Geçmişin Gölgeleri ve Akşamın Esintisi

Büyük bir ofisin toplantı odası insana garip bir huzursuzluk verir. Genellikle her yeri devasa camlarla kaplı, bembeyaz bir odadır burası; içine gereksiz derecede büyük, uzun bir masa yerleştirilmiştir. Kliması ya hiç çalışmaz ya da buz gibi yapar, yani insanın kendini rahat hissedeceği o ideal ayar bir türlü tutturulamaz.

Böyle yerlerin, sadece formaliteden ibaret olan ve sırf "Bakın, toplantıyı yaptık" demek için kalabalıkları topladıkları o resmi buluşmalar için kullanılmasının daha doğru olduğunu düşünürüm.

Buna rağmen, Kawagoe Kyoichi ile yaptığımız görüşmeler her seferinde böyle bir yerde gerçekleşiyordu. Boş yere geniş olan toplantı odasında, aramızda tuhaf bir mesafe bırakarak benimle Sakurai-san ve karşı taraf olarak Kawagoe Kyoichi’nin yüz yüze geldiği o düzen hiç değişmeden sürüp gidiyordu.

'Biraz daha yakın olabileceğimiz bir yerde konuşsaydık çok daha iyi olurdu ama.'

Yine de bizzat Sensei'nin kendisi durumdan şikayetçi olmadığını sürece, bizim taraftan yer değişikliği teklif etmek de pek kolay olmuyordu. Bu yüzden görüşmeler hep bu odada yapılıyordu.

"O halde bir sonraki sayfaya geçiyorum."

Kablo vasıtasıyla tablet bilgisayardan ekrana yansıtılan görüntü, tablo haline getirilmiş metin satırlarını önümüze serdi.

Şaşırtıcı bir şekilde, Kawagoe senaryoyu çoktan hazırlayıp teslim etmişti. Kelime miktarı açısından bakıldığında o kadar da çok sayılmazdı ama tıkanmış olan sürecin yeniden harekete geçmesi bile, MissCro projesinin tamamı düşünüldüğünde harika bir gelişmeydi.

Bugün de yazarın kendisiyle birlikte bu içeriği kontrol ediyorduk. Senaryoyu ekrana yansıtırken, düzeltilmesi gereken yerleri tek tek işaretliyorduk. İşler heyecansız ama son derece titiz bir şekilde ilerliyordu.

"Karakter A’nın geçmişine ait beşinci bölüm burası. Girişteki açıklama biraz yetersiz kalmış gibi görünüyor. Başlangıç kısmına amacını belirten bir kelime ekleyebilirseniz iyi olur. Diyaloğu tamamen değiştirmek yerine, sadece ekleme yapmak yeterli olacaktır. Sonraki altıncı bölüme gelirsek, burası ise—"

Bir yandan açıklamalarımı yaparken, diğer yandan göz ucuyla sürekli Kawagoe Kyoichi’nin hareketlerini süzüyordum.

Yüzündeki o memnuniyetsiz ifade hâlâ yerli yerindeydi ama önündeki belgelere bakarken gözlerinden ciddiyet akıyordu. Dirseğini masaya dayamak ya da esnemek gibi bir gevşekliğe asla yeltenmiyordu.

'Gerçekten de yaydığı aura bambaşka.'

Pek fazla konuşmuyordu ama yine de arada bir, projenin gidişatıyla ilgili tam yerinde sorular yöneltiyordu. Kavgacı bir tavır takınmadan, sakin bir ses tonuyla konuşuyordu. Açıkçası iş yapması son derece kolay bir insan izlenimi veriyordu.

Ancak ne boş bir laf ediyor ne de şaka yapıyordu. "Arada bir iki espri patlatsa ne olur sanki" diye düşündürecek kadar, sadece ve sadece yapılması gerekenleri konuşuyordu.

"Kawagoe-sensei size hâlâ kızgın mı acaba?"

Toplantıda raportörlük yapan Sakurai-san, işimiz biter bitmez hemen bunu sordu. Kawagoe gerçekten de sadece iş odaklı kalmış ve aradaki mesafeyi hiç bozmamıştı.

Toplantı bittikten sonra Kurata’ya gidip durumu danıştık. Görüşme sırasında böyle davrandığını söyleyip ne düşündüğünü sorduk.

"Ah, kafana takmana hiç gerek yok. Hatta tamamen unut gitsin."

Kurata kahkahayı basarak bunu dert etmememiz gerektiğini tekrarlayıp durdu.

"Onun suratsızlığı her zamanki halidir. Aksine, eğer konu iş olunca seninle düzgünce konuşabildiyse, bu seni bir ortak olarak kabul ettiği anlamına gelir."

"Öyle mi dersin... Bana daha çok, sürekli diken üstündeymişim gibi hissettirdi ama."

"Çünkü seni ciddiye alıyor. İş yaparken her zaman böyledir o. Karşısındaki ister dostu olsun ister başkası, asla taviz vermeden sonuna kadar gider."

Bunu duymak içimi biraz olsun rahatlattı. Eğer bu tavrı işini ciddiyetle yaptığının kanıtıysa, o zaman attığım adımların da yanlış olmadığı ortaya çıkıyordu.

"Peki Kurata, onunla... Sen konuşurken de durum böyle mi oluyor?"

Bunu sorduğumda, Kurata başını hafifçe iki yana salladı.

"Hmm, bilmem ki. Benimle konuşurken doğal olarak araya biraz şaka sıkıştırıyor tabii. Dışarıdan öyle görünse de, kendi dönem arkadaşlarına takılmayı, onlarla uğraşmayı çok sever o."

"Demek öyle biriymiş."

Şu anki halini gördükten sonra bunu hayal etmek bile imkansız gibi geliyordu.

"Kawagoe... Şey, biz ona gerçek adıyla sesleniriz, Tsurayuki’nin dönem arkadaşlarına olan bağlılığı ve aralarındaki dostluk bağları inanılmaz derecede güçlüdür."

"Osaka Sanat Üniversitesi’ndeki arkadaşlarıyla, değil mi?"

"Evet," diyerek onayladı Kurata. "Orası gerçekten de özel bir yerdi. Adı Osaka olsa da aslında dağ başındaydı ama imkanları tamdı, hocalar çok kafa insanlardı ve en önemlisi, kendini tamamen yaratıcılığa adayabiliyordun. Harika bir yerdi. Okulu yarıda bırakanlar da dahil, orada birlikte geçirilen birkaç yılın hissettirdiği bağ çok başkaydı."

Demek öyleydi diye düşündüm. Dürüst olmak gerekirse, bunu kendi içimde tam olarak canlandıramıyordum.

Benim ya da Hayakawa’nın gittiği Kansai’deki üniversite, iyi ya da kötü, son derece sıradan bir yerdi. Seviyesi ne çok yüksek ne çok düşüktür; tanınırlığı ve öğrenci sayısı açısından Kansai bölgesinde popüler olsa da ülke genelinde sıradan bir okuldu. Üzerine konuşulacak pek bir özelliği yoktu.

Bu yüzden, orada birlikte vakit geçirmiş olsak bile, sonrasında aramızda öyle özel bir bağ kalmamıştı. Hayakawa ile olan dostluğum elbette çok derindi ama bu okulda geçirdiğimiz zamandan ziyade, okul dışındaki ortak faaliyetlerimiz sayesinde gelişmişti. Okulun içindeki paylaşımlarımız o kadar da büyük değildi.

'Osaka Sanat Üniversitesi... Demek öyle.'

Eğer o gün, o kabul bildirimini aldığımda o üniversiteye gitmeyi seçseydim...

Şimdi Kurata, Kawasegawa ve o "Platin Nesil" üyeleriyle dönem arkadaşı olacaktım.

Bunun hakkımda iyi mi yoksa kötü mü olacağını bilmek imkansızdı ama kesin olan bir şey vardı ki, o yolu seçseydim aramızda şu anki ilişkiden çok daha derin bir bağ kurulmuş olacaktı.

"Neyse, o iş konusunda asla ayrımcılık yapacak biri değildir. Hashiba gibi canını dişine takıp mücadele eden birini gördü mü, sonuna kadar onun yanında olur. Endişelenme."

Kurata’nın sözlerine hak vererek başımı salladım.

Artık geçmişteki üniversite meselelerini kurcalamanın hiçbir faydası yoktu. Zamanı geri sarmak imkansızdı ve kaderin cilvesi böyleymiş demekten başka çare yoktu.

"Sabah evden çıkarken, 'Bugün canım folyoda mantar kebabı istiyor, o yüzden gidip enoki mantarı alayım' diye düşünürsünüz ya hani... Sonra bu düşünceyle işe gidersiniz, iş biter ve süpermarkete uğrarsınız. Tezgaha bakarsınız. Bir de ne göresiniz, şimeji mantarı çok ucuz ve taptaze duruyor. Hiç düşünmeden onu satın alır, eve dönersiniz. Eve gelip aldığınız şimeji mantarına bakarken birden aklınıza gelir: 'Ah, enoki alacaktım...' İşte insan ilişkilerinde de tam olarak böyle şeyler olmuyor mu sizce de, Kyoya-san?"

"Ben Hashiba. Ve anlattığınız şeyden gerçekten hiçbir şey anlamadım."

"Ayy çok acımasızsın, hadi ama anla beni!"

"Yani, İchikawa-san, iyi misiniz gerçekten? Alkol doğrudan yüzünüze vurmuş durumda."

Yurigaoka İstasyonu’ndan yürüyerek birkaç dakika mesafede bulunan küçük bir meyhane. Orada, her nasılsa İchikawa-san ile yan yana oturmuş, sake kadehlerimizi tokuşturuyorduk.

"İyiii-yim ben, sapasağlamım hem de!"

İchikawa-san, iyice kızarmış yüzüyle bana bakarak güldü. Hayatımda bu kadar "iyiyim" deyip de iyi görünmeyen birini herhalde çok az görmüştüm.

Bugünkü bu içki buluşmasının tek sebebi, iş çıkışı istasyonun önünde tamamen tesadüfen karşılaşmış olmamızdı. Ayaküstü sohbet ederken, bana daha önce verdiği sebzeler için teşekkür ettim. O da "O zaman sana bir şeyler ısmarlayayım" deyince kendimizi burada bulmuştuk.

Fakat kendisinin bu kadar çabuk ve dağıtacak kadar sarhoş olabileceğini hiç tahmin etmemiştim.

"Sabah enoki diye yanıp tutuşurken, akşam olunca kalbini şimejiye kaptırmak... İnsanoğlu gerçekten çok vefasız, değil mi?"

Bunun hayatta her an olabilecek sıradan bir durum olduğunu düşünüyordum ama bu durum insanı gerçekten vefasız mı yapıyordu acaba?

"Yani, enoki yemek için doğru zaman değilmiş demek ki."

Geçiştirip geçiştirmediğimi önemsemeden verdiğim bu cevaba karşı:

"Ah, ne kadar da güzel sıyrıldınız öyle~ Ehehe, Kyouya-san yetişkinlerin süzülme taktiklerini iyi biliyor~"

İyice çekilmez bir sarhoşa dönüşmeye başlıyordu. Bana ismiyle hitap etmesine karşı çıkmaktan çoktan vazgeçmiştim zaten.

"Bu demek oluyor ki~ enoki ile karşılaşmak kaderinizde yokmuş~"

"Olayı bayağı büyük bir yere bağladınız yalnız."

Yemek malzemeleriyle karşılaşmayı kadere bağlamak mı? Yemek mangalarında bile böylesine kolay kolay rastlayamazsınız.

"Şey, Kyouya-san... Kader diye bir şeye inanır mısınız~?"

Bu sohbet buraya nasıl geldi şimdi?

"Bilmem ki, nasıl desem..."

Böylesine alelacele bir cevap vermiştim ama düşününce, gerçekten de son zamanlarda yaşadıklarım tam anlamıyla kaderin oyuncağı olmuşum gibi hissettiriyordu.

Garip tesadüflerin üst üste binip gerçekliğe dönüşmesine kader deniyorsa, şu an tecrübe ettiğim hayat tam olarak bu tanıma uyuyordu. Shinjuku'da öylesine karşılaştığım bir kız sayesinde, daha kısa süre öncesine kadar hayalimi süsleyen şirkete girmiş ve orada çalışmaya başlamıştım. Kaderin bir cilvesi denebilirdi buna.

Fakat bu tür yönlendirmeler her zaman iyi şeylere yol açmıyordu. İcra Direktörü'nün sürekli önümüzü kesmesi, herkesin emekleriyle ortaya çıkardığı şeyi mahvetmeye çalışması da belki kaderin bir parçasıydı. Henüz bir sonuca varmış değildik; bu hikaye mutlu sonla mı bitecek yoksa felaketle mi, henüz kestiremiyordum.

Özetlemek gerekirse...

"Sanırım... inanıyorum, yani kadere."

İçimden geçen dürüst hisler bunlardı.

"Hmm, öyle demek."

Ichigawa-san yüzünde sıcak bir tebessümle cevabımı dinledi. İnanıyorum dememe ne karşı çıktı ne de onayladı.

"Neden böyle bir şey sordunuz ki?"

"Hıı?"

Konu biraz fazla ansızın açılmıştı. Çünki daha birkaç dakika öncesine kadar enoki mi yoksa shimeji mi tartışması yapıyor, son zamanlarda takip ettiğimiz dizilerden veya istasyonun karşısındaki ramençiden bahsediyorduk. Birkaç metrelik bir yarıçapa sıkışmış yerel konulardan bir anda evrenin gizemlerine atlayınca, sebebini merak etmem çok doğaldı.

"Ne bileyim, Hashiba-san'ın üstünde bööyle acayip kasvetli bir hava vardı da~ Ben de acaba kaderin cilvesine mi uğruyor diye düşündüm."

Yüzüm o kadar mı kasvetli görünüyordu gerçekten?

"Kusura bakmayın... Neyse, birtakım olaylar işte."

"Aaman, önemli değil~ Abla böyle şeyleri dert etmez."

Içten içe müteşekkir olmuştum.

Şirketten insanlarla içmeye çıktığımızda konu ister istemez somut iş meselelerine geliyordu. Mesela şu an Bölüm 2'dekilerle içmeye gitsem konu "Miss Black"e gelirdi, Bölüm 13 ile gitsem Grape hakkındaki danışmalar veya İcra Direktörü'nün dedikodusu dönerdi.

Oysa Ichigawa-san ile ortak noktamız alt tarafı bir apartmandan ibaretti. Paylaştığımız şeylerin azlığı, ikimizin de kasılmadan rahatça vakit geçirmesini sağlıyordu.

"Peki ya siz Ichigawa-san, kadere inanır mısınız?"

Bu sefer soruyu soran ben oldum.

Konuyu kendisi açtığına göre kesin bir kaderci olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım.

"Ben inanmam öyle şeylere. Kader falan hikaye."

Nasıl olduysa, sadece bu cümleyi söylerken sesindeki o sarhoş mırıltı kaybolmuş, son derece net bir ton takınmıştı.

"Sahi mi? Şaşırdım."

Beklemediğim bir cevaptı.

"Çünkü çok sıkıcı değil mi? İyi ya da kötü, her şeyin en başından belirlenmiş olması... Böyle bir hayatın ne anlamı kalır ki? İnsan kendi iradesiyle her şeyi değiştirebildiği için yaşamı eğlenceli bulur."

Elinin arasında çevirip durduğu sake kadehini kavradığı gibi tek dikişte bitirdi.

"İşler yolunda gitmediğinde insan suçu baş edemeyeceği kadar büyük bir şeylere atmak ister ama bu hiçbir şeyi çözmez ki. Nasıl olsa çabalarım bir işe yaramayacak sonucuna varırsan, bir daha gayret edecek gücü bulamazsın kendinde, değil mi?"

"Haklısınız... Galiba."

Hatırlıyordum.

Güzel Sanatlar Üniversitesi ile sıradan bir üniversite... İkisini de kazandığımda hangisini seçeceğime karar vermem gereken o anı. Belki de kaderimi elime almam gereken asıl sahne orasıydı. Benim gibi biri başarabilir mi, mezun olunca ne yaparım gibi korkuları bir kenara itip o fırsata atılsaydım... Belki de o zaman, göze aldığım riskin karşılığını fazlasıyla alacaktım.

Cesaret edemeyişimin, kararsızlığıma yenik düşüşümün kılıfı olarak 'kader' kelimesine sığınmak... Gerçekten de korkakçaydı.

"Ah, bağışla beni Kyouya-san, takılma söylediklerime hani! Abla öylesine sallıyor işte. Enoki ile shimeji muhabbetine devam edelim mi?"

"Yok, kalsın."

"Öğğ!"

Çocuk gibi mızmızlanmaya başlayınca az önceki o karizmatik duruşundan eser kalmadı.

Yine de genel olarak bakıldığında ondan çok şey öğrendiğim bir gerçekti. Bu seferlik bana ismimle hitap etmesine ses çıkarmamaya karar verdim.

Ve az önce hayranlıkla dinlediğim o Ichigawa-san'ı... Şu an omzuma yüklemiş, evine taşımaya çalışıyordum.

"...Çok özür dilerim~ Sanırım birazcık fazla kaçırma ihtimalim gerçekleşti~"

"İhtimal değil, kesinleşti Ichigawa-san."

Ne kadar içeceğini ayarlama konusunda hiç iradesi yok gibiydi. Kawasegawa'da da biraz bu eğilim vardı ama normalde dik duran kadınların içince bu kadar dağılma oranı cidden çok yüksekti.

"Uzun zamandır içmiyordum da, ortam çok eğlenceli geldi~ Duramadım valla!"

"İş yerindekilerle hiç içmeye gitmez misiniz?"

Ichigawa-san hem apartman yöneticiliği hem de bir şirkette büro çalışanlığı yapıyordu. Yani normalde mesai arkadaşlarıyla içmeye gitme fırsatı olmalıydı.

"Hiç! İçmeye gidince bir sürü teferruat çıkıyor, saçma sapan muhabbetler dönüyor... Şirkettekilerle içmeye gitmeyi hiç sevmiyorum ben~"

"Anladım..."

Olayın ayrıntılarını bilmiyordum ama belki de sinir bozucu bir amiri vardı. Ve adam sürekli onu içmeye çağırıp duruyordu... Sadece bir tahmindi tabii.

"Neyse, eve varmak üzereyiz zaten. Sizi kapının girişinde bıraksam olur, değil mi?"

Girişte bırakıp dönmeyi planlıyordum ki:

"Olmaz! O kadar yolu beni taşıdınız, bir çayımı içmeden gidemezsiniz! Sessizce kaçarsanız kiraya zam yaparım!"

Bak bu gerçekten dert olurdu işte.

"Tamam, anlaştık. Çayı içtikten hemen sonra dönerim ama."

Omzuma yaslı kafasından onaylayan mırıltılar geldi. Sarhoşluğun da etkisiyle vücut ısısı doğrudan bana geçiyor, sıcacık hissettiriyordu. Hatta, nasıl desem...

Bunu kafaya takmaya başlarsam sonu kötü biter... Yapma.

Bayağı bir süredir nefesi boynumu gıdıklayıp duruyordu ve acayip güzel kokuyordu. Bir erkeğin iradesini elinden almaya yetecek tüm unsurlar eksiksiz mevcuttu şu an.

Düşünme, takılma, hepsi kira için... Kendi kendime bunu telkin ede ede en sonunda Ichigawa-san'ı evine kadar getirmeyi başardım.

"Şurada oturun siz~ Ben üzerimi değiştirip geliyorummm."

Oturma odasına geçince yatağın yanındaki mindere oturmamı tembihledi. Ardından kıyafet yığınına benzeyen bir şeyleri kaptığı gibi yandaki odaya seğirtti.

İçim hiç rahat değil...

Odanın kapısı ardına kadar açıktı. Kalkıp kapatabilirdim ama oturmamı söylediği için sözünden çıkmak da istemiyordum.

Açık kapının ardından soyunup giyinirken çıkardığı sesler hiç kesilmiyordu. Aklım ister istemez oraya kayıyor, bir türlü huzur bulamıyordum.

Alkolün etkisi tamamen geçmişti. Hatta az önce onun canlı canlı hissettiğim vücut ısısı ve kokusunun sersemliğiyle kafam biraz afallamıştı.

Tekrar etmekte fayda var, Ichigawa-san gerçekten çok tatlı bir kadındı.

Benden sadece bir yaş büyükmüş ama bunu hiç hissettirmeyecek kadar genç bir yüzü ve hareketleri vardı. Üstelik bir de şefkatli, nasıl desem... Anaç bir hava saçıyordu etrafa.

"Böyle zamanlarda insan nereye bakacağını şaşırıyor... Değil mi?"

Kendi kendime neyin savunmasını yapıyorsam artık, dudaklarımdan bu sözler döküldü.

Başkasının odasını dik dik süzmek pek tarzım değildi ama gözlerimi yumup oturacak hâlim de yoktu. İster istemez bazı şeyler görüş alanıma giriyordu.

Sade ama sahibine yakışır şekilde yumuşak tonlarla bezenmiş, sevimli bir odaydı.

Fakat tüm bunlardan çok daha fazla dikkatimi çeken başka bir şey vardı.

"Zor görünen kitaplar okuyor..."

Bayağı bir hacme sahip bir kitaplık duruyordu orada. İş dünyası kitaplarından romanlara kadar belirli bir türle sınırlı kalmamış, rengârenk dizilmişlerdi.

Gözlerimi biraz yana kaydırınca, herhalde Almanca çalışma sevdalarının bir parçası olsa gerek, konuşma pratiklerinin yer aldığı DVD'ler çarptı gözüme. Kitaplığın hemen yanında küçük bir televizyon, onun da yanında... Yumuşak, kahverengimsi saçlar ve pembe bir ten belirdi.

"Ten mi...?"

Gömleğinin önü tamamen açık bir hâlde çömelmiş Ichigawa-san duruyordu orada.

"Vay, afedersiniz, Ichigawa-san?!"

Hiç ses çıkarmadığı için geldiğini fark edememiştim ama açık kapının hemen ardındaydı. Kendi çantasından bir şey çıkarmaya çalışıyordu sanki ama üstünü değiştirme aşamasında olduğundan, açık gömleğinin arasından teni güpegündür sergileniyordu.

Gerçekten ama gerçekten bakmak gibi bir niyetim yoktu. Yine de o gayet dolgun göğüsleri ve baştan çıkarıcı teni istemeden de olsa saniyesinde gözüme kazınmıştı.

"Ha? Ne oldu ki?"

Olayın kahramanı hâlâ durumun farkında değil gibiydi.

"Ş-Şey... Yani, kıyafetiniz."

Daha açık bir dille durumu işaret ettiğimde:

"Ahaha, kapının açık kaldığını hiç fark etmemişim~"

Gülerek, hiçbir şey olmamış gibi tekrar yan odanın derinliklerine doğru gözden kayboldu. Hâlâ sarhoş olduğu için algıları kapanmış olabilir miydi acaba?

'Umarım bu olayı tamamen unutur...'

İşime geldiği gibi unutsa harika olurdu ama bu tarz şeyler genelde zihne kazınır, sonradan hiç beklemediğin bir anda yüzüne vurulurdu. Bu durumları çok iyi bilirdim.

Böyle kazara cinsel anlara denk gelmek de kaderin bir oyunu muydu acaba? En azından ben kendi rızamla bu fırsatların peşinden koşmuyordum... Herhalde.

İkinci Geliştirme Departmanı'ndaki çalışma ortamıma iyice alışmış durumdaydım. Başlarda hemencecik patlak vereceğini düşündüğüm insan ilişkileri, işe alıştıkça tamamen sorunsuz bir noktaya gelmişti.

"Sakurai~ E8 etkinliğinin tasarımına biraz yardım edebilir misin?"

"Ah, evet! Tabii ki Kuro-san!"

"Güzel, o zaman buraya gelip materyalleri al. Bir de verileri ortak klasöre yükledim."

Hepsinden önemlisi, Kuroda ile Sakurai-san'ın tahmin ettiğimden çok daha iyi anlaşması harika olmuştu. Huysuz ve zanaatkar kafasındaki Kuroda ile cıvıl cıvıl, dosdoğru bir kız olan Sakurai-san'ın kimyası uyuşur mu diye endişelenmiştim ama zarfı açtığımızda içeriden büyük bir başarı çıktı. Derin bir nefes almıştım.

Dürüst olmak gerekirse, tek başıma olsaydım beni nereye atarlarsa atsınlar bir şekilde yolumu bulurdum. Sömürücü şirkette yediğim kazıklar sağ olsun, maaşım yattığı sürece her şeye katlanabilir, gerekirse sesimi çıkarıp bir şeyleri değiştirmeye çalışabilirdim.

Ama Sakurai-san farklıydı. Bölüm 13'teki o cehennem sıcağına dayanmış olsa da, çevresi bir anda böylesine radikal bir şekilde değişince ne yapacağı tamamen meçhuldü.

Duruma mükemmel uyum sağlayıp işini hakkıyla yapması gerçekten takdire şayandı.

"Diğer taraftan, burası için hâlâ tek bir ipucu bile bulunabilmiş değil..."

Buna tezat olarak, Proje Grape ve Bölüm 13'ün geleceği hakkında en ufak bir çıkış yolu bulamamıştık. Bir fikir üretelim dedikçe daha da çetrefilli bağların içine çekilip yok olup gidiyorduk. Günlük işlerin yoğunluğu da Bölüm 13'ü günden güne aklımızdan iten bir diğer etkendi.

'Olmaz, böyle devam edemez.'

Kafamı sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Zira tam olarak Murahasi İcra Direktörü'nün istediği şey de buydu.

İkinci Geliştirme Departmanı'ndaki görevlerimi eksiksiz yerine getirecek, bir yandan da Bölüm 13'ün geleceğini düşünmeye devam edecektim. Hepsinden öte, Sakurai-san'ın bu çabası bana da büyük bir güç veriyordu.

"Eh, Kuroda da işleri iyi sürüklüyor ama."

İlk karşılaştığımızda biraz şaşırmıştım ama normal bir şekilde vakit geçirmeye başladıkça Kawasegawa'nın ona neden bu kadar değer verdiğini çok iyi anladım.

"Orada bir dur bakalım. Asıl o kız bana göz kulak oluyor. Çıkardığı fikirler harika, konuları toparlama yeteneği de cabası."

"Vay!"

Arkamdan aniden beliren sesle irkildim. Dinliyor muydu yani, gerçekten inanılmaz.

"Tam da bu yüzden o projeye bir el atmak istiyorum ya. Proje Grape miydi neydi?"

"Evet... Gerçekten öyle."

"Bence o proje bayağı eğlenceli. Bizim üst yönetim harbi gerizekalı, valla bak."

Kuroda'ya Bölüm 13'te yaşanan her şeyi anlatmışım. İleride Miss-Kuro projesi de dahil olmak üzere birlikte çok fazla hareket edeceğimizi düşündüğümden, hiçbir şeyi gizlemeden her şeyi dürüstçe aktarmıştım.

"Bu arada Hashiba, sana bir ziyaretçi geldi. Onu haber vermeye gelmiştim."

"Ziyaretçi mi?"

"Medyadan röportaj için geldiler, doğrudan senin adını verdiler. Git bir bak işte, kafana göre takıl."

"A-Anladım. Demek öyle."

Misafirin toplantı odasında beklediğini söyleyen Kuroda, masasına geri döndü.

'Miss-Kuro röportajı demek...'

Ama ortada garip bir durum vardı. Normalde röportaj olacağı zaman Halkla İlişkiler departmanı her şeyi ayarlar, ardından bana haber verirlerdi. Doğrudan dışarıdan bir medyanın beni hedef alarak gelmesi daha önce hiç yaşadığım bir şey değildi.

Kafamda soru işaretleriyle toplantı odasına doğru yürüdüm.

"Tanıştığımıza memnun oldum. Eğlence sektörüne yönelik bilgi sitesi Entame Plat'ı işleten Funabashi ben."

Aniden çıkan bir röportaj olduğu için nasıl biriyle karşılaşacağımı merak ediyordum dürüst olmak gerekirse. Fakat karşımdaki kadın son derece profesyonel ve kendinden emin duruyordu.

"Ah, evet... İkinci Geliştirme Departmanı'ndan Hashiba ben de. Tanıştığımıza memnun oldum."

Kartvizitleri değiştik, ardından karşımdaki kadını şöyle bir süzdüm.

Tam adı Takako Funabashi'ydi. Oyun ve anime haberleri konusunda sektörün en çok ziyaret edilen sitesi olan Entame Plat'ın muhabiriydi.

Canlı bordo renkte bir pantolon takım elbise giymiş, saçlarını kısa kestirmişti. Otaku şirketlerinde pek rastlanmayacak türden bir kadın imajı çiziyordu.

"Öyleyse resmi olarak başlayalım. Bugün Mystic Clockwork hakkındaki son gelişmeleri..."

Konuşma tarzı ne ukalaydı ne de aşırı samimi. Miss-Kuro devasa bir proje olduğu için bazen abuk sabuk medyalardan gelen röportaj talepleri kapıdan çevrilirdi ama böyle biriyse şirketin kabul etmesinde hiçbir sakınca yoktu.

'Şirketin kendisi de daha önce bir vukuat işlememişti aslında, ne ayak ki bu iş?'

Aklıma yatmayan tek şey randevunun zamanlamasıydı fakat son derece sıradan bir röportaj olduğu için bir süre sonra bunu dert etmeyi bıraktım.

"Çok teşekkür ederim, bu kadardı."

Böylece röportaj sorunsuz bir şekilde sona erdi. Ne bir kafa karışıklığı yaşanmıştı ne de beklenmedik bir soru gelmişti. Hafifçe eğilerek teşekkür ettim ve elimdeki belgeleri toplamaya başladım.

"Hmm..."

Bir an Funabashi-san'ın gözlerini bana diktiğini... Hayır, adeta beni incelediğini fark ettim. O kadar açık seçik yapıyordu ki bunu, fark etmemi zerre umursamıyor gibiydi.

"Şey, bir şey mi vardı?"

Sesimi çıkardığımda konuşmaya başladı:

"Tıpkı duyduğum gibisin. İkinci Geliştirme gibi gözde bir departmana giren yeni çaylak... Güler yüzlü ama aslında her adımını tartarak atan tiplerdensin. Kötü bir açıdan bakarsak, fazla ciddi bir havan var sanki~"

Bir anda benimle son derece samimi bir tonla konuşmaya başlamıştı.

"E-efendim?"

"Ah, ama takılma böyle şeylere. Sorularımla böyle tiplerin gardını düşürmeyi acayip severim. Yani, röportaj yapmaya değersiniz demek istiyorum."

Bu ani değişim karşısında ne tepki vereceğimi bilemedim. Kimdi ki bu kadın şimdi?

"Beni dinliyorsun, değil mi?"

"Şey, ne hakkında konuşuyoruz tam olarak..."

Konuyu bir türlü kavrayamamış halime bakıp sözlerini ardı ardına sıralamaya devam etti:

"Asıl konumuz şimdi başlıyor. Ne kadar zorlarsam zorlayayım ser vermeyen Mystic Clockwork umurumda bile değil aslında. Yani, oradan da bir şeyler koparsam harika olurdu tabii."

Ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp doğrudan bana doğru yürüdü. Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırarak konuştu:

"Benim asıl merak ettiğim, elinde tuttuğun o diğer proje."

"Diğer proje mi...? Neden bahsediyorsunuz?"

Şu an İkinci Geliştirme Departmanı'nın üzerinde çalıştığı şeyler Mystic Clockwork dışında sadece küçük çaplı indirilebilir yapımlar ve yan port projelerinden ibaretti. Tabii benim bunlarla hiçbir alakam yoktu.

"Ben Mystic Clockwork ekibindeyim. Başka hiçbir projede yer almıyorum."

"Aaa? Söylemeyecek misin yani? Hani şu birden fazla bağımsız oyunu bünyesine toplayıp yurt dışına aynı anda açılmayı hedefleyen Grape Projesi var ya..."

"Nefesi kesilir"

N-nasıl yani?

Daha az önce tanıştığım bu kadın, Grape Projesi'ni nereden biliyordu?

"Çok ilgi çekici bir girişim gerçekten~ Storm'un oyun satışı henüz sektöre iyice kök salmamışken, ön yatırım yaparak küçük çaplı birden fazla orijinal oyunu piyasaya sürmek... Üstelik bunu Succeed gibi dev bir şirketin çatısı altında yapmak. Sadece büyük yapımlarla değil, küçük projelerle de rüştünü ispatlarsan bağımsız ve yetenekli geliştiricilerle bağ kurabilirsin. Kafalar uyuşursa onları kendi bünyene bile katabilirsin, değil mi~?"

Bunlar tam da benim proje dosyasında yazdığım pazarlama cümleleriydi.

"Eee, bu projeye katkın tam olarak ne kadar bakalım? Fikrin başka bir kıza ait olduğunu duydum ama arkasındaki o yetişkin aklını veren sen miydin yoksa?"

Grape Projesi'ni büyük bir gizlilikle yürüttüğümüz düşünülürse, böyle bir durumda tepki vermek son derece zordu.

Daha doğrusu, bu kadın da kimin nesiydi böyle? Şirket içinde projeden haberdar olan pek çok kişi vardı belki ama bu bilgi kesinlikle şirket sırrı kategorisindeydi.

Dışarıya sızdıysa bu çok büyük bir kriz demekti...

"Bağışlayın ama bu bilgiyi nereden..."

Önce bunu öğrenmem gerekiyordu.

"...Açaba? Bir terslik var sanki."

Funabashi-san, sanki konuşulanlarla yaşananlar uyuşmuyormuş gibi başını yana eğdi.

"Ne kadar sıkıştıracağım bana bırakılmıştı ama konudan bu kadar habersiz olacağını söylememişlerdi."

"Ha..."

Neden bahsettiğini anlayamadığım için sadece geçiştiren bir ses çıkarabildim.

"Bir dakika bekle, sorup öğreneyim."

Telefonunu çıkardı, alışkın parmak hareketleriyle arama uygulamasını açıp bir numarayı aradı.

"Alo? Evet, benim. Şu an sizin şirketteyim... Ne!? Bir dakika bekle, daha konuşmadığını mı söylüyorsun? Hani her şey bu ön kabulle başlayacaktı?"

Neler döndüğünü anlayamıyordum ama planlanan bir şeyler kontrolden çıkmış gibi görünüyordu.

"Böyle yaparsan işim zorlaşır ama. Bahsettiğin çocuk karşımda ne olup bittiğini anlamaya çalışan salak bir ifadeyle duruyor. Ne? Açıklamamı mı istiyorsun? Şunu kendin açıklasana! Bir dakika, veriyorum."

Lafını bitirir bitirmez telefonu aniden bana doğru uzattı.

"Al, konuş."

"Ha??"

"Arkadaşın. Durumu sana açıklayacağını söylüyor, hadi al."

Hâlâ hiçbir şey anlamamıştım ama telefonu kulağıma yaklaştırıp konuştum.

"Alo... Ben Hashiba."

Telefondan anında kulaklarımı tırmalayan yüksek bir ses patladı.

"Çok özür dilerim Hashiba!! Benim iletişim hatam!"

Bu ses... tanıdık, ukala bir sesti.

"Miyamoto-san!?"

"Grape Projesi'ni dışarıya mı sızdıracaksınız!?"

Sakurai-san ve ben bunu duyduğumuz an yerimizden fırladık.

On Üçüncü Departman acil olarak toplanmıştı. Miyamoto-san'ın bu toplantıda bize açıkladığı şey akıllara durgunluk veren bir plandı.

"Şirketi içeriden ikna etmeye çalışmanın bir sınırı olduğunu fark ettim. Ben de yangını dışarıdan yakıp onları köşeye sıkıştırmaya karar verdim. Planım bu."

Grape Projesi'nin fikir olarak çekiciliğine güveniyorduk. Özellikle Sakurai-san'ın tasarladığı RPG, doğru bir şekilde gündeme getirilirse kulaktan kulağa yayılarak büyük bir patlama yapabilirdi.

Bu yüzden medyaya açılma aşamasında çeşitli hamleler düşünmemiz gerektiğinin farkındaydım. Ancak bu durum tabii ki proje resmen onaylandıktan sonra geçerliydi. Şu an için ortada bütçesi bile çıkmamış bir kağıt parçasından başka bir şey yoktu.

Bunu, sanki süreç zaten başlamış gibi medyaya sızdırıp duyurmak... Normal şartlarda şirket "Böyle bir projeden haberimiz yok" diyerek konuyu kapatırdı. Üreticiler her dedikoduya cevap verecek kadar boş vakte sahip değildi.

Fakat bu proje daha hazırlık aşamasındayken büyük bir yankı uyandırırsa... Oyuncuların beklentisi yükselirse, bu durum yönetimle pazarlık yaparken elimizdeki en büyük koz haline gelirdi. Yönetim Kurulu Başkanı projeyi geri çevirse bile, karşı taraf bu yüksek beklentiyi bahane ederek bizi kendi safına çekebilirdi.

"...İşte durum böyle. Kesin bir zafer diyemem ama fena fikir de değil, ha?"

Miyamoto-san pişkince sırıtıyordu. Medyayı arkamıza alıp kamuoyu baskısı yarattıktan sonra şirket içini hizaya getirmek imkansız bir yöntem değildi. En azından şu an saplanıp kaldığımız tıkanıklığı açmak için bir çıkış yolu olabilirdi.

"Yine de bize daha önce haber verseydiniz keşke."

Dürüst olmak gerekirse, o kadının aniden Grape'ten bahsetmesiyle yüreğim ağzıma gelmişti.

"Şey, saklamak gibi bir niyetim yoktu aslında. Sadece başka bir işle uğraşırken ortalık biraz karıştı. Ayrıca o Takako denen kızın bu kadar yıldırım hızıyla randevu alacağını tahmin etmemiştim. Ah, bu arada ona ismiyle hitap ediyorum çünkü üniversite yıllarından kalma eski bir belalım olur kendisi."

Sorulmayan detayları bile anlatmaya başlamıştı. Bu huyu, eski havai hallerinin hâlâ tamamen silinmediğini gösteriyordu.

"Yine de bu çok riskli bir hamle."

Kojima-san hâlâ kararsız görünüyordu.

"Bilgiyi kimin sızdırdığı sorulacaktır. Bu durum Miyamoto-san'ı da Hashiba-kun'u da doğrudan etkiler. Buna gerçekten hazır mısınız?"

Miyamoto-san kararlı bir şekilde başını salladı.

"Elbette. Bu proje bir kez gün yüzüne çıksın yeter, kazanma şansımızın yüksek olduğuna inanıyorum."

Haklıydı. Bu proje henüz dünyayla buluşmamıştı. Ne kadar eğlenceli ve potansiyelli bir iş olduğunu herkese kanıtlama arzusu, içimizde kök salmış bir gerçekti.

Ama bu, en nihayetinde mesai saatleri içinde hazırladığımız ve toplantıda sunduğumuz bir projeydi. Şirket içinden birinin bunu bilerek dışarı sızdırması ve ortalığı alevlendirmesi, ciddi bir sorumluluk krizine yol açabilirdi.

"Hmm..."

Henüz karar verebilmiş değildim.

Miyamoto-san'ın fikri olmasını bir kenara bıraksam bile, gidişatı medyanın eline bırakmak fazlasıyla başkalarının insafına kalmak demekti. Sunum yaparken kendi hazırlığımızı sunup başarıyı kendi tırnaklarımızla kazandığımız durumdan çok farklıydı bu.

'Bu yapılan, kural dışı hamleler sınıfına girer.'

Öyle süslü laflarla duyar kasacak değildim. Böyle stratejik oyunlarda bazen kirli yollara başvurulabilirdi ve kimseden sütten çıkmış ak kaşık olmasını beklemeye hakkım yoktu.

Fakat bu mesele, şirket sınırlarını aşıp adil olmayan bir taktiğe başvurmak demekti. Kuralları çiğneyerek projeyi kabul ettirsek bile, günü geldiğinde o projeyi yürütecek olan yine bu şirketti. Zorbalıkla kabul ettirilmiş bir projenin geleceğini düşününce, öyle kafama göre hareket edemezdim.

Miyamoto-san'ın da kilitlenen bu durumdan endişelendiği için böyle bir fikir ürettiğini biliyordum. İşlerin durmasının sebeplerinden biri de ben olduğum için bu kararı ona bildirmek içimi acıtıyordu ama...

Kararımı verip konuşmaya başladım.

"Affedersiniz ama bu planı rafa kaldıralım. Riski çok fazla."

"Ha...?"

Verdiğim kararla birlikte Miyamoto-san'ın yüzündeki hoşnutsuzluk ayyuka çıktı.

"Bak, ben de bunun en doğru yol olduğunu savunmuyorum tamam mı? Ama cepheden savaşarak bir yere varamayacağımız gün gibi ortadayken, sıradışı yöntemlere başvurmanın nesi yanlış?"

"Bunu ben de anlıyorum. Fakat bu sefer kullanmaya kalkıştığımız silah fazla tehlikeli. Gücümüzü kendi içimizden değil de dışarıdan devşirmek doğru değil. Kontrol edemeyeceğimiz bir silaha sarılmamalıyız... Saçmalık olur."

Sözlerim üzerine Miyamoto-san tek kelime etmeden sandalyesine çöktü.

"...Anlaşıldı. Madem sen böyle karar verdin, elden bir şey gelmez."

"Kusura bakmayın lütfen. O kadar kafa yorup bir fikir get işlemiştiniz."

Miyamoto-san da ortalığı karıştırmak için çıkarmamıştı bu fikri. Bütçe harcamadan, olabildiğince etkili ne yapabiliriz diye kafa yormasının sonucuydu bu.

"İyi de şimdi ne yapacağız? Elimde düzgün bir alternatif yok. Ufacık da olsa bir ipucu bulamazsak dosdoğru yıkıma gidiyoruz."

Haklıydı. Kurtuluş kapısı olabilecek tek şeyi kendi ellerimle tepmiştim. Tam da bu yüzden, hemen yeni bir olasılık üretmezsem herkesin gardı düşecekti.

Tam o sırada Kojima-san yavaşça elini kaldırdı.

"Ben de biraz şansımı deneyeyim diyorum."

"Kojima-san, aklında bir şey mi var...?"

Kojima-san başını iki yana salladı.

"Öyle mucizevi bir fikrim olduğundan değil canım. Grape projeksiyonu raya girdiğinde, ortak yapım için bize destek verebilecek üretici firmalara bakayım diyorum, hepsi bu."

"Destek he?"

"Yani, henüz hiçbir şey kesinleşmeden konuşmak garip gelebilir ama işler olura bağlandıktan sonra aramaya kalkarsak geç kalırız. Elimizden geleni şimdiden yapmalıyız. Ha bir de, geçen gün tanıştırdığın Hayakawa-kun var ya, onunla da bir iletişime geçeceğim."

İçimi rahatlatan bir gelişmeydi. Hayakawa ve Kojima-san el ele verirse ortaya somut ve etkili sonuçlar çıkabilirdi.

"Çok teşekkürler, halledebilirsen harika olur."

"Şey, ben de... Elimden pek bir şey gelmiyor ama istihbarat toplamak için var gücümle çalışacağım!"

Sakurai-san da kendini gaza getirmek istercesine söze atıldı.

"Ben de... Aynen, dur bakalım ben de biraz kafa yorayım."

Miyamoto-san da kendi payına bir şeyler düşünüyor gibiydi.

Herkesin inancı tamdı. İrade henüz sarsılmamıştı. Fakat sınıra yaklaştığımız da bir gerçekti. O an gelmeden önce somut ve etkili bir plan ortaya koyamazsak her şey bitecekti.

Funabashi-san'a teklifini reddettiğimi bizzat ilettim. Üstüme çok gelir diye düşünmüştüm ama şaşırtıcı şekilde anlayışla karşıladı. Ben de kafamı toparlayıp önüme bakmaya karar verdim.

'Fikir... Yok mu şöyle iyi bir fikir?'

Bir yandan elimdeki işleri hallederken, bir yandan da Grape Projesi'ni hayatta tutma stratejileri üretiyordum.

Doğrudan saldırmak olmuyordu, aşırıya kaçan kural dışı hamleler de riskliydi. O halde fikir bazında sınırları zorlayan ama zemin hazırlığını da sımsıkı tutan bir plan lazımdı. Başka sektörlerdeki uygulamaları inceleyip bunları kendi bünyemize nasıl uyarlayabileceğimizi tartıyordum.

'Öyle ha deyince çıkmıyor tabii, sipariş üzerine gelmiyor ki.'

Aciliyeti ortadaydı ama pat diye akla gelecek türden bir şey değildi. Hem soğukkanlı kalıp hem de acele etmek gibi zorlu bir görevin ortasındaydım.

Şimdilik dikkatimi önümdeki işe yoğunlaştırdım.

"Tamamdır, bu da bitti..."

Hazırladığım görselleri toparlayıp ortak klasöre yükledim. Web sorumlusuna mesajlaşma uygulamasından haber verince anında onay emojisi geldi.

İkinci Geliştirme Departmanı'ndaki rutin görevlerimden biri Miss Kuro'nun geliştirilmesine devam etmek, diğeri ise üstlendiğim halkla ilişkiler işleri için görsel materyal üretmekti.

O gün de mesainin büyük kısmını görsel hazırlamaya adamıştım. Succeed Soft'un resmi bir Niconico canlı yayın kanalı vardı ve düzenli olarak haber bültenleri yayınlanıyordu. Küçük resimleri ve altyazı grafiklerini PR departmanındaki asistan kız hallediyordu ama doğrudan projenin kendisini ilgilendiren görselleri benim hazırlamam daha hızlı olduğu için kontrolü elime almıştım.

Kulaklıkla müzik dinleyerek işime ve düşüncelerime odaklandığımda dış dünyayla bağım tamamen kopuyordu. Biri bana seslense bile duymuyordum.

Bu yüzden genelde omzuma dokunulduğunda irkilerek kendime gelirmişim gibi durumlar yaşanıyordu ki...

"Ha, evet benim... Vay, Kawasegawa...!"

Arkama döndüğümde karşımda bölüm müdürünü görünce bayağı bir bocaladım.

"Kusura bakma, işini bölüyorum. Sana bir şey soracaktım, müsait misin?"

"Ş-Şey, evet, dinliyorum."

Kawasegawa'nın bakışları son derece ciddiydi.

'Ne hakkında acaba? Yoksa Funabashi-san'ın gelişinden haberi mi oldu?'

Mesele kapanmış olsa da bizim bu hamlelerimizi tehlikeli bulmuş olabilirdi.

Nasıl izah edeceğimi kafamda tartarken Kawasegawa'nın ağzından çıkan şey bambaşkaydı:

"Hafta sonu... i-izin kullansan diyorum?"

".................. Ha?"

Hiç ama hiç beklemediğim bir konuydu bu.

"İzin derken... Bayağı tatil mi?"

"E-Evet."

İster istemez malumun ilamını sormak zorunda kalmıştım.

"Son zamanlarda kendini çok fazla paraladığını düşünüyorum. Evet, kesinlikle öyle."

Kendi kendini ikna etmeye çalışır bir tonla açıklama yapıyordu Kawasegawa. Her zamanki o keskin ve kendinden emin duruşundan eser yoktu sanki.

"Bu yüzden, bağlı olduğun amirin olarak güzelce bir dinlenmeni uygun gördüm."

Dinlenmek, ha...?

Aslında bayağıdır adamakıllı bir tatil yüzü görmemiştim. Uykumdan kısmak verimimi düşüreceği için ondan taviz vermemeye çalışıyordum ama 'boş gün' kavramı hayatımdan çıkalı epey olmuştu.

Nedeni çok basitti:

"Şey, ama benim öyle bir lüksüm yok ki. Şu an bile dünya kadar iş birikti, takvimdeki her on dakikayı santim santim ayarlamaya çalışıyorum."

Çünkü köpek gibi yoğundum.

"Ha, o takvim işini ben hallettim ya."

Bir de baktım ki Kuroda çoktan tepeme dikilmiş bile.

"Ne? Nasıl yani?"

"Oğlum, Hashiba resmen köle gibi çalışıyor, İş Kanunu tepemize binecek seviyeye geldi mevzu. Kawasegawa bana danışınca az önce senin takvimi boşalttım."

"Ne zaman hallettin bunu?"

Succeed Soft'ta mesaiyi, giriş çıkışları yönetebildiğimiz ve içeriğini anlık olarak değiştirebildiğimiz türden bir takvim uygulaması kullanıyorduk.

"...Gerçekten de değişmiş."

Uygulamayı tam da şimdi açtığımda, daha beş dakika öncesine kadar yapmam gereken ne varsa hepsi büyük oranda silinip yeniden yazılmıştı.

İşi bu raddeye getirdiklerine göre artık kaçışım yoktu.

"Yani anlayacağın, bu bir emir. Bu cumartesi ve pazar adamakıllı dinleneceksin. Anlaşıldı mı?"

Elbette reddedecek halim yoktu. "Tamam," diye yanıtladım.

Biraz yorgunluk biriktiğini de inkar edemezdim, bu yüzden bunu bir lütuf bilip dinlenmeye baksam iyi olacaktı.

"Bu arada Hashiba..."

Kuroda yüzünde tuhaf, muzip bir sırıtışla bana döndü.

"Bölüm Başkanı, senin tatilde gerçekten dinlenip dinlenmeyeceğini pek bir merak ediyormuş, haberin olsun."

"Ha?"

"Ş-Şey, Kuroda!! Öyle bir söylüyorsun ki sanki yanlış anlama çıkacak!"

Kawasegawa'nın yüzü aniden kıpkırmızı kesildi, o her zamanki soğukkanlılığından eser kalmamıştı.

"Ne yanlış anlaması canım? 'İş kolik bir personelin tatilin tadını çıkarıp çıkarmadığını merak ettiğim için ben de aynı gün izin alıp kontrol edeceğim' diyen sen değil miydin daha az önce? Tabii aynı güne izin aldığını açık ettiğimde uydurduğun bir bahaneydi ama olsun!"

"A... İ-İnanmıyorum..."

Kawasegawa'nın kafasından adeta dumanlar çıkıyordu, olduğu yere çöktü kaldı.

"Kuroda, sen..."

"Yani durum bundan ibaret. Ha, ama Bölüm Başkanı'nın senin sağlığını düşündüğü de, şu iş kolikliğine bir çare bulmak istediği de bir gerçek tabii. Bunların üstüne Eiko-chan'ın randevu teklifini kabul edip etmemek sana kalmış artık."

Kuroda kahkahalar atarak yerine geri döndü.

Geride ise ne yapacağını bilemeyen çaresiz bir müdür yardımcısı ile tamamen yanıp kül olmuş, geriye kalıntısı bile kalmamış bir bölüm başkanı kaldı.

Söze nasıl başlasam diye kararsızca düşünüyordum ama en sonunda dayanamadım.

"Şey... Kawasegawa..."

"........................................Ne var?"

Son derece huysuz, daha doğrusu küskün bir sesle, fısıltıdan farksız bir yanıt verdi.

"Hafta sonu Ninja Park'ta bir korku evi açılıyormuş. İnternette bayağı gündem oldu, merak ediyordum. Beraber gidelim mi? Sektörümüz farklı olsa da sahneleme ve prodüksiyon açısından iyi bir deneyim olur—"

"'Ikebukuro Terror House' değil mi?! Biliyorum! Diğer korku evlerinden farklı olarak kurgusu ve atmosferi muazzammış! Ben de gitmeyi düşünüyordum zaten. Doğru ya, sonuçta prodüksiyon çalışması sayılır, böyle şeyleri incelemek lazım! Katılıyorum!"

Sırf onu düşünerek, işin bir uzantısıymış gibi teklif etmiştim ama lafımı bitirmeme bile fırsat vermeden hemen atlayıverdi. Bu haline ister istemez güldüm.

"Ne gülüyorsun be?!"

Şimdiye kadar fark etmemiş olabilirdim ama bu kız... Aslında inanılmaz sevimli biri miydi ne?..

İkinci Geliştirme Departmanı Bölüm Başkanı'nın emriyle hafta sonu izin kullanmak zorunda kaldım. Cumartesi ve pazar olduğu için takvime göre normal bir tatildi aslında ama son zamanlarda sürekli hafta sonları da çalıştığım düşünülürse, iki tam gün izin altın değerindeydi.

Ve tamamen tesadüf eseri, bu günlerden birini Bölüm Başkanı ile geçirmek durumunda kalmıştım. Bir bakıma tatilim yine işe dönüşmüştü denebilirdi. Tabii böyle bir şeyi Kawasegawa'nın yüzüne söylesem muhtemelen modunu tamamen düşürürdüm.

Pazar günü Shinjuku Tren İstasyonu'ndaydım. Perondan turnikelere geçip hemen yakındaki bir sütunun arkasına doğru yürüdüm. Tam da o sırada gelmiş gibi duran Bölüm Başkanı Kawasegawa oradaydı.

"...Vay, erkencisin."

"Kawasegawa saatine uydum diyelim."

Daha önce de aynı yerde buluşmuştuk ve o zaman buluşma saatinden tam otuz dakika önce gelmişti.

Ben de bu yüzden bugün ona ayak uydurmuştum.

"Şey, bugün yani... Kawasegawa..."

"Evet! Bugün sadece iş kolik bir çalışan olarak işi gerçekten bırakıp bırakmadığını kontrol etmeye geldim. Başka hiçbir amacım falan yok! Bunu baştan söylemem lazım, yoksa iş ile özel hayatı birbirine karıştırmak ya da yetkimi kötüye kullanmak gibi durur, bu da hiç hoş olmaz. Zaten benim niyetim de bu değil, o yüzden baştan iyice netleştirmek istedim!"

Hızlı hızlı konuşuyordu. Gerçekten hiç fark etmemiştim ama Kawasegawa...

"Hadi gidelim o zaman. Ikebukuro'ya gideceğimiz için Yamanote Hattı'na bineriz—"

Tam yürümeye başladığım sırada arkamdan aniden bir ses yükseldi.

"Şu an Saikyo Hattı'na binseniz daha çabuk varırsınız yalnız~ Ikebukuro zaten bir durak sonra, oradan gitmeye ne dersiniz~?"

Kawasegawa'nın sesine kıyasla fazla ağırdan alan, son derece yayvan bir tondu bu.

Arkama döndüğümde karşılaştığım manzara şuydu:

"Kyoya sa... Hashiba-san, ne tesadüf~"

İzin günündeki Ichikawa Mika-san, elini neşeyle sallayarak duruyordu.

"Y-Yönetici-san? Sizin ne işiniz var burada?"

"Aaa? Bugün niye bana Yönetici-san diyorsunuz ki? Henüz adımla seslenmeseniz de soyadımla çağırmaya alıştınız sanıyordum~"

"Şu an bunun hiç sırası değil! Hem sizin burada ne işiniz var diyorum?"

"İzin günümde dışarı çıkmak istesem, o taraflarda oturan insanların gideceği yer ya Shin-Yurigaoka'dır ya da Shinjuku, değil mi ama~?"

Haklıydı belki ama Shin-Yurigaoka neyse de Shinjuku'da kaç milyon insan var haberi var mıydı bu kadının!

"Kawasegawa, bu hanımefendi benim kaldığım apartmanın yöneticisi, Ichikawa—"

Onları tanıştırmak için arkamı döndüğüm an...

"...............Hashiba............... Bu hanımefendi de kim..............?"

Hiiik!

Nedenini anlamadığım bir şekilde, çekik gözlerle bana dik dik bakan ve etrafından adeta savaş alevleri fışkıran bir kızla karşılaştım.

(Yani... Niye böyle bir tavır takındın ki şimdi?)

İki kişi takılmayı planlarken araya birinin kaynak yapması kafasını karıştırmış olabilirdi ama bu kadar düşmanca bir tavır sergilemesine gerek yoktu herhalde.

"Selam vermem lazım.............. Yoksa ayıp olur.............. Değil mi Hashiba..............?"

Olmazdı, konuşma tarzı kesinlikle normal değildi. Birazdan korku evine gidecektik ama korku evine varmadan önce hortlağın kendisi ayağımıza gelmiş gibiydi...

"Az önce dediğim gibi, oturduğum apartmanın yöneticisi kendisi."

"Ama az önce.............. Senin adınla seslenmedi mi..............?"

"O tamamen Ichikawa-san'ın, yani Yönetici-san'ın bir alışkanlığı. Böyle şakalar yapmayı sever kendisi, o yüzden—"

"Öyle mi.............. Şakayla adınla çağıran bir yönetici.............. Hımm.............."

İmkanı yoktu. Kıza kesinlikle tuhaf bir haller olmuştu.

Daha doğrusu, Kawasegawa böyle göz göre göre kıskançlık krizine girecek bir tip miydi ki?

Zaten en başında, ben onun için önemsiz biri olsaydım böyle davranmazdı... Herhalde.

(Yok artık, olamaz değil mi?)

Kuroda'nın o imalı halleri, Kawasegawa'nın şu tepkileri... Yoksa bu kız benden...

"Siz acaba Kawasegawa-san mısınız?"

Ichikawa-san'ın aniden araya girmesiyle bütün fantezilerim bir anda bıçak gibi kesildi.

Etraftaki savaş alevlerini fark etmemiş miydi, yoksa fark edip de bilerek mi görmezden geliyordu bilinmez, Ichikawa-san o her zamanki tasasız halinden zerre taviz vermiyordu.

"Evet, benim ama... Beni neredeyse tanıyor gibisiniz?"

"Evet ya~! Hashiba-san'la ne zaman konuşsak laf dönüp dolaşıp size geliyor da oradan biliyorum!"

Ah, yapma Ichikawa-san. 'Ne zaman konuşsak' diyorsun da altı üstü haftada bir iki kere ayaküstü laflıyoruz, böyle söyleyince sanki her gün beraber takılıyormuşuz gibi anlaşılıyor!

(Yine de bir apartman yöneticisiyle haftada bir iki kez karşılaşmak bile başlı başına garip değil mi?)

Kawasegawa kesin böyle bir ayrıntıya da takılır... diye düşünerek bakışlarımı ona doğru kaydırdım.

"Demek sürekli... karşılaşıyorsunuz......"

"Bak, ben demedim mi!"

Sonuçta Saikyo Hattı'na değil Yamanote Hattı'na bindik ve Ikebukuro'ya varana kadar geçen sürede, olan biten her şeyi en başından anlatmak zorunda kaldık.

"Anladım, yani yönetici olarak karşılaşmaya başlamanız daha çok yeni..."

"Evet ya~ Ulaşamadığım yüksek yerlerde bana yardım ediyor, ağır yüklerimi taşıyor, sağ olsun her konuda yardımcı oluyor~"

Kawasegawa göz ucuyla bana şöyle bir baktı.

"Hmm, demek öyle. Hashiba '-sama' pek bir hayırsevermiş."

Bana hitap ederken lafın altına belirgin bir ima gizleyerek saldırdı.

(İşimi zorlaştırıyor. Hem de çok zorlaştırıyor.)

Üst üste üç kat maske takmışçasına boğucu bir havada, daha eğlenmeye bile başlamadan bütün enerjim tükenmişti.

Sunshine Town'ın içindeki çok amaçlı eğlence kompleksi, Ninja Park. Girişinde, haftanın olayı olarak adlandırılan yeni nesil bir korku evi gururla duruyordu.

"Yeni nesil korku evi, Ikebukuro Terror House'a hoş geldiniz!"

Girişte, siyah uzun peruklu ve yüzüne akan kan makyajı yapılmış bir kız, görünüşünün tam aksine neşeli bir sesle insanları içeri çağırıyordu.

"A, geldik işte~! O zaman ben biletleri alayım~! Üçümüzünkini birden aradan çıkarayım."

Ichikawa-san sevinçle gişeye doğru koştu.

Belli ki bugün için özel bir plan yapmamıştı. Korku evine gideceğimizi söylediğimizde, "Ben de katılsam olur mu~?" diyerek olaya dahil olmuştu.

Kawasegawa'nın bugün benimle buluşmaya ne kadar özel bir anlam yüklediğini bilmiyordum ama en azından planladığı şeyin aniden değiştiği kesindi. Ve nedense, onun böyle beklenmedik sürprizlerden pek hoşlanmayacağını hissediyordum.

"Kawasegawa, şey..."

Ona doğru döndüğümde,

"Şey, Hashiba..."

Nedense yüzü sapsarı bir halde bana seslendi.

"Şey, kusura bakma. İşler garip bir hal aldı ama..."

"Yok, sorun değil. O kısmı geçtim de... şey, sana söylemekte zorlandığım bir şey var."

Söylemekte zorlandığı bir şey mi? Olamaz, yoksa "Siz ikiniz sevgili misiniz?" diye doğrudan konuya mı girecekti...?

"Bak, baştan söyleyeyim, yöneticiyle aramızda öyle..."

"Korkunç şeylerden ölümüne korkarım."

"Neeeeee??"

Madem öyle, neden daha önce söylemedin ki!

"A-Ama korku evinden bahsettiğimizde, kurgunun ilgi çekici göründüğünü, incelemeye değer olduğunu söylemiştin..."

"Söyledim, evet. Ama o ayrı, korkunç şeylerden nefret ettiğim ayrı."

Kawasegawa hâlâ sapsarı bir yüzle, gayet soğukkanlı bir şekilde gerçekleri sıralıyordu.

"...Şey, o zaman gitmekten vaz mı geçsek?"

"Hayır, gideceğiz. Merakımı celbettiği bir gerçek. Ama şey..."

Kawasegawa dik durmaya çalışarak devam etti.

"Korkudan sana karşı çok sinir bozucu şeyler yapabilirim... Şimdiden özür dilerim..."

"Ş-Şey, tamam, anladım."

Ne yapacaksın ki? diye sormak istedim ama bu durumdayken üzerine gitmek acımasızlık olurdu, ben de vazgeçtim.

(Yani, en fazla koluma falan yapışır...)

Bir dakika, dur biraz. Bu sevimli kızın bana yapışma ihtimali mi vardı? Bu düşünce bile kalbimin güm güm çarpmasına yetti!

Zaten düşününce, korku evlerinin olayı tam olarak bu değil miydi...?

(N-Ne olacak acaba?)

Yanımda titreyen Kawasegawa için üzülsem de içten içe hafif bir beklentiye girmekten kendimi alamadım.

"Şimdi hepinize üzerinde harita olan birer tablet vereceğiz, navigasyonu takip ederek çıkışa ulaşın lütfen."

Bize verilen tableti açtığımda, dedikleri gibi navigasyon devreye girdi. "Sağ tarafta hayalet var" diyecek hali yoktu herhalde ama yine de eğlenceli bir fikirdi.

"Ben şimdiden korkmaya başladım."

Daha ortalıkta korkunç tek bir şey bile yokken Kawasegawa titremeye başlamıştı.

"Bir şey olmaz ya~ Çok korkarsan Hashiba-san'a sığınırsın olur biter~"

Ichikawa-san'ın bu sözleri üzerine Kawasegawa sessizce başını salladı. Normalde "N-Neden öyle bir şey yapayım ki!" diye tepki vermesi gerekirdi.

(Bu kız sona kadar dayanabilecek mi acaba?)

İçimden endişelensek de korkuyla içeri adım attık.

Giriş kapısını açtığımız an bizi buz gibi bir hava karşıladı. Eski, Japon tarzı metruk bir evi andıran dekorasyon korkuyu iyice tırmandırıyordu.

"Vay be, ne güzel~ Ortam harika oturmuş~"

Ichikawa-san gayet mutlu görünüyordu.

"Şey, Ichikawa-san, sen böyle şeyleri..."

"Evet, bayılırım~!"

Hiç şaşmaz. Zaten böyle sakin ve uysal görünen kadınların bu tarz şeylere karşı gizemli bir bağışıklığı oluyor.

"Hyaa!"

Aniden yanımdaki Kawasegawa bir çığlık patlattı.

"Ne oldu, Kawasegawa?"

Sorduğumda, Kawasegawa ses çıkarmadan bir şeye tutundu ve ağlamaklı bir yüzle bana döndü.

"Az önce... yüzüme böyle vıcık vıcık bir şey çarptı."

Baktığımda, tavandan aşağı soğuk, balçık benzeri nesnelerin sarkıtıldığını gördüm. Biri tam yüzüne denk gelmişti anlaşılan.

"Basit bir numara sadece. Sakin ol."

Balçığı bir kenara itip onu yatıştırmaya çalıştım ama Kawasegawa'nın titremesi durmuyordu.

"Soğuk, burası çok soğuk. Hey Hashiba, neden bu kadar buz gibi burası? Bir de şuradaki fener az önce beri yanıp sönüyor, neden?"

Neden olsun, atmosfer yaratmak için elbette.

"Kawasegawa, sakinleş. Burası bir korku evi, korkman çok normal."

"B-B-Biliyorum herhalde! A-Ama ortamı bu kadar da abartmalarına gerek y-y-yoktu sanki!"

Gelecek için pek umut vermeyen bir cevaptı.

"Şey~ İlerlesek mi artık~?"

"A, evet, doğru..."

Kawasegawa kilitlenip kaldığı için Ichikawa-san kibarca bizi ileriye yönlendirdi.

"Hadi yürüyoruz, Kawasegawa."

"I-Iııh."

Sırtından hafifçe ittiğimde, nihayet bacaklarını sürüyerek yürümeye başladı. Onlarca kişiyi yöneten bir liderden eser yoktu şu anki halinde.

"Demek sıradaki yer burası... Oha."

Karşımıza uzun, dar bir koridor çıktı. Üstelik sıradan bir koridor da değildi. İki yanındaki kağıt kapılar, her an bir şeylerin patlak vereceğinin sinyalini veriyordu.

"B-B-Burası mı? Buradan mı yürüyeceğiz?"

Kawasegawa'nın dizlerinin bağı çözülmüştü. Ichikawa-san ona moral vermek istercesine,

"Korkmayın ya, bir şeyin çıkacağını bilirseniz o kadar da korkutucu gelmez aslında!" dedi.

"B-B-Bilsen de korkunç işte, korkunç!"

Zangır zangır titreyen Kawasegawa'yı aramıza alıp tek sıra halinde ilerlemeye başladık. Gerçekten de bir şeylerin çıkacağı önceden belli olunca insana o kadar da korkunç gelmiyordu.

(Allah allah? Ama hiçbir şey olmuyor ki.)

Ancak bizim beklentimizin aksine, kâğıt kapı hiçbir tepki vermedi. Aksına, koridorun derinliklerinde sürekli yanıp sönen soluk mavi ışık bütün dikkatimi çekiyordu.

"Şey, Hashiba... O da ne öyle? Korkuyorum."

Kawasegawa'nın konuşma tarzı bir anda çocuksu bir hal almıştı.

"Ne ki acaba? Şimdilik yaklaşmamız lazım."

Neyle karşı karşıya olduğunu bilmezsen korkun geçmez. Özellikle Kawasegawa gibi mantığıyla hareket eden biri için bu daha da geçerlidir. Ben de ne olduğunu çözmek adına önden yürümeye başladım ki...

ÇATIRRR! diye bir ses koptu.

"Hii...!!"

Tam önümüzdeki kâğıt kapıyı parçalayan sayısız el dışarı fırladı. Üstelik tam da Kawasegawa'nın geçmek üzere olduğu yolu kesecek şekilde.

"Ah."

Kawasegawa olduğu yerde kalakaldı. Yüzündeki ifade tamamen donuklaşmış, zangır zangır titriyordu. Bu hiç iyi değildi!

"Kawasegawa, sadece eller çıktı, başka bir şey—"

Lafımı bitiremeden, tam o anda olanlar oldu.

"Vay!"

PATIRRR! diye büyük bir gürültüyle önümüzdeki kapı devrildi ve hortlaklar üzerimize doğru çullanmaya başladı.

O anki zamanlama ve baskı benim bile çığlık atmama yetmişti. Bu da demek oluyordu ki...

"KYAAAAAAAAAAAAAA!!!!"

Kawasegawa'nın böyle bir şoka dayanması elbette imkânsızdı.

"Çok özür dilerim çok özür dilerim affet beni affet beni gelme buraya gelme buraya gelmeyiiiiinnn!!!"

Kıyafetlerime tutunmuş, beni var gücüyle defalarca sarsıyordu.

"Ka-Kawasegawa bir sakin ol, sakin... Ö-Öğğ, b-benim vü-vücudum..."

Sarsılmaktan doğru düzgün sesim bile çıkmıyorken bir şekilde Kawasegawa'yı üzerimden sökmeye çalıştım. Sarılması falan umurumda bile değildi artık. Korkusu tavan yapan Kawasegawa, yakındaki her şeye saldıran bir yaratığa dönüşmüştü adeta.

"S-Sakin ol, bak, şimdilik biraz uzaklaş—"

"Vaaaaaaah!!"

Aniden tuttuğu elbisemi bıraktı ve...

"İyazzzzz!!!!"

Havaya kaldırdığı elini,

PAT!

Var gücüyle yanağıma indiriverdi.

"Nefret ediyorum buradan!!!!!"

Tabletini orada öylece bırakıp gözyaşları içinde çıkışa doğru koştu Kawasegawa. Arkasında ise tokatı yeyip yere serilen ben ve bu halimi kahkahalarla izleyen Ichikawa-san kaldık.

"Hashiba-saaan, iyi misiniz...?"

"Yani, bir şekilde..."

Ayağa kalkıp hâlâ zonklamaya devam eden yanağımı okşadım.

Korkudan bana sarıldığı o romantik anları yaşayamamıştım belki ama o her zaman güçlü duran Kawasegawa'nın bu derece kontrolden çıkması gerçekten nadir görülecek bir manzaraydı.

"Kafa dağıtmaya... iyi gelir sanıyordum ama geldi mi ki?"

Neyse, çığlık atarak stres atan insanlar da var sonuçta, olumlu tarafından bakmak lazım.

"Tam anlamıyla çocuk kandırmaca. Kâğıt kapıyı delip çıkan eller de neymiş, Şoowa Dönemi'nden kalma numaralar bunlar. Üstelik zamanlaması ve sunumu çok yeni, çok harika dedikleri için daha özel bir şey bekliyordum. O açıdan tam bir hayal kırıklığıydı... Şey, Hashiba, sen niye sırıtip duruyorsun öyle?"

Korku evinden çıkar çıkmaz hemen yakındaki bir kafeye geçip hem öğle yemeği yiyor hem de deneyimlerimizi değerlendiriyorduk. Yine de Kawasegawa daha giriş kısmında pes edip son sürat kaçtığı için gösterinin ikinci yarısını hiç göremedi.

"Çünkü bahsettiğin o yeni sunumların çoğu gösterinin ikinci yarısındaydı."

Tüm bunları görmezden gelip böyle bir değerlendirme yapmak mekân işletmecilerine haksızlık olurdu.

"Öğğ... A-Ama limitime gelmiştim."

Kawasegawa büzüşmüş bir halde pipetle buzlu çayını yudumluyordu. Ona ayıp olacaktı belki ama bu hali inanılmaz sevimliydi.

"Fufu, yine de çok tatlıydınız Kawasegawa-san~"

Ichikawa-san o anları hatırlayıp neşeyle kıkırdadı.

"Ö-Özür dilerim Hashiba, yanağın... çok acıdı mı...?"

Olabildiğince mahcup bir tavırla soruyordu.

"Yok canım, şaşırdım sadece. Acısı geçti bile, gerçekten."

"Ö-Öyle mi..."

Deminki konunun da etkisiyle Kawasegawa iyice kabuğuna çekilmişti.

"İçinizdeki bu bağ gerçekten çok güzel. Aranızdaki güven ilişkisi gözlerimi yaşartıyor~"

Ichikawa-san bize bakıp gülümsüyordu.

Güven ilişkisi, ha? Yani evet, pek samimi olmadığın birine durduk yere tokat atmazdın herhalde. Kendini güvende hissettiği için böyle bir tepki verdiğini söylemek yanlış olmazdı.

Yine de daha az can yakan bir yakınlık biçimini tercih ederdim tabii.

"Şey, Kawasegawa-san'a bir şey sormak istiyorum."

Ichikawa-san aniden, öğretmenine soru sormak isteyen bir öğrenci gibi elini kaldırdı.

"Evet, nedir...?"

Kawasegawa bu ansızın gelen soru karşısında başını hafifçe yana eğdi.

"Hashiba-san'ın en çok neresini seviyorsunuz~?"

Hiçbir ön hazırlık yapmadan ortaya koskoca bir bomba bırakıverdi.

"ÖHÜ! Öksürür Öksürür!!"

Kawasegawa feci şekilde tıkandı.

Ben de karşı koltuktan Ichikawa-san'a "Durup dururken ne biçim şeyler söylüyorsunuz böyle?" der gibi bakıyordum. Bu bakışlarımın ona ulaşması imkânsızdı elbette ama şu an tek istediğim şey ışınlanma ya da telepati yeteneğiydi.

"Baksanıza Ichikawa-san, şey..."

"Evet~?"

Melek gibi tatlı bir gülümseme gönderdi.

"Ben ve müdürüm... Yani Kawasegawa ile biz aynı departmandaki amir ve memuruz. Yani aramızda öyle bir ilişki olmadığını anlamışsınızdır herhalde."

Hâlâ öksürmekte olan Kawasegawa'ya kaçamak bakışlar atarak durumu toparlamaya çalıştım.

"Aaa, çok afedersiniz. Ben de aranızda öyle bir şey var sanmıştım..."

"Hayır. Yani sevgi falan, öyle şeylerle ilgisi yok."

"Fufu, ama öyle olmasını isteyeceğim kadar iyi bir ikili gibi görünüyordunuz~ Aslında bu harika bir şey... değil mi?"

Yok artık, daha neler. Ne demek 'değil mi?'

"Hiç de iyi bir şey değil. Bakın şimdi, bu durum—"

Bir şekilde durumu kurtarmaya çalışıyordum ki...

"Amir ve memur olarak, yani bir çalışan olarak onu nasıl değerlendiriyorsunuz peki?"

İşin kontrolden çıktığını fark etmiş olacak ki, Ichikawa-san kendince bir pas attı.

"Ö-Öhö, aah, anladım... Çalışan olarak yani... Ahaha, ahaha."

Kawasegawa nihayet kendine gelebilmişti.

"Evet, evet. Bir çalışan olarak."

Destek olmak amacıyla lafa atılmıştım ama...

"............!!"

Bana fena halde dik dik bakmaya başladı.

'(Bu-Bu konuda benim hiç suçum yok ki!)'

Ama yapacak bir şey yoktu. En başta romantik ihtimalleri reddedip olayı akışına bırakamadığım için kaybetmiş sayılırım.

"Hangi yönlerini mi..."

Kawasegawa biraz düşünür gibi oldu.

Tam karşısında oturduğum için mi söylemekte zorlanıyordu, yoksa övülecek bir yanım mı yoktu? İşe alınma sebebimi tam olarak bilemeyen benim için bu süreç oldukça heyecanlı ve gergindi.

"Özel bir sebebi... yok."

Heyecanlı bekleme süreci sona ermişti.

O kadar umutla beklediğim 'sebep', meğer bayağı hüzünlü bir şeymiş.

"Ş-Şey, yanlış anlamanı istemem! Saymaya kalksam bir sürü şey çıkar aslında, gerçekten!"

Suratımın asıldığını fark eden Kawasegawa, durumu hemen düzeltmeye çalıştı.

"Ama yani, hangisini sayarsam sayayım, asıl belirleyici sebep o diyemem. Hashiba her şeyi yapabilen biri, güvenilir, konuşurken kelimelerini özenle seçiyor, taze bir enerjisi var ama bir yandan da tutkulu... yani, şey."

Lafı fazla uzattığını düşünmüş olacak ki sözünü kesti, hafifçe öksürerek boğazını temizledi.

"Şey, sanırım benim için asıl sebep... sanki benim için bir şeyler yapabilecekmiş gibi durması..."

Kawasegawa'dan duymaya hiç alışık olmadığım, son derece muğlak bir cevaptı bu.

'Sanki bir şeyler yapabilecekmiş gibi, ha?'

Gerçekten de Succeed Soft'a geldiğimden beri bir sürü şey yaşanmıştı. Bunların çoğuna sebep olan da bendim. İyisiyle kötüsüyle, her şeyin tam merkezinde yer almıştım.

Belki de kendimi düşündüğümden çok daha fazla bela mıknatısı bir tiptim. Ne neyse ki Kawasegawa bunu iyi bir özellikmiş gibi görüyordu.

"Bence gayet güzel bir sebep."

Ichikawa-san tatlı bir tebessümle araya girdi.

"Hashiba-san'ın çekiciliği, bir şekilde her şeyin üstesinden gelebileceğine dair insanda uyandırdığı o beklenti hissinde yatıyor bence."

"Ben kendi açımdan pek farkında değilim bunun."

"Farkında olmamanız daha iyi zaten. Bunu fazla bilinçli bir şekilde sergilemeye çalışırsanız, insanlara itici gelebilir~"

Ichikawa-san gülümseyerek Kawasegawa'ya baktı.

"Ne güzel işte, ikiniz ideal bir çiftsiniz. Yani, ortak demek istedim."

Lafın sonuna "iş ortağı" kelimesini bilerek eklememesi hafif bir muziplik taşıyordu.

Kawasegawa ise başını önüne eğmiş, kıpkırmızı kesilmiş yüzünü gizlemeye çalışıyordu.

Yemeğimizi bitirdikten sonra üçümüz Shinjuku'ya döndük.

İstasyonun önündeki elektronik mağazalarını ve kitapçıları gezip tatil gününün tadını çıkarırken, şu an boğuştuğum sorunlar ve geleceğe dair endişeler sanki bambaşka bir dünyaya aitmiş gibi hissettirmeye başladı.

Aslında Grape hakkındaki önlemleri bir an önce düşünmesi gereken kişi bendim. Bu düşüncenin zihnimin bir köşesinde dönüp durması kaçınılmazdı.

'Yine de... bugünlük bu kadar yeter.'

Zaten buraya gelmemin asıl amacı biraz nefes almaktı. Bu anı yaşamak da tatilin bir parçasıydı sonuçta.

"Biraz olsun dinlenebildin mi?"

Yürürken, tam da aklımdan geçen şeyi sordu Kawasegawa.

"Evet. Çok iyi geldi, kafamı topladım."

"Öyle mi? Sevindim."

Verdiğim cevapla birlikte Rahatlamış bir ifade belirdi yüzünde.

Bu kız bunca zamandır ne düşünüyor, neleri sineye çekiyordu acaba? Aynı dönem işe girdiği Platin Nesil'deki arkadaşlarıyla birlikte bir şeyler üretmek... Her şeyini buna mı yatırmıştı?

Bu işe ne kadar gönül verdiğini tam olarak bilemiyordum ama insanı bu kadar harekete geçiren bir dostluğa sahip olmalarına gıpta etmeden edemedim.

'Onun için gerçekten çok değerli olmalı.'

Miss Kuro projesine yüklenen anlamlar herkes için farklıydı, herkesin kendi değer yargıları vardı elbette. Ancak Kawasegawa'nın taşıdığı yük, hepsinden daha ağır görünüyordu.

"A, bakın şuraya! Hashiba-san ile Kawasegawa-san'ın yaptığı oyun değil mi bu?"

Önümüzden yürüyen Ichikawa-san, yeraltı geçidindeki dev panoyu işaret etti.

Geçen gün buraya geldiğimde gördüğüm Platin Nesil projesinin afişiydi bu. Yenisiyle değiştirilmiş, çok daha görkemli bir hale getirilmişti.

"Şey, bu çizim..."

Bu henüz görmediğim bir görseldi.

"Evet, Shino'nun geçen gün teslim ettiği yeni ana görsel."

"Biliyordum..."

Sınırları zorlayan... Sanırım bu illüstrasyonu tanımlayacak en doğru ifade buydu.

Bembeyaz bir fondan bulutları delip gökyüzüne yükselen tek bir ışık huzmesi. Bir önceki görselde sadece tek bir karakter varken, bu sefer ana kadrodaki dört karakter de yer alıyor ve kompozisyona derinlik katıyordu.

Ağızlarından tek bir kelime çıkmıyordu belki ama yüz ifadeleri ve duruşları bile, birazdan büyük bir şeylerin kopacağını hissettirmeye yetiyordu.

'Kusursuz... Gerçekten mükemmel.'

Bir direktör olarak bu görseli teslim alsaydım acaba ne derdim? İnsana böyle hayaller kurduracak kadar etkileyici, büyüleyici bir işti.

"Bunun fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşayım hemen~"

Ichikawa-san telefonunu çıkarıp bir uygulamaya girdi.

"Ben de bir şeyler yazayım bari. Güzel bir reklam olur."

"Haklısın. Halkla ilişkiler ekibi henüz gelip çekim yapmamıştır nasılsa."

Afişlerin fotoğrafını çekip paylaşmak klasik bir tanıtım yöntemiydi. Tabii resmi hesaptan şirket adıyla paylaşmak toplu taşımada yoğunluğa yol açabileceğinden, çalışanların kişisel hesaplarından duyuru yapması teşvik ediliyordu.

Kawasegawa ile ben de afişin fotoğrafını çekip kırpma ayarlarına başladık.

O sırada gözüm Ichikawa-san'a kaydı.

"Şey..."

Parmağı ekranda kalakalmış, başını yana eğmişti.

"Bir şey mi oldu?"

Sorum üzerine telefonunu bize doğru uzattı.

"Şey, bu haber sizin şirketle mi ilgili?"

Ekranda ünlü bir haber portalının gündem başlıkları duruyordu. Burada öne çıkan haberler genelde anında viral olurdu.

"Succeed Soft hakkında son dakika haberi mi? Ne ki acaba?"

Kawasegawa kaşlarını çattı.

'Son dakika haberi' lafını duyunca zihnimde bir an o plan şimşek gibi çaktı. Doğru ya, eğer o gün o planı devreye soksaydık, dünya bunu işte tam da böyle öğrenecekti.

Şimdi düşününce çok büyük bir risk almıştık. Kawasegawa gibi olaydan aniden haberdar olan insanların vereceği tepkiyi düşününce, yapmadığımıza bir kez daha şükrettim.

'Peki ama bu ne haberi böyle?'

Ben de kendi telefonuma odaklandım.

Ne hakkında olduğunu çabucak anlamak için başlığa tıklayıp habere girdim.

Haber metni ekranda belirdi.

"Ne?"

O an ağzımdan çıkan ilk şey bu tek kelime oldu.

"Ha? Nasıl yani?"

Hemen ardından şaşkınlığımı daha da artıran bir nida koptu dudaklarımdan.

Gözümün önündeki bilgilerin ne anlama geldiğini bir an anlayamadım. İnsan inanması imkansız bir şeyle karşılaştığında beyni bunu kabul etmeyi böyle reddediyordu demek ki.

Ekranda tam olarak şu yazıyordu:

"Mystic Clockwork Geliştirme Süreci... Durduruldu mu...?"

"Ş-Şey, bu... Bahsettiğiniz oyunun reklamı, değil mi?"

Ichikawa-san tereddütlü bir ses tonuyla sordu.

"Evet, o."

Şu an karşımızda duran devasa afiş, geliştirilmesinin durdurulduğu yazan Miss Kuro'ya aitti.

"Peki ama neden...?"

"Ben de hiç bilmiyorum..."

Haberin kendisini okuyan ben bile şaşkınlık içindeydim. Neler oluyordu böyle?

"Şey, Kawasega—"

Bu gizemli durum karşısında projenin başındaki kişiye, yani ona dönmek istedim ama sesim boğazıma tıkandı.

Çünkü Kawasegawa'nın yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesilmişti.

"Şey... İyi misiniz?"

Ichikawa-san'ın endişeli sorusu üzerine Kawasegawa güçlükle dudaklarını kıpırdattı.

"Acil mesaj geldi. Hemen şirkete gitmem gerek."

"Ne...!"

"İkinci Geliştirme Bölümü'nün projesi hakkında çok önemli bir bildirim yazıyor. Yönetim kurulu üyesinin imzası var. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim──"

Ichikawa-san'a durumu kısaca açıklayıp vakit kaybetmeden Gotanda'daki ofise doğru yola koyulduk. Ikebukuro'dan trenle yaklaşık 25 dakika, oradan yürüyerek 5 dakika sürüyordu; yani en az yarım saatlik bir yolumuz vardı. Ama o yol boyunca ikimizin ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.

Haberin yayınlandığı siteyi tekrar tekrar kontrol ettim. Asılsız bir haber olma ihtimali de vardı. Başka bir şirketin haberiyle karıştırılmış veya güvenilir olmayan bir kaynaktan alınmış olabilirdi; bunların hepsi mümkündü.

Fakat bu seferki haberin inandırıcılığı oldukça yüksekti. Çünkü bizzat geliştirmenin merkezindeki Kawasegawa'ya acil toplanma bildirimi gelmişti.

'Kawasegawa...'

Göz ucuyla durumuna baktım; bakışlarını ayağından ayırmıyor, kılını bile kıpırdatmıyordu. E-postanın içeriğini tam olarak göremediğim halde, orada olağan dışı bir şeylerin yazıldığı aşikârdı.

İstasyondan koşarak şirketin bulunduğu binaya vardık ve İkinci Geliştirme Bölümü'nün kapısını açtık.

"Müdürüm, çabuk olun!"

Kuroda'nın sesi anında yankılandı. Kawasegawa sessizce başını salladı ve doğrudan toplantı odasına çağrıldı.

Kawasegawa içeri girer girmez Kuroda bağırırcasına konuştu:

"Hey, o makale de neyin nesi öyle! Hashiba, sen bir şeyler biliyorsun, değil mi..."

Ancak sorusunu yarıda kesti.

"Yüzündeki o ifadeden anlaşılan senin de haberin yok..."

"Evet, dışarıdayken gördüm, ben de şaşırdım."

Kuroda bugün yarım gün izin alıp film izlemek için şirketten tam çıkacakken durumu fark etmiş ve hemen geri dönmüştü.

"Ana ekibe haber verdim ama herkesin kafası karışık. Yani biz bile bu haldeyken onların böyle olması çok normal..."

Dilini şaklattı. Ardından sinirle başını kaşıdı.

"Kahretsin, ne demek donma! Zaten üst yönetim yüzünden delik deşik edilmiş bir projeyken şimdi de dedikodusu mu çıktı, ne oluyor böyle!"

Şimdiye kadar İcra Direktörü'nün oyuncağı hâline gelen proje, bu kez ne idüğü belirsiz bir bilgi yüzünden çalkalanıyordu. Kuroda açısından bakılacak olursa öfkeden deliye dönmekte sonuna kadar haklıydı.

Ancak Cross Media gibi devasa bir projede, işin mutfağındaki geliştiricilerin hiçbir şeyden haberi yokken projenin dondurulduğu haberinin gelmesi mümkün olabilir miydi?

Rakip bir şirketin, projenin marka değerini düşürmek amacıyla... Böyle bir şey imkânsız değildi. Fakat şu an için Cross Media'ya karşı böyle bir hamlede bulunacak bir şirket ya da kuruluş düşünemiyordum. Hele tek bir kişinin böyle bir şeye cüret etmesi söz konusu bile olamazdı.

Hayır... Tek başına böylesine büyük bir şeyi başarabilecek biri vardı.

"İcra Direktörü mü yaptı bunu?"

Şirket içinde bunu yapabilecek yetkiye ve güce sahip tek kişi.

Cross Media projesinde bile defalarca teknik özellik değişiklikleri yaptırıp işleri zorlaştıran İcra Direktörü, bu haberin arkasındaki kukla ustası çıksa hiç şaşırmazdım.

"Ama yine de... Olamaz."

Yine de Cross Media, şirketin geleceğini belirleyecek seviyede devasa bir projeydi. Kendi çizgisiyle uyuşmuyor diye öyle ha deyince kestirilip atılacak bir şey değildi. Tam da bu yüzden, ince ince sabotajlar yaparak projeyi geliştirme ekibi üzerinden içten çökertmeye çalışıyordu ya.

Eğer bunu bir çırpıda kestirip attıysa... Demek ki bunu yapmasını gerektirecek radikal bir sebep doğmuştu.

'Neler oluyor böyle...'

Aklım almıyordu. Üst yönetimdeki güç dengelerinde bir değişim mi yaşanmıştı, yoksa akla hayale gelmeyecek bambaşka bir sebebi mi vardı?

Zihnimde beliren sorular karanlık bir girdap gibi dönüp duruyordu. Hepsi de tekinsiz, hepsi de simsiyah ihtimallerdi. Şu an gerçekleşmekte olan yönetim kurulu toplantısında gerçekler ortaya çıkacak mıydı? Hepsinden öte, bu donma haberi gerçekten doğru muydu?

Daha bir saat öncesine kadar uzun zamandır ilk defa tatilin tadını çıkarıyordum. Şirket işlerinden uzaklaşmış, Kawasegawa ve Ichikawa-san ile adeta öğrencilik günlerimize dönmüştük.

Fakat gerçeklik, eğlendiğim için beni cezalandırmak ister gibi karanlığa doğru süzülüyordu.

Geliştirme odasının kapısı sessizce açıldı.

"Müdürüm!"

Kuroda ile birlikte bağırarak ileri atıldık. Kawasegawa, yüzünde zerre kan kalmamış bir halde bize döndü. İfadesi kaskatı kesilmiş bir şekilde konuştu:

"Haber doğruymuş."

"Ne? Yani o makale mi?"

Sorum karşısında başını salladı.

"Cross Media'nın geliştirilmesi donduruldu. Yeniden başlama ihtimali de yok. Fiilen iptal edildi."

Cansız bir sesle verdi bu cevabı.

"Nasıl olur ya...! Aklım almıyor, neden ulan, neden!"

Kuroda çöp kovasına tekmeyi bastı, ardından yumruğunu duvara geçirdi.

Hiç beklemediğim bir darbeydi. Bu kadar ani ve büyük bir karar karşısında denge duyumu bile kaybetmiştim. Vücudumdaki kan çekilmiş gibi hafif bir anemi hissinin pençesine düşmüştüm.

Yine o adam mıydı? İcra Direktörü mü tezgâhlamıştı bunu?

Öyle olsa bile, neden?

Neden böylesine büyük bir projeyi tek celsede silip atsın ki?

"Neler... neler oluyor?"

Kawasegawa'nın omzu çökmüş, Kuroda ise öfkeyle titriyordu.

Tüm odayı, ne olduğu belirsiz karanlık bir kasvet kaplamıştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.