okuyan bakışlarıyla gülümseyerek karşılık verdi:
"Olur tabii, ne istersen emret. Nasıl istersen öyle hareket ederim."
Ertesi hafta. Rutin hayatımıza geri dönmüştük. Elbette yaptığımız iş, dondurulan geliştirme sürecinin enkazını toplamaktı. Fakat bu işleri bilerek erkenden bitiriyorduk.
Sebebi elbette yaklaşan strateji toplantımızdı. Mekân seçimi ve iletişim gibi detayları Miyamoto-san ayarlamıştı.
Shinjuku'daki bir Çin restoranında, büyük yuvarlak bir masanın etrafında 2. Geliştirme ve 13. Geliştirme ekiplerinin kilit isimleri toplanmıştı.
Miyamoto-san, Kojima-san, Sakurai-san, Kuroda, Kawasegawa ve ben.
Herkes tamamlanınca Miyamoto-san önce masadaki herkese doğru eğilerek başını öne eğdi.
"Bu son olayda düşüncesizce hareket ederek telafisi imkânsız bir duruma yol açtım. Hepinizden tüm kalbimle özür dilerim."
Tıraş olmuş, her zamanki bakımlı yüzüne kavuşmuştu. Yine de yüzündeki ifade hâlâ gergindi.
"Elden bir şey gelmez ki. Her şey o aşağılık Murahhas Üye'nin suçu. Ayrıca Miyamoto-san, söylediğin şeyde bir yanlış var."
Kuroda'nın sözleri üzerine Miyamoto-san başını yana eğdi.
"Yanlış mı...?"
"Evet. 'Telafisi imkânsız' dediğin kısım. Ne de olsa millet, tam da bunu telafi etmek için harekete geçmek üzere burada."
Masadaki herkes sırıtarak başıyla onayladı. Miyamoto-san da acı acı gülümsedi.
İlk kez bir araya gelen isimler olmasına rağmen, garip bir şekilde aralarında hiçbir yabancılık yoktu.
"Murahhas Üye sayesinde kurulan bir bağ desene. Sırf bu yüzden adama teşekkür mü etsek?"
Kuroda'nın lafına Kojima-san güldü.
"Hiç de bile. O herif olmasa da bu kadar eğlenceli bir ekip elbet bir yerde karşılaşmaktı."
Ben de aynı şeyi düşünüyordum.
Buradaki Succeed Soft çalışanlarının tamamı oyunları seven ve sırf oyun üretmek için bir araya gelmiş insanlardı.
Şimdi hepsinin tek bir masada buluşması, bir şekilde kaderin cilvesiydi. Bu buluşmaya o talihsiz kaza vesile olmuş olsa bile.
"Ama o pislik herifin kafası acayip zehir gibi çalışıyor. Onu nasıl alt edeceğimize dair hep birlikte bir tam çözüm üretmemiz şart."
"Evet, öyle kolay olmayacak. Aklımıza ilk gelen şeyi yapsak bile o adam bunu çoktan öngörmüş olur."
Kojima-san ve Kawasegawa aynı anda iç çekti. Haklıydılar, kolay olmayacağı için herkesi buraya toplamıştım zaten.
Miyamoto-san söze girdi.
"Murahhas Üye'nin bu sefer tezgahladığı o akılalmaz hamle yüzünden masadaki herkes çok çekti."
"Evet, MissCro'nun projesini kökten donduracağını kim tahmin edebilirdi ki..."
Sakurai-san neredeyse ağlayacak gibi duruyordu. Miyamoto-san başını salladı.
"Mantık sınırlarını zorlayan şeyleri gözünü kırpmadan yapabilen bir rakiple karşı karşıyayız. Öyleyse bizim de onu gafil avlamak için sınırları zorlayan bir numara çekmemiz lazım. Tabii ki az önce yaptığım gibi aptalca bir şeyden bahsetmiyorum."
Bu sözler masadaki herkesin aklına yatmıştı.
"İyi de ne yapacağız? Yalan haber yayıp adamı dışarıdan sıkıştıralım desek, o tarz medya tedbirlerini çoktan almıştır."
Kuroda sinirle konuşunca Miyamoto-san yanıtladı:
"Medyayı kullanmak muhtemelen imkânsız. Önemli kanalların hepsini bağlamış durumda."
Muhtemelen o olayın ardından araştırma yapmıştı.
Ben de 2. Geliştirme Bölümü'ne geçtiğim dönemden beri Hayakawa ve diğerlerinden Murahhas Üye hakkında araştırma yapmalarını istemiştim. Doğrudan bir zayıflık bulamamıştık ama en azından nelerin boşa kürek çekmek olacağını öğrenecek kadar bilgi toplamıştık.
"Kadın mevzuları ya da ne bileyim, organize suç örgütleriyle bağlantısı falan da mı yok?"
"Görünüşe göre yok, adam tertemiz. Hatta o kadar temiz ki insan rahatsız oluyor."
Kojima-san'ın sorusunun cevabı da zaten araştırılmıştı. Arkadan bu kadar dolap çevirmesine rağmen o tarz baskı gruplarıyla hiçbir temas izi bırakmaması, ne kadar dişli bir rakip olduğunun kanıtıydı.
Bir süre daha tartıştık ama elbette hemen bir tam çözüm bulmak mümkün değildi. Yine de burada bir ipucu yakalayamazsak, her şey Murahhas Üye'nin istediği gibi akıp gitmeye devam edecekti.
"Ama bir insan oyunlardan neden bu kadar nefret eder ki? Bir sebebi olmalı..."
"Ne bileyim, belki babasının şirketiyle ilgili bir kompleksidir? Açıkçası ben de babamın yaptığı işi hiç sevmezdim."
Sakurai-san'ın masumane sorusuna yanıt Kuroda'dan geldi. Şaşırtıcı şekilde, böyle kişisel deneyimlerin sebep olması gayet muhtemel bir ihtimaldi.
"Madem oyunlardan bu kadar nefret ediyor, bir an önce tabelayı değiştirse ya. Ne diye hâlâ Succeed Soft adını kullanmaya devam ediyor ki?"
Kuroda öfkeyle söylendi.
Gerçi adamın şu an tam olarak yapmaya çalıştığı şey de buydu. Hayakawa'nın daha önce söyledikleri doğruysa, şirketi oyun sektöründen çıkarıp yazılım odaklı bir yapıya kaydırmak istiyordu.
'Murahhas Üye'nin istediği gibi, ha...'
Adamın iliklerindeki oyun karşıtı zihniyeti değiştirmek neredeyse imkânsızdı. Öte yandan, ona muhalif olan Başkan tarafını kendi safımıza çekmek de pek mümkün görünmüyordu.
Oyun tahtasındaki taşlar hâlâ onun istediği gibi hareket ediyordu. Biz ne yaparsak yapalım, o her zaman bir adım önde olacaktı. Çünkü kuralları koyan da tahtadaki her şeyi gören de oydu.
'Bir şekilde onun göremediği bir alan yaratmam lazım ama...'
Onun görüş açısının dışında kalan bir kör nokta. Planlarımızı orada yapabilirsek hamlelerimize engel olamazdı. Fakat o kör nokta olabileceğini düşündüğümüz medyaya sızma fikri bile adamın karşısında tamamen çıplak kalıyordu.
Hiç mi bir şey yoktu? Başka bir yol...?
"Kahretsin, sinir bozucu! İskambil oyunu olsaydı masayı çoktan devirmiştim!"
Miyamoto-san öfkeyle mırıldandı.
Masayı devirmek mi...?
Miyamoto-san'ın bu sözüyle kafamın içinde tık diye bir şey oturdu.
Biz başından beri tek bir büyük kuralın içinde hareket ediyorduk. O kural mutlak olduğu için Murahhas Üye mutlak güç sahibi gibi davranıyor ve kazanmaya devam ediyordu.
Ama bu, sadece aynı oyun tahtasında olduğumuz sürece geçerliydi.
Mesela tahtayı kaldırıp tepe taklak etmenin bir yolu varsa...?
Zihnimde geçmişe dair her şey baş döndürücü bir hızla dönmeye başladı. Projeler, toplantılar, fikirler, medya, etkinlikler, tutku... Hepsini tek tek başa sarıp yeniden inceledim.
Ve sonunda.
Zihnimdeki parçalar birden... birbirine oturdu.
"Miyamoto-san, aradığımız cevap bu olabilir!"
"Ha, neymış o?"
"Son patronun tam çözümü! Şimdiye kadar hep İblis Kralı'nın şatosuna yürüyerek saldırmayı düşündük. Ama sorun da buydu zaten, böyle yapmamalıydık!"
"N-ne diyorsun sen?"
"Şatoya şatoyla çarpışacağız! Anladım, meğer cevap buymuş!"
Miyamoto-san'ın iki elini birden sımsıkı kavradım. Ardından etrafımdaki herkese bakarak konuştum.
"Kazanmamızı sağlayabilecek bir fikir buldum."
"G-gerçekten mi?!"
Kuroda ivmeyle ayağa fırladı.
"Nasıl bir şey ki acaba...?"
Kawasegawa biraz endişeli görünüyordu.
"Dürüst olmak gerekirse, işe yarayıp yaramayacağını denemeden bilemeyiz. Ama şimdiye kadar akıl ettiğimiz tüm yöntemlerden çok daha büyük bir etki yaratacağına eminim."
Herkesin yüzüne tek tek bakıp emin olmak istercesine ekledim:
"Şimdi planı anlatacağım, beni dikkatle dinleyebilir misiniz?"
Herkes ciddi bir ifadeyle başını salladı.
Muhtemelen bu bizim ilk ve tek şansımız olacaktı. Her şeyin tuhaf bir şekilde birbirine oturduğu bu anı yakalamışken, içimdeki heyecan gizlice tavan yapıyordu.
Tabii bu durum, olası bir başarısızlığın yıkımını da beraberinde getiriyordu. Şans bize arkasını dönerse, işte o an her şey biterdi.
Sakin ol, iyice düşün.
Kendi kendime temkinli olmayı hatırlatarak taktiği herkese anlatmaya başladım.
Mevsimler değişti, mayıs ayı geldi. Miskuro yüzünden ortalığı ayağa kaldıran kitle tamamen durulmuş, herkes beklentisi boşa çıkmış bir şekilde günlük hayatına dönmüştü.
'Her şey fazla pürüzsüz gidiyor, sıkıcı.'
Tepki çekmek zahmetli bir şeydi belki ama kimseden ses çıkmaması da bir o kadar heves kırıcıydı.
"İcra Direktörü Bey, raporu sunayım..."
"Ah, tabii. Başlayabilirsin."
Başımı sallamamla birlikte rapora gelen görevli dosyanın kapağını açıp anlatmaya başladı.
Sıfırdan başlattığım yeni bir proje vardı. Şirket içindekilerin kulağına gitmesi işleri bozacağı için farklı bir bina kiralayıp orada ayrı bir departman kurmuş, çalışmaları gizlice yürütmüştüm. İşte sonunda o birimin raporu gelmişti.
On Dördüncü Geliştirme Departmanı... İdam odasından sonraki numara ama oradakilerle kıyaslanamayacak kadar seçme elemanlardan kurulu bir ekip. Kesinlikle işini bilen adamlar. Buraya idamdan sonra yeniden doğunan bir dünya desek yeridir herhalde.
"Bu defa On Dördüncü Geliştirme Departmanı olarak eğitim yazılımları geliştirmeye odaklandık. Milli Eğitim Bakanlığı ile iş birliğini ilerletip yeni iş sahalarına açılmayı hedefliyoruz. Maliyetleri minimumda tutarken iş akışını sağlam bir şekilde kurguladık, böylece üretimi tamamen bünyemizde gerçekleştirebileceğiz. Teslimat tarihine gelirsek—"
Departman müdürü raporunu soğukkanlılıkla okuyordu. Zaten öteden beri rakamları tarafsızca değerlendirebilen bir adamdı. Oyun geliştirme işinden uzaklaştırılsa bile benim elim ayağım olmaya devam edebilirdi.
"Sizden beklenen de buydu Horii-san. Duygularına yenik düşen bazılarından çok farklısınız."
Ellerimi vurarak onu takdir ettiğimde, gözlerini bana dikip konuştu:
"İcra Direktörü Bey, bana verdiğiniz sözü... rica etsem tutar mısınız?"
"Söz mü... Ah, istihdam garantisini mi kastediyorsun?"
"Evet," diye kısa bir yanıt verdi Horii.
"On Dördüncü Geliştirme Departmanı'na geçmeyi kabul etmemin tek sebebi, On Üçüncü ve İkinci Departman'da açıkta kalan çocukların işini bizim birimde garantiye alma sözünüzdü. Lütfen, gereğini yapın."
"Sorun yok dedim ya, o kadarını gayet iyi hatırlıyorum."
Tabii hatırlamakla uygulamak başka şeylerdi ama neyse.
"Sıradaki randevumun vakti yaklaşıyor, rapor bu kadardı değil mi?"
"Evet, izninizle çıkıyorum."
Horii kibarca eğilerek odadan ayrıldı.
"Aşırı derecede kuralcı ve kibar bir adam, hiç değişmiyor."
Bu yüzden insan yönetiminde başarılıydı belki ama biraz fazla saf, fazla güven doluydu.
"Benim gibi birinin onu anında satabileceğinden haberi bile yok."
Dahili telefonun tuşuna basarak sekreterliğe bağlandım.
"Elinize sağlık efendim. İcra Direktörü Bey, etkinlik alanına geçme vaktiniz geldi."
"Ah, doğru ya. Çıkalım."
Ceketimi alıp alt kata doğru yöneldim. Bugün uzun bir gün olacağa benziyordu.
Makuhari'ye doğru ilerlerken araçta sekretere sordum:
"Stant hazırlıkları zamanında bitti mi?"
"Evet. Sergilemeyi planladığımız Miskuro standını iptal edip tüm odağı yeni iş kolumuzun tanıtımına kaydırdık. Ancak projenin dondurulması nedeniyle kullanıcıların tepki gösterme ihtimaline karşı ücretsiz özür hediyeleri dağıtacağız."
"Güzel. İnsanların eline bir şeyler tutuşturursan şikayet etmeyi bırakırlar zaten. Peki ya diğer yapımların tanıtımı ne durumda?"
"Eski geliştirme ekibinin durumunu da göz önünde bulundurarak ufak tanıtımlar ekledik ama..."
"İhtiyar yine bir şeylere mi köpürdü?"
"Hayır, göze çarpan bir hamlesi olmadı. Fakat Miskuro mevzusunu daha sonra sizinle bizzat görüşeceğini söyledi."
"Tamamdır, ben onunla konuşurum."
Saha ile alakası kalmadığı halde hâlâ şirket içi işlere burnunu sokmaya bayılıyordu. Madem fiilen yönetici değilsin, otur oturduğun yerde işte.
"O moruk fosil... Seni bu şirketten kesinlikle sepetleyeceğim."
Henüz erkendi. İnce eleyip sık dokuyarak altyapıyı hazırlayacak, en doğru anda onu şirketin kapısının önüne koyacaktım.
Araba camının ardındaki sahil yolu hafif bulutlu bir gökyüzüne bakıyordu. Aptallar hemen güneşli havaları övmeye başlardı ama bulutlu havalar göze batan o rahatsız edici ışıktan yoksun olduğu için çok daha konforludur. Bana göre yaşamak için en ideal hava böyleydi.
"Bu arada, İkinci Departman'dakiler sonunda hiçbir şey yapmadı, değil mi?"
"Ha? İkinci Geliştirme Departmanı mı? Tedbir amaçlı takibe aldırmıştım ama tek bir hareket bile yok."
"Öyle mi... Beklediğimden daha sıkıcı çıktılar."
Camı hafifçe aralayıp dışarının havasını içeri aldım.
O kadar büyük laflar edip iddialı konuştuktan sonra elleri kolları bağlı oturdular demek. Sevgiydi, tutkuydu diye zırvalarken tek yaptıkları şirkete parazit gibi yapışıp ukalalık taslamaktan ibaretmiş meğer.
"Hashiba Kyouya, ha..."
Kawasegawa onu ilk getirdiğinde belki biraz eğlenceli olur diye düşünmüştüm. Kuroda gibi doğuştan tasarımcı olan tiplerin aksine Hashiba rakamları soğukkanlılıkla okuyabiliyordu. Bu zekasıyla benim projelerimde işe yarayacağını ummuştum.
Fakat o ne yaptı? Sorunlu tiplerin kapatıldığı On Üçüncü Departman'ın motivasyonunu lüzumsuz yere yükseltti, kolunu kanadını kırdığım İkinci Departman'ın moralini düzeltti... İstemediğim ne kadar lüzumsuz iş varsa hepsini tekrarlayıp durdu. Ben de onu doğrudan çağırıp haddini bildirdim.
Eh, sonuçta hemen sindiğine göre o da omurgasızın tekiymiş.
"Çok sıkıcı."
"Şey... Arka planda bir müzik açmamı ister misiniz efendim?"
"Gerek yok. Kendi halime bırak beni."
Doğrudan bana bağlı çalışanlar son derece itaatkar ama bir o kadar da düşüncesizdi. Duvara karşı tenis oynamaktan bile daha tepkisizlerdi, tam anlamıyla çekilmez bir durumdu. Şöyle dokundun mu ses getirecek biri yok muydu etrafta?
Yakında Kawasegawa yapacak iş bulamayıp feryat etmeye başlardı. O zaman yine kafama göre önüne birkaç görev atar ya da elindekileri alıp eğlenirdim. Yetenekli insanları birer oyuncak gibi kullanmak, bir yönetici için en büyük eğlenceydi.
İhtiyar sanki çok bir şey biliyormuş gibi "İnsan kaynağı en büyük hazinedir" deyip duruyordu. Tam bir saçmalık. Hazine dediğin pürüz çıkarmaz, durduğu yerde değeri artan mükemmel bir şeydir. İnsanlarsa hemen çürür, kafalarına göre çekip giderler. Öyle bir şeyin değeri varken tadını çıkarmak en mantıklısıydı.
"İcra Direktörü Bey, varmak üzereyiz."
Bıkkın bir edayla hafifçe başımı salladım.
Oyun Fuarları, ülke çapındaki en büyük oyun tanıtım etkinlikleridir. Makuhari'deki sergi alanının tamamı kullanılır; yerli ve yabancı üreticiler tek bir çatı altında toplanarak yakında piyasaya sürülecek yazılım ve donanımları tanıtır.
Bu da yine, gereksizliğin odak noktası haline getirilmiş bir etkinlik işte. Tek bir yazılımın reklamı için on milyondan fazla yen harcayıp stant kuruyorlar, sonra da etkinlik biter bitmez doğal olarak hepsini yıkıyorlar. Basit bir şey yapsan "Para harcamamışlar, demek ki kalitesiz bir yapım" diye söylenirler; para harcasan bu sefer de "O parayı oyunun kendisine harcayın" diye ciyaklayanlar çıkar. Ne yapmamı bekliyorlar ki?
Böyle can sıkıcı tiplemelerden uzak durmak için bu tür etkinliklere katılımı artık sonlandırmak istiyorum. Önümüzdeki yıldan itibaren katılım ölçeğimizi küçültsek iyi olacak.
"İcra Direktörü Bey, bu taraftan."
Araç vardı ve standın bekleme alanına geçtik. Sahneye çıkıp konuşma yapmama daha zaman olduğu söylendiği için bir sandalyeye oturup sıramı beklemeye karar verdim.
Sabahın köründe kalktığım için uykum bayağı bastırmıştı. Biraz kestirsem sorun olmaz herhalde diyerek gözlerimi kapattım.
Bir saat kadar böyle kalabileceğimi düşünüyordum ki...
"Georide'ın Başkanı Sayın Daito geldiler."
"Ne uğraştırıcı adam ya. Tamam, çıkıyorum."
Anlaşılan o kadar vakit bulamayacaktım.
Georide, orta ölçekli bir gayrimenkul yönetim şirketini arkasına almış yeni yetme bir uygulama geliştiricisiydi. Kısacası, para getirdiği sürece her işe balıklama atlayan, ne olduğu belli bir şirketti.
"Mahira-san! Görüşmeyeli uzun zaman oldu!"
"Merhabalar. Topu topu iki hafta oldu ama. Üreticiler buluşmasında selamlaşmıştık."
"Hadi ya! Öyle miydi, meğer bayağı yakın zamandaymış! Ama yani, sizin gibi bir İcra Direktörünün yüzünü her hafta görsem yine doyamam, hahah!"
Özetle, başında böyle bir adamın bulunduğu bir şirketti işte. Sadece işlerine gelen kısımlarda kıdem sırasına uyan, sabah 8'de mesaiye başlama zorunluluğu olan, esnek çalışma saatlerinden yoksun, içki geceleriyle, spor günleriyle, sabah toplantılarıyla ve satış kotalarıyla dolu, satış departmanının her şeyden üstün tutulduğu, bu devirde eşine rastlaması zor ultra sömürücü bir firmaydı.
Şirket başkanının karate geçmişi varmış galiba. Bu yılki yılbaşı kartında, kendisinin tek hamlede 20 kiremiti kırdığı anın fotoğrafı basılıydı. Tüm şirket toplanıp Showa döneminden kalma bir komedi skeçi mi oynuyorlardı acaba?
"Bu yılki stant da muazzam olmuş! Kocaman ve çok görkemli, umarım bizimki de bir gün bu seviyeye gelir!"
"Sizinki de gayet görkemli ama. On tane tanıtım mankeni çağırmışsınız."
"Aman efendim, o kısımlarda göz banyosu yaptıracak güzellikleri toplamak lazım! Rastgele seçince kimse broşürleri almıyor! Hahah!"
Bir an önce defolup gitse keşke şu moruk.
Bu tacizci moruktan zerre kadar haz etmesem de sistem entegratörü yönlendirme konusunda üstün bir başarıya sahip olduğu için, şirket çıkarı gereği arayı iyi tutmak zorundaydım. Dünya gerçekten can sıkıcı detaylarla doluydu.
"Sahi, Beecraft'ın standına göz attınız mı?"
"Hayır, henüz bakmadım. Bir şey mi oldu?"
Beecraft, bizimle aynı sektörde yer alan, bizden çok daha köklü bir oyun şirketiydi. Sadece oyun değil, anime ve oyuncak üretimiyle de ilgilenen, ölçek olarak bizim iki katımız büyüklüğünde devasa bir firmaydı.
Ancak benim gözümde sadece miadı dolmuş bir şirket izlenimi bırakıyordu. Geleceğin başkanı olarak görülen becerikli direktör hakkında söylentiler duymuştum ama 'iblis' diye anılan o inatçı başkanın gelenekçi tutumundan ödün vermediği, bu yüzden de zamana ayak uydurmakta geç kaldıkları ortadaydı.
Böyle bir üreticinin yeni bir şeyler çevireceğini hiç sanmıyordum ama...
"Nasıl yani, haberiniz yok mu? İnanılır gibi değil. Böyle bir duyuru yapılınca, arka planda anlaşmanın çoktan sağlandığını sanıyordum."
"...Ha? Duyuru mu?"
Bizim Beecraft ile hiçbir bağımız yoktu. Ortak yürüttüğümüz bir proje de olmamalıydı. Haberlere konu olacak kadar büyük bir duyurudan haberimin olmaması imkânsızdı.
Burada açıkça bir gariplik vardı. Kavrayamadığım bir şeyler dönüyordu.
"Başkan."
"Buyrun! Bir şey mi vardı?"
"Kusura bakmayın, aniden acil bir işim çıktığını hatırladım. Bana müsaade."
"A-Şey, İcra Direktörü Bey...?"
Aniden muhatapsız kalıp afallayan Başkan Daito'yu arkamda bırakıp standın ön tarafına doğru ilerledim.
Gerçekten de bir curcuna kopuyordu. Fuar kapılarını açalı daha çok az bir zaman geçmiş olmasına rağmen, kalabalık bir ziyaretçi kitlesi Succeed'in hemen karşısındaki standı işaret edip bağırıp çağırıyordu. Çok büyük bir duyuru olmadığı sürece böyle bir şeyin yaşanması imkânsızdı.
"Neye bakıyor bunlar?"
Kullanıcıların arasından başımı uzatıp baktıkları yöne odaklandım.
Ve sonra...
"...Vay canına."
Neler olduğunu nihayet kavradım.
Beecraft'ın standı, koridorun tam karşısında, bizim hemen karşımızda kalıyordu. Sahnenin merkezinde devasa bir monitör duruyordu ve yüksek sesli bir müzik eşliğinde "Devasa RPG Projesi Başladı" yazısıyla birlikte yaratıcı ekibin isimleri ekrana yansıtılıyordu.
Senaryo: Kyoichi Kawagoe.
Karakter Tasarımı: Shino Akishima.
Jenerik Müziği: N@NA.
Bir yerlerden tanıdık gelen bu isimler sırayla belirdikçe, kalabalığın uğultusu giderek artıyordu. Akıllı telefonların flaşları peş peşe patlıyor, hatta bazıları Beecraft standı ile Succeed standını sırayla kadraja alıp fotoğraflıyordu.
Hiçbir şey söylemeden olan biteni izledim. Çılgına dönmüş bu etkinlik gözüme sanki bir hayal ürününden ibaretmiş gibi görünüyordu.
"İ-İcra Direktörü Bey! Ç-Çok büyük bir şey oldu!"
Sekreterim bir yerlerden nefes nefese koşarak geldi.
"Ş-Şey, Beecraft'ın standında, şey oldu...!"
"Biliyorum. Baktın mı görülüyor zaten."
Bayağı paniklemiş olacak ki sekreter, şaşkın gözlerle sırayla iki stant arasında mekik dokuyordu. Zavallı şey.
"Haber yapılıp yayılmaması için hemen gerekeni yapın."
"Ş-Şey, İcra Direktörü Bey..."
Sekreter, akıllı telefonunun ekranında açık olan haber portalını bana doğru uzattı.
"Bu stant açıldığı anla eş zamanlı olarak bu haberler de peş peşe yayımlandı... Yani, söylemesi zor ama önceden tezgahlanmış bir şey gibi görünüyor."
"Hmm, öyle mi? Neyse, önemli değil."
Elimdeki telefondan gündem başlıklarını kontrol ettim.
Büyük medya portalları, derleme bloglar, sosyal medya... Her yer tamamen bu konuyla çalkalanıyordu. Hem skandal yaratacak hem de beklentiyi tavan yaptıracak türden bir içerikti.
Gözümün önünde ise şov amaçlı tanıtım videosu dönmeye devam ediyordu. Çeşitli pazarlama sloganlarının arka arkaya sıralandığı videonun son sahnesinde, gözlerime inanmakta güçlük çektim.
"Kawase... gawa mı?"
O Kawasegawa, tanıtım videosunun en sonunda yönetmen koltuğundaki isim olarak belirdi. Doğal olarak Succeed Soft'un adı tek bir yerde bile geçmiyordu.
Böyle bir şeyi hayata geçirebilecek tek bir kişi vardı.
"Fena değilsin... Kyoya Hashiba."
İster istemez dudaklarımda bir gülümseme belirdi.
Hiç çekinmeden, içim rahat bir şekilde kökünü kazıyabileceğim bir rakip. Onu bulmuş olmanın verdiği sevinç dolu bir gülümsemeydi bu. Vurduğum an elinde kalan oyuncaklarla oynamaya alışmış olan benim için o, üzerime atlayan bir evcil hayvan, toplamak istediğimde kıskaçlarıyla karşılık veren bir geyik böceğiydi.
Tüylerim ürperiyordu. İyice yüklendiğimde acaba nasıl sesler çıkaracaktı? Ağlayıp zırlayarak merhamet dileyeceği anı görmek istiyordum. Uzun zamandır... Hayır, ilk defa bir rakip hakkında böyle hissediyordum.
"İşte böyle ya. Şöyle dişine göre bir şey yapmazsan hiç eğlenceli olmuyor."
Zamanı iki ay öncesine, mart ayındaki o Çin restoranındaki konuşmaya kadar geri saralım.
Kurguladığım planı anlatıyordum ve söze tam olarak şu net cümleyle başladım:
"MissCro’nun geliştirilmesine devam edeceğiz."
O anda herkesin yüzünde kocaman bir soru işareti belirdi.
"Neler saçmalıyorsun sen?"
Kuruta beklenildiği üzere hemen itirazını dile getirdi.
"Projenin dondurulması Yönetim Kurulu kararı. Bütçe zaten kesildi, kalan son işleri toparlama aşamasındayız. Şimdi bunu nasıl tekrar başlatacaksın ki?"
"Haklısın. Süreci yeniden başlatmak zor, hatta imkânsız denebilir."
Böyle rahat bir yanıt vermem üzerine herkes kafasını iki yana salladı.
"Sizin de bildiğiniz gibi, Sukseed bünyesinde geliştirmeye devam etmemiz artık imkânsız. Ama ben bu oyunu yapmaya devam etmek istiyorum. Bu yüzden benim planım, kendimize tamamen farklı bir sahne hazırlamak."
Kuruta şaşkın bir ifadeyle tepki verdi.
"……Yoksa sen, başka bir şirkette mi?.."
"Evet. Sukseed Soft dışındaki bir şirkette bu projeyi sürdürmek istiyorum."
Grupta birden bir fısıltı koptu.
"Ama böyle bir şey mümkün mü ki? Proje dondurulmuş olsa bile IP hakkından vazgeçilmiş değil. Genel Müdürün buna izin vereceğini hiç sanmıyorum……"
Kawasegawa’nın bu sözleri üzerine ben de başımla onayladım.
"Haklısın, telif haklarının devredilmesi neredeyse imkânsız. O yüzden bunu en başından beri hiç hesaba katmadım zaten."
"Peki o zaman ne yapmayı düşünüyorsun……?"
Bakışlarımı yeniden herkesin üzerinde gezdirdim.
"Şunu düşünmenizi istiyorum. MissCro, daha isim olarak bile ortada yokken ön plana çıkan başka bir şeye sahipti. Ben tam olarak oraya odaklandım."
Ben tam bunu söylediğimde Miyamoto-san sandalyesinden doğruldu.
"Anladım…… Sen o Platin Nesil kadrosuyla tamamen yeni bir projeye mi başlamak istiyorsun?"
Kafamı güçlü bir şekilde salladım.
"Evet. Birebir aynı kadroyla yeni bir oyun tasarlayıp bunu başka şirketlere sunacağız. Benim planladığım strateji bu."
Odadaki fısıltılar az öncekinden çok daha güçlü bir boyuta ulaştı.
Görüntülü oyun dünyasında, üretici firma veya oyunun ismi kadar, projeye imza atan yaratıcıların isimleri de büyük bir etkiye sahipti.
MissCro için de durum farklı değildi. İnsanlar Mystic Clockwork isminden ziyade, Akishima Shino’nun karakter tasarladığı ya da Kawagoe Kyoichi’nin senaryosunu yazdığı oyun olarak bahsederdi.
Tabii ki reklam sürecinde MissCro adını asla anmayacak, bunu ima dahi etmeyecektik. Sukseed tarafının hukuki bir hamle yapmasına zemin hazırlamayacak, sadece kullanıcıların kendi arasındaki söylentiler üzerinden kazanmaya çalışacaktık.
"Çok mantıklı. Doğru zamanda duyurabilirsek büyük bir hava yakalarız. Dışarıdakiler kendi kendine bunu dev bir haber haline getirirse işimize bile gelir."
Kuruta bu fikre ikna olmuş gibi görünüyordu.
Ancak Kawasegawa hâlâ kararsızdı.
"Ama bizi kabul edecek bir yer bulabilecek miyiz? Sukseed Soft ile olan ilişkilerini düşünüp geri adım atabilirler."
Endişelenmekte son derece haklıydı. Projenin rafa kaldırıldığı haberi zaten hem oyuncular hem de sektördeki firmalar arasında yayılmıştı.
Böyle mimlenmiş bir ekibin işini, sırf ses getirecek diye pat diye üstlenecek bir şirket çıkar mıydı? Sukseed’in şimşeklerini üzerlerine çekecekleri kesindi, hatta yanlış bir PR stratejisinde dava edilme riski bile vardı.
"Zor bir mücadele olacağının farkındayım. Fakat daha önce Kojima-san ve ekibinden yapım desteği istemeyi düşündüğümüz firmalarla işe başlarsak zaman kazanabiliriz."
Kojima-san başını salladı.
"Doğru, en azından kapıyı suratımıza kapatmazlar. Ama……"
"Evet, sadece yapım desteği vermekten çok daha farklı bir durum bu. İlk denemede başaracağımızı sanmıyorum."
Çok güçlü bir torpilimiz olmadığı sürece bu işi kısa sürede çözmek imkânsıza yakındı.
"O işi bana bırakın."
Miyamoto-san aniden elini kaldırdı.
"Kesin bir şey diyemem ama eski dostlarımdan şu an üst düzey yönetici konumunda olan birkaç kişi var. En azından konuyu önden onlara açabilirim."
"Ciddi misiniz? Bu harika olur!"
Hiç tanımadığımız bir kapıyı çalmaktansa bu şekilde ilerlemek çok daha avantajlıydı.
"Ama Miyamoto-san, bunu yapmak demek……"
Bir an duraksadım.
Birden fazla firmaya böyle bir teklifle gitmek, doğal olarak Genel Müdürün kulağına gitme riskini de taşıyordu. Zaten sızıntı mevzusu yüzünden Miyamoto-san’ın şirketteki pozisyonu pamuk ipliğine bağlıydı.
"Beni dert etmeyin. Zaten kovulmayı hak edecek şeyler yaptım, bu saatten sonra kaybedecek bir şeyim yok. Canım Hashiba’ya emanet."
"……Anlaşıldı."
O gün, evimin önünde konuştuğumuz andan itibaren Miyamoto-san kararını çoktan vermişti.
Onun bu kararlılığını boşa çıkarmamak için projeyi hayata geçirirken aynı zamanda Miyamoto-san başta olmak üzere tüm kilit ekibi o şirkete transfer etmemiz gerekiyordu.
Ve bu planı yürütmek için netleştirmemiz gereken son bir kritik nokta daha vardı.
"Kawasegawa, durum bu…… Sen ne diyorsun?"
MissCro’ya herkesten daha tutkuyla bağlı olan kişi Kawasegawa’ydı.
Bu yöntemi seçersek, başarılı olsak bile MissCro ismi tamamen yok olacaktı. Ruhunu yeni projeye aktarsak da bu artık başka bir oyun olacaktı. Onu, bu durumu kabullenmiş bir şekilde yanımızda görmek istiyordum.
Herkesin bakışları onun üzerinde toplanmışken Kawasegawa o her zamanki dik duruşuyla konuştu:
"Elbette kabul ediyorum. Ben şansımı bu plandan yana denemek istiyorum."
Aynı anda birbirimize başımızla onay verdik.
O tatil boyunca içimizde biriktirdiğimiz enerjiyi sahaya yansıtma vaktinin geldiğini ikimiz de biliyorduk.
"Diğer herkes için de uygunsa bugünden itibaren harekete geçmek istiyorum…… Ne dersiniz?"
Herkes tek bir vücut halinde güçlüce başını salladı. Kederle, çaresizlikle kaplı o eski yüzlerden eser kalmamıştı.
"Pekala, başlıyoruz!"
Bu güçlü seslenişle birlikte bir sonraki aşamaya geçtik.
Sözleşmeyi imzalamak için son sürat çalışmaya başladık. Miyamoto-san aracı olduğu kişilerle nasıl bir konuşma yaptıysa, karşı taraf ilk andan itibaren çok istekliydi ve işler hızla ilerliyordu.
Ama bana göre bu hız bile yetersizdi. Daha hızlı, çok daha seri olmalıydık, yoksa o tarihe yetişemeyecektik.
Toplantıdan bir hafta sonra, herkes sağa sola koştururken ben nihayet bir kişiyle temas kurmayı başardım ve gizli bir mekânda bir araya geldik.
"Miyamoto da iyice kafayı yedi herhalde, buraya takma isimle gelmek de ne demek?"
"Kusura bakmayın. Ama sizinle mutlaka konuşmam gerekiyordu."
"Benimle mi……? Yüzümü bile görmek istemediğinizi sanıyordum."
Funabashi-san derin bir iç çekti. Defalarca aramama rağmen telefonlarıma çıkmamıştı, şirkete gittiğimde ise içeri alınmamıştım. Üzerinde belirgin bir baskı olduğu açıktı.
"Öncelikle şunu sormak istiyorum, bunca zamandır bana ulaşamamanızın sebebi……"
"Tahmin ettiğin gibi. Mahira Genel Müdürü olacak o adamın emri yüzünden."
Demek gerçekten de öyleydi.
"İşlerin içine girince anladım ama meğer ben de ne safmışım. Mahira denen herifin büyük medyayla arası inanılmaz iyiymiş. Yakışıklı adam, ağzı da laf yapıyor, bu yüzden basında çok seviliyor. Tabii bizim şirketin üst yönetimiyle de arayı sıkı tutmuş."
Miyamoto-san ile iş birliği yapıp Grape hakkındaki sızıntıyı ifşa etmeye çalıştıkları gün, Funabashi-san aniden yöneticisi tarafından çağrılmıştı.
"Gülünç denecek kadar dolaysızlardı. 'Bu haberi basma, onun yerine sana inanılmaz bir skop haber verelim, onu bas' dediler."
"O skop haber de Myth Cross'un geliştirilmesinin dondurulmasıydı yani."
"Evet," dedi Funabashi-san ve sigarasının külünü parmağıyla hafifçe vurdu.
"Şirket açısından bakarsan, Succeed'in bir projesi bile olsa, ne idüğü belirsiz geliştiricilerin yaptığı bir iştense herkesin bildiği devasa bir yapımın skandalı daha çok iş yapardı tabii."
"Siz de buna boyun eğdiniz."
Bunu duyunca Funabashi-san'ın yüzü sertleşti.
"Boyun mu eğdim? Dalga geçme benimle. Editörün masasına tekmeyi bastım, 'Bunu da basacağım' diye birbirimize girdik."
"Ş-Şey, kusura bakmayın, yanlış anladım."
"Sonuçta kaybettim ama. İşe gelme yasağı, bir süre yeni haberlere dokunmama cezası ve gelen tüm sorgulamaları görmezden gelme emri. Kişisel olanları bile tamamen kapatmam söylendi. İşte o sızıntı olayının iç yüzü buydu."
Funabashi-san kendi tarzında mücadele etmişti. Ama İcra Kurulu Üyesi'nin nüfuzu çok güçlüydü; Grape hakkındaki sızıntı planı bastırılmış, Myth Cross ise adeta çarmıha gerilmişti.
"Özür dilerim, sizi de bu belanın içine çektik."
"Sorun değil. Böyle bir işi kabul ettiğimde zaten her şeyi göze almıştım."
Konuyu hiç istifini bozmadan kapattı ve devam etti:
"Eee? Bugün buraya sadece olayın iç yüzünü dinlemeye gelmedin herhalde?"
Sorduğu soru karşısında başımla güçlü bir onay verdim.
"Bize yardım etmenizi istiyoruz. Bunun skop haber olarak büyük bir değeri olacağını düşünüyorum. Şimdi detayları..."
Dosyayı açıp açıklamaya yeltendiğim an.
"Tamam, açıklamana gerek yok."
Eliyle dosyayı bastırdı.
"Bu işi kabul ediyorum. Destek olacağım, bana sadece gerekli bilgileri verin yeter."
Hiç tereddüt etmeden, inanılmaz bir rahatlıkla kabul etmişti.
"E-Evet... Ama şey, emin misiniz? Bu içerik İcra Kurulu Üyesi'ni, hatta direkt Succeed Soft'u karşına almak demek. Önceki haberden çok daha büyük risk taşıyor..."
"Kısacası kovulabilirsin demek istiyorsun, değil mi? Varsın olsun, ne ala! Haberi bastığım gün istifamı da yüzlerine çarparım."
Funabashi-san bunu söyleyip hıh diye kıkırdadı.
"Gazetecileri hafife almayın. Ne pahasına olursa olsun bu haberi manşete taşıyacağım. Bana bırakın."
Gerçekten minnettardım. Bu operasyonu sade bir şekilde duyurmak bile etki yaratırdı elbette ama konuyu yaymak, yani viral hale getirmek için medyanın gücü şarttı.
Fakat hiçbir önlem almadan hareket etseydik, İcra Kurulu Üyesi kesinlikle bilgi akışını engellemeye çalışırdı. Bu yüzden medya dünyasından birinin desteğini almak hayati önem taşıyordu.
"Amacını anlıyorum. Bu işi Oyun Fuarı'na yetiştirmek istiyorsun, değil mi?"
"Aynen öyle. Zamanlamayı oraya tutturmak, bu planın kaderini belirleyecek."
Zaten her şeyi bu kadar yıldırım hızıyla yürütmemizin sebebi tam olarak buydu. Halkla ilişkiler desteği verdiğim dönemden kalan tecrübelerim sayesinde, bilginin en geç ne zamana kadar hazır olması gerektiğini iyi biliyordum.
"Ben de o yüzden tereddütsüz kabul ettim ya. Eğlenceli bir basın bülteni bekliyorum, bak."
Durumu kavrayarak hareket edecek olması içimi daha da rahatlatmıştı.
"Yalnız, tek bir şartım var."
Funabashi-san, ağzı kulaklarına varırcasına sinsice sırıttı.
"O Mahira piçini bu işin sonunda yerle bir edeceksiniz. Şartım bu."
"A-Anlaşıldı!"
Gece gündüz çalışarak videoları ve logo gibi görsel materyalleri hazırladık. Teslim tarihini son raddeye kadar esneterek, fuardan bir hafta önce kıl payı yetiştirmeyi başardık.
Kuroda ve ekibi görsel tarafları tamamlamaya çalışırken, ben de durum değerlendirmesi yapmak amacıyla birini ziyarete gitmiştim.
"Sizinle ilk defa böyle baş başa konuşuyoruz."
"Evet... Açıkçası bu tarz konuşmaların sonuncusu olmasını temenni ederim."
Karşımdaki kişi Kawagoe Kyoichi idi.
Geliştirmenin dondurulduğu duyurulduğundan beri kendisiyle olan iletişimimiz bir süreliğine tamamen kopmuştu. Kabahat onda değildi; yapımcı şirkette üst üste çıkan skandallar yüzünden yayınevi veto koymuş ve temas kurulmamasını talep etmişti.
Gayet makul bir gerekçe olduğu için ben de bir süre kendisini arayıp sormamıştım.
"Ama sonunda size bu müjdeyi verebildiğim için çok mutluyum."
Beecraft, Kawagoe'nin ilk baştaki proje taslağını çok beğenmiş, hatta bunu eksiksiz bir şekilde hayata geçirme sözü vermişti.
Bu yüzden haberi ilk olarak bizzat kendisine iletmek istemiştim. O projenin çöpe atılma sebebi, o dönemki yönetimin basiretsizliği ve saha dışı çirkin kavgalardan ibaretti. Ama işte, sonunda hakkını teslim edebilmiştik.
"Bundan sonraki süreç hakkında detayları paylaşayım."
Bu defa Succeed Soft ile anlaşıp projeyi devralmak yerine, dış kabuğu tamamen değiştirip sıfırdan bir tasarım sürecine girmiştik.
Bu nedenle karakter isimleri ve evren terimleri gibi birçok şeyi kullanamayacaktık. Bu konuda kendisine dürüstçe mahcubiyetimi belirttim.
Ancak, az önce bahsettiğim o ilk taslaktaki fikirler zaten reddedildiği için serbestçe kullanılabilecek durumdaydı; sözleşmeye göre mülkiyeti Kawagoe'ye aitti. Dolayısıyla yeni oyunda bu özgün fikirlerden bolca yararlanabilecektik.
"Bir yolunu bulabildiğimize çok sevindim. Eğer o proje öylece yok olup gitseydi, inan ki Sensei'in yüzüne bakacak halim kalmazdı."
Kawagoe Kyoichi sessizce beni dinledi. Sonunda:
"Hey," diye söze girdi aniden.
"Evet, buyurun?"
"Neden bu kadar ileri gidiyorsun?"
Farklı bir bağlamda olsa da, İcra Kurulu Üyesi'ne sorduğum sorunun birebir aynısıydı.
"Bu projeyi yeniden sunarken senin, yani Hashiba-kun'un sürecin dışında kalma ihtimali oldukça yüksekti. Buna rağmen sen de, diğer ekip arkadaşların da bunu başarmak için elinizden geleni yaptınız. Özel bir sebebi var mıydı?"
Dediği doğruydu. Yapımcı şirket değiştiğinde, bizim de otomatik olarak projeyle birlikte transfer olacağımızın hiçbir garantisi yoktu. Ama bu fikir aklıma geldiğinde ve gerçekleşme ihtimalini gördüğümde, bir an bile tereddüt etmeden bu yolu seçmiştim.
Çünkü...
"Böyle eğlenceli bir işi gün yüzüne çıkarmamak büyük ziyan olurdu da ondan."
Evet, Kawagoe Kyoichi'nin ürettiği şey inanılmaz derecede sürükleyici ve eğlenceliydi.
Tam da bu yüzden, araya girip işi mahvetmeye ve insanların şevkini kırmaya çalışan İcra Kurulu Üyesi ve diğer yöneticilere öfke duyuyordum.
"Bir şeyler üretmenin sadece çıkar ilişkileriyle yürüyebileceğine inanmıyorum."
Sadece paraya ve çıkara odaklansaydım, bu mesleği çoktan bırakmış olurdum.
Ama bırakmadım. Defalarca hezimete uğramama rağmen beni 'bir sonraki proje' demeye iten bir irade vardı içimde.
Sanırım bir şeyler yaratmanın o muazzam hazzı tam olarak buydu.
"...Anladım."
Kawagoe Kyoichi başıyla onaylayıp ayağa kalktı. Ben de hesabı alıp kasaya doğru yöneldim. Ödeme yaparken Sensei aniden mırıldandı:
"...Tsurayuki."
"Efendim? Bir şey mi dediniz?"
"Tsurayuki Rokuonji. Gerçek adım bu. Kawasegawa da Kuroda da, eskiden beri tanıyan herkes bana gerçek adımla hitap eder. Doğal olarak sizli bizli de konuşmayız."
Şimdi düşününce, Kuroda'nın ona öyle seslendiğini hayal meyal hatırlıyordum.
Öğrencilik yıllarından gelen bağların derinliği mi desem, dışarıdan kimsenin dahil olamayacağı o özel mesafe mi... Ne yaparsam yapayım asla sahip olamayacağım bir ilişki gibi geliyordu. Dürüst olmak gerekirse, bu durum içten içe imrendiğim bir şeydi.
"Hashiba, senden de rica ediyorum."
"Efendim?"
"Rokuonji de desen olur, Tsurayuki de. Ah, ama soyadımdan pek hoşlanmam, o yüzden adımla seslenirsen sevinirim. Ben de seninle rahatça, senli benli konuşacağım... Anlaştık mı?"
Fiş ile para üstünü alırken bir süre öylece kalakalmışım.
Kawagoekyoichi... Hayır, Tsurayuki, biraz utanarak ekledi:
"Bundan sonra da birlikte üretmeye devam edelim, Hashiba... Ya da Kyoya mı desem daha iyi?"
O talihsiz olaydan sonra pek çok şey yaşanmıştı ve çoğu da sadece acı vericiydi. Ama tüm bu olanlar içinden sevindirici tek bir şey çıkmışsa, o da kesinlikle bu andı.
Lansmana sadece iki gün kala, nihayet tüm taşlar yerine oturdu. Bütün hazırlıkları tamamlayıp durumu Kawasegawa'ya bildirdik.
Karşı tarafla yapılan görüşmeler neredeyse kusursuz bir şekilde sonuçlanmıştı.
Eski Miss Crotia ekibinin bünyelerine katılması konusunda hiçbir pürüz çıkmamış; konsept ve içerik gibi konularda yalnızca ilk baştaki detaylar netleştirilmiş, sonrasındaki tüm süreç tamamen içerik üreticilerinin insafına bırakılmıştı.
Müdahalenin ardı arkasının kesilmediği ve bu durumun yapım sürecini sekteye uğrattığı Miss Crotia zamanları düşünüldüğünde, bu son şartların oldukça ileri düzeyde bir kolaylık sağladığı söylenebilirdi.
Yine de Kawasegawa'nın yüzündeki o huzursuz ifade bir türlü silinmiyordu.
"Seni endişelendiren bir şey mi var?"
"Hayır, olabileceğin en iyisi oldu. Ama tek bir şey var... Bu plan için sanki ben hiçbir şey yapamamışım gibi geliyor."
Kawasegawa hafifçe gülümsedi.
"Ben de o adama gününü göstermek istiyorum."
Ve işte şimdi, son anda araya sıkıştırılan o röportaj videosunun içinde yer alıyordu. Projeye dair hislerini, geleceğe dönük beklentilerini pürüzsüz bir ifadeyle anlatıyordu.
İlk kez yayınlanan bu videoyu ve arkasındaki duyuruyu, oyun fuarındaki neredeyse herkes büyük bir şaşkınlıkla izliyordu.
Daha kısa süre önce yapımı dondurulduğu sanılan o rüya proje, rakip firma BeCraft çatısı altında, neredeyse birebir aynı içerikle yeniden duyurulmuştu. Bundan daha heyecan verici bir haber olamazdı.
Dev ekrana yansıtılan görüntüde, büyük alt yazılarla bu durum defalarca vurgulanıyordu. Miyamoto-san ile birlikte, Kawasegawa'nın ekranda beliren yorumlarını izliyorduk.
"Hashiba, son hamlen gerçekten işe yaradı."
Başımı sertçe salladım.
"Evet, biraz ısrar edip o videoyu eklettiğimize değdi. Hem etkisi büyük oldu hem de projeye ne kadar bağlı olduğunu gösteren harika bir konuşmaydı."
Doğal olarak, başka bir şirketin işinde boy gösterdiği için bugün itibarıyla Succeed Soft'taki görevinden ayrılmıştı. Bilginin dışarı sızmaması adına her şey son anlarda halledilmişti.
"Projeyi BeCraft'a götürmek istediğini ilk söylediğinde ne yapacağımı bilememiştim. Evet, iyi bir şirket ama aynı zamanda muhafazakar ve geleneklerine aşırı bağlı bir yerdir."
BeCraft aslında eski bir oyuncak üreticisiydi; dışarıdan kolay kolay kimseyi aralarına almamaları da bu köklü geçmişlerinden kaynaklanıyordu. Ancak son yıllarda farklı alanlara açılmaya başlamışlar, Berlin'de bir geliştirme merkezi kurmak gibi dikkat çekici adımlar atmışlardı.
Yine de bu, tutma ihtimali düşük bir kumardan farksızdı.
"Ama başka bir seçenek olmadığını düşünüyordum. Başka bir şirket olsaydı, muhtemelen Murahasesi'nin baskılarına boyun eğer ve anlaşmayı bozardı."
Succeed Soft'tan daha büyük ve onlarla başa baş rekabet edebilecek bir güç... Bu şartlara en çok uyan yer tam olarak burasıydı.
"...Haklısın. Doğrudan Murahasesi ve Succeed ile boy ölçüşebilecek tek yer burasıydı. Yine de tutup tutmayacağı tam bir kumardı."
"Evet, kabul etmelerine gerçekten çok şaşırdım. Miyamoto-san, size ne kadar teşekkür etsem az."
Karşı taraf için haber değeri yüksek olsa da büyük bir riskti. İletişimi kurup sözleşme aşamasına kadar getirmek tamamen Miyamoto-san'ın başarısıydı.
"Ben sadece aracı oldum. İşin nasıl bu kadar yolunda gittiğini ben de tam anlamış değilim ama... Sonucu güzel oldu ya, önemli olan o."
Başımı sallayıp gözlerimi tekrar sahneye çevirdim.
"Murahasesi de bunu izliyor mudur acaba?"
"Sanırım evet. Bugün panele katılacaktı, son dakika bir işi çıkmadıysa kendi stantlarından izliyordur."
"Böylece o kibirli halinden biraz olsun eser kalmamıştır herhalde."
Miyamoto-san uzaklara dalar gibi konuştu. Sonra bana dönüp;
"Hashiba... Gerçekten çok üzgünüm," diyerek bir kez daha başını eğdi.
"Olur mu hiç, asıl ben... Bütün yükü sizin omuzlarınıza bıraktım, elimden hiçbir şey gelmedi."
Son kulvarda her şey için koşturan tek kişi Miyamoto-san'dı. İnanılmaz bir sorumluluk hissediyor, 'Bu işi ne pahasına olursa olsun ben bitireceğim' kararlılığıyla hareket ediyordu.
"Hashiba... Ben şirketten ayrılmaya karar verdim."
"Neden bu kadar ciddileştiniz ki? Ben de ayrılıyorum nasıl olsa."
Bu krizin bir sonucu olarak, kilit kadrodaki herkesin BeCraft'a geçmesi kararlaştırılmıştı. Ben de Miyamoto-san da planlarımızı buna göre yapmıştık.
"Hayır, öyle değil."
Miyamoto-san'ın yüzünde buruk bir ifade belirdi.
"Ben... BeCraft'a gitmeyeceğim."
"Ne?"
İster istemez tekrar sordum. Çünkü böyle bir şeyden haberim yoktu.
"Bir sorun mu çıktı? Şirkete verilecek listede isminiz vardı."
"Sorun o değil. Senlik ya da karşı şirketlik bir durum yok. Bu... Tamamen kendi bencilliğimden aldığım bir karar."
Miyamoto-san acı bir gülümsemeyle devam etti:
"Ben baştan beri oyun yapmak için Succeed'e gelmemiştim. Manga çizmek istiyordum, sonra kendimi sürgün edilmiş gibi 13. Bölüm'de buldum. Tam heyecanımı kaybetmişken sizlerle, seninle tanıştım ve Grape'i hayata geçirmek için uğraştık."
"Evet... Öyle oldu. Bu yüzden bundan sonra da—"
"Buradan sonrası sizin sıranız. Artık benim sahnem bitti. Son olayda da anladım ki, benim yerim burası değil."
Önümüzdeki salondan yükselen coşkulu sesler kesilmiyordu. Miyamoto-san gözlerini kısarak o manzaraya baktı.
"Ben manga sektörüne geçiyorum. Tam da Funabashi başka bir yayınevine geçiyorken beni davet etti. Orada yeni projeler başlatıp dışarıdan Yeni Miss Crotia'ya destek olacağım."
BeCraft saf bir oyun geliştirme şirketiydi, yayıncılık departmanı yoktu. Bu yüzden Miyamoto-san oraya geçseydi, kağıt üzerinde geliştirme ekibinde görünüp fiilen editörlük yapacağı garip bir konumda kalacaktı. Dolayısıyla bir yayınevine geçmesi son derece mantıklı bir adımdı.
Ama yine de... Asıl sebebin bu olmadığını biliyordum. Miyamoto-san yaşananların sorumluluğunu hâlâ üstünde taşıyordu. Olaylar durulmuşken, bu sorumluluğun bedelini kendi yöntemiyle ödemek istiyordu.
Yumruklarımı sıktım ve fısıldadım:
"...Her şey için çok teşekkür ederim. Bana kattıklarınız için sağ olun."
Daha fazla konuşursam gözyaşlarımı tutamayacaktım.
"Ben teşekkür ederim. Seninle çalışmak harikaydı, Hashiba."
Omuzuma dokunulmasıyla ben de başımla güçlü bir onay verdim. Çığlıklar ve alkışlar hâlâ dört bir yanda yankılanmaya devam ediyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.