Arkasındaki Savaşlar

"Bizim departmanın içinde bulunduğu durum, dürüst olmak gerekirse hiç iyi değil."

Miyamoto-san’ın asık suratıyla o günkü toplantı başladı.

"Asıl yaptığımız genel işler elimizden alınınca böyle oldu tabii. Gerçekten hiçbir şey yapmıyormuş gibi görününce şimşekleri üzerimize çekmemiz çok normal."

Kojima-san her zamanki rahat tavrıyla gayet soğukkanlı bir şekilde konuştu.

Yapacak iş olmayınca, ister istemez insanın üzerine kaytarıyor imajı yapışıyordu. Oradakiler hiçbir şey yapmadan maaş alıyor gibi dedikodular yayılırsa, bu durum müttefiklerimizin azalmasına da yol açardı.

Normalde, genel işlerden artan zamanı geliştirme faaliyetlerine ayırabilmemiz gerekiyordu. Ancak o projenin kendisi askıya alındığı için bütçe de çıkmıyordu ve somut olarak hiçbir ilerleme kaydedemiyorduk.

"Şu an için tüm projeler donduruldu mu?"

"Evet. Bütçe çıkmadığı sürece serbest çalışan ekibi harekete geçiremeyiz."

Onların da geçindirmek zorunda olduğu bir hayatı vardı. Paraya dönüşüp dönüşmeyeceği belirsiz bir proje için vakit ayırmalarını beklemek imkansızdı.

"Acilen bir çare düşünmemiz gerek."

Benim bu sözüm üzerine Miyamoto-san sırıttı.

"Onu çoktan hallettik. Şimdilik 13. Departman olarak proje canavarına dönüşmeye karar verdik."

"Proje canavarı mı... Ah!"

Şimdi taşlar yerine oturmuştu.

Şirketin yapısı gereği, sunulan her projeye bir şekilde onay veya ret kararı verilip geri gönderilmesi gerekiyordu. Succeed Soft, dışarıya karşı proje üretip geliştiren bir şirket imajı çizdiği için gelen teklifleri doğrudan reddedemezdi. Bu yüzden 13. Departman’dan gelen bir teklif bile olsa resmi olarak işleme almak zorundaydılar. Kabul edilmeyeceğini bile bile.

"Sürekli sahte projeler sunuyorsunuz yani."

Böylece en azından geçici bir süre zaman kazanabilirlerdi. Biri çıkıp "Siz ne iş yapıyorsunuz?" diye soracak olursa, göğüslerini gere gere "Geçen gün sunduğumuz projenin onayı hâlâ çıkmadı mı?" diye karşılık verebilirlerdi.

"Beklendiği gibi, hemen kavradın. Aynen öyle. Elimizde yığınla hazır proje var."

Miyamoto-san bunu söylerken nedense keyifli görünüyordu. Belki de böyle kriz anlarında kamçılayan bir yapısı vardı.

"Neyse, 13. Departman’da durumlar böyle. Peki 2. Departman’da ne var ne yok?"

"Orası... Şey, şöyle."

Başlarda alışmanın zor olduğunu ama birlikte çalıştıkça aradaki buzların eridiğini, şirketin göz bebeği olan geliştirme departmanında bile klik savaşları yüzünden çalışanların tükendiğini ve Kawasegawa’nın benden tekrar yardım istediğini anlattım.

"Anlaşılan 2. Departman da kendi içinde büyük sıkıntılar yaşıyor."

Miyamoto-san beni anlayışla dinleyip teselli etse de 13. Departman’ın çektiği zorlukların yanında onlarınki en azından geleceği olan bir mücadeleydi.

"Her neyse, MissCro meselesi de dahil olmak üzere, yanımıza çekebileceğimiz insanları aramaya devam edelim. Şu an için büyük bir hamle yapacak durumda değiliz zaten. Grape projesini geçirmek için ne gerekiyorsa, hiçbir tabuya takılmadan düşünelim."

Miyamoto-san’ın bu sözlerine hepimiz kafamızı sallayarak onay verdik.

Durumlar pek düzelmediği için insan hemen kestirme yoldan bir çözüm bulmak istiyordu ama şimdi aceleyle atılacak yanlış bir adım, buraya kadar gösterdiğimiz tüm çabayı bir anda çöpe atabilirdi.

Bu yüzden şimdilik 13. Departman’ın müttefiklerini yavaş yavaş artırmalıydık. Sadece departmandaki beş kişiyle sınırlı kalmayıp güçlü destekçiler bulmalıydık.

"Sahi, Horii-san nerede?"

Departmandaki beş kişi dedik ama şu an burada sadece dört kişiydik. Evet, asıl kilit isim bugün ortalıkta yoktu.

"Ha, o mu? Kendi adına aldığı kişisel işler yüzünden çok yoğunmuş."

Kojima-san bunu gayet sıradan bir şeymiş gibi geçiştirdi.

"Kişisel işler mi?"

"Kendisi aslen dahi bir programcıdır. Boşta olduğunu öğrenen diğer projeler hemen kapışmış onu."

"Hadi ya, demek öyle."

Böylece Horii-san’ın şaşırtıcı bir yönünü daha öğrenmiş oldum. Acaba o adamın daha kaç farklı yüzü vardı?

"E, benim de yapacak işim olmadığı için dışarıdan programlama işleri alıyorum zaten. Horii-san’ın durumu da benzerdir muhtemelen."

"Öyle mi dersiniz..."

Horii-san böyle zamanlarda bize doğrudan yol gösteren biri olmasa da her zaman orada olan birinin eksikliği insanı ister istemez endişelendiriyordu.

Her şeye rağmen bugünkü toplantı sona erdi.

"Pekala, dağılabiliriz. Herkese kolay gelsin."

Miyamoto-san’ın vedasıyla herkes ayaklandı ve eşyalarını toplamaya başladı.

Odadan sırayla çıkarlarken ben telefonumdaki RINE ekranına bakıp kalmıştım.

'Kawasegawa iyi midir acaba?'

Çıkarken duyduğuma göre Kawasegawa bugün genel müdüre ilerleme raporu sunacaktı. MissCro projesinin takvimi biraz sarktığı için son zamanlarda yüz yüze yapılan kontroller sıklaşmıştı.

Ancak normal şartlarda böyle bir şeyin diğer departmanların da katıldığı genel bir toplantıda yapılması gerekirdi. Sadece Kawasegawa’yı çağırıp rapor istemeleri hiç normal değildi.

"Resmen eziyet ediyorlar kıza."

E-posta veya telefonla halledebilecekken, bizzat ayağına çağırıp gecikmeleri rapor ettirmek, sebebi ne olursa olsun insanın gururunu kırardı. Üstelik bunu yaparak ona kimin üstün olduğunu, kimin hayatı üzerinde karar verme yetkisine sahip olduğunu hatırlatıp boyun eğdirmeye çalışıyor olmalıydılar.

Bir şekilde MissCro’yu kurtarmanın yolunu bulmalıydım. Sadece Grape projesi bile bu kadar zorken, hedeflere ulaşmak her geçen gün daha da imkansız hale geliyordu.

"İlerleme raporu bu kadardır."

Her zamanki o can sıkıcı raporu bitirdim.

Merkez binanın 26. katında, genel müdürün odasındaydım. Önündeki evrakları umursamazca evirip çeviren genel müdürün karşısında hazırolda bekliyordum.

"Hım, anlıyorum. Kısacası gecikme var yani."

"Evet... Çok özür dilerim."

Projenin ilerleyişi hiç iyi gitmiyordu. Bu da çok doğaldı; yukarıdan gelen ve durmadan değişen keyfi talepler yüzünden hiçbir işi düzgünce bitiremiyorduk.

Oyun sektörünün bir geçiş döneminde olduğunun farkındaydım. Konsollara büyük bütçeli bir oyun yapıp hiç çaba sarf etmeden yüz binlerce satma devri çoktan geride kalmıştı. Sosyal medya entegrasyonunu hesaba katarak, projenin başındaki vizyonu zamana uydurmak gerekiyordu. Buna karşı değildim.

Ancak yukarıdan dayatılan bu değişiklikler, mutfaktaki çalışanların durumunu veya motivasyonunu zerre umursamayan, tamamen tek taraflı ve bencilce kararlardı. Departman yöneticisi olarak durumu düzeltmeye çalışsam da "Bu karar kesinleşti" denilerek fikirlerim hiçe sayılıyordu. Büyük bir hayal kırıklığıyla bu kararları ekibe iletmek zorunda kalıyordum. Doğal olarak ekipte tepkiler çığ gibi büyüyordu. Bu süreç her tekrarlandığında çalışanların motivasyonu dibe vuruyor, en sonunda en yetenekli isimler birer birer istifa ediyordu.

Bir şirket için bundan daha kötü bir senaryo olamazdı. Rakip firmalar bu yetenekli insanları hemen havada kapıyor, yeni projelerinde onlara yer veriyordu. Onların başarısını gören diğer ekip üyeleri ise "Biz neden burada bu çileyi çekiyoruz?" diye düşünerek daha da soğuyor ve isyan ediyordu. Tepkilerin odağı ise kaçınılmaz olarak departman lideri olan bana kayıyordu. Ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece özür dileyebiliyordum.

Başım dönüyordu.

Bu insanların çalışanlar zerre umurunda değil miydi? Yoksa doğrudan oyunun kendisini mi batırmak istiyorlardı?

İçinde bulunduğumuz rezalet durum bana artık bunları düşündürüyordu.

"Burada senaryonun geciktiği ve işlerin tıkandığı yazıyor."

Genel müdür, raporun o kısmına parmağıyla vurarak sıkılmış bir tavırla konuştu.

"Dışarıdan başka bir yazar bulup ona yazdırsanıza. Neden öyle yapmıyorsunuz?"

"O kadarı..."

Senaryonun geciktiği doğruydu. Ancak bunun sebebi, durmaksızın yapılan tasarım değişiklikleri yüzünden defalarca boş yere sil baştan yazmak zorunda kalmalarıydı.

Bu değişikliklerin bütçesi elbette karşılanıyordu ama bu her şeyin hallolduğu anlamına gelmezdi. Doğal olarak yazarın motivasyonu düşüyordu.

Kaldı ki o senaryoyu yazan kişi, dönemin en popüler yazarlarından biri olan Kawagoe Kyouichi'ydi. Bir üretici olarak rüştünü fazlasıyla ispatlamış birine böyle davranılırsa, kendisini önemsiz hissetmesi kaçınılmazdı.

"Bunu yapamayız."

"Nedenmiş o? Sebebi ne?"

"En başta, tasarım değişiklikleriyle karşı tarafı zora sokup gecikmeye sebep olan biziz. Buna rağmen şimdi kalkıp yerine başka birini getirirsek, projeden tamamen çekilmesi işten bile değil. En kötü ihtimalle bu durum kamuoyuna yansır ve büyük tepki toplarız."

"Böyle durumların önüne geçmek için onlara parayı döküp sözleşme imzalatmadık mı? Proje aşamasındaki şeyleri ifşa ederlerse tazminat alacağımıza dair sözleşme yapmadık mı?"

"Evet, orası öyle."

Elbette sosyal medyada falan bir şeyler yazarsa bu tazminat konusu olurdu. Mahkemeye verilse davanın kazanılacağı da kesindi.

Ama asıl önemli olan bu değildi. Kawagoe Kyouichi gibi bir yazarın karşısında sergilenen bu saygısız ve kaba tutum hafızalardan asla silinmezdi. Bir daha hiçbir yaratıcı zekanın Succeed ile çalışmak istememesi işten bile değildi.

"Sana şimdiden söyleyeyim."

Genel müdür elindeki evrak destesini masaya fırlattı. Kulüpten bir kouhai'siyle konuşur gibi gevşek bir tonda devam etti:

"Özel bağ kurmak, işe duygularını katmak falan, bunları tamamen geçeceksin. Zaman kaybından başka bir şey değil çünkü."

"..."

Karnının derinliklerinde, sanki iç organları sökülüyormuş gibi derin ve keskin bir acı hissetti. Fiziksel bir darbe almamış olmasına rağmen bu adamın sözleri, sesi, her şeyi ağır bir balyoz gibi üzerine iniyordu.

"Kawasegawa-kun, sana güveniyorum."

"Güveniyorsunuz derken...?"

Nihayet kelimeler ağzından dökülebildi. Altüst olan midesi, içindeki nefretle birlikte dışarı fışkıracak gibiydi.

"Sen seçkin birisin. Bu yüzden ne demek istediğimi anlıyorsundur. Anladığına göre de elinden gelenin en iyisini yapmaktan başka çaren yok. Anlaştık değil mi?"

Masayı tekmeleyip her şeyi paramparça etmek istiyordu.

Buraya her gelişinde aynı şeyi hissediyordu. Eskiden böyle şeylere katlanacak biri değildi. Yapamayacağı şeye yapamam diyen, yanlış bir durum gördüğünde sesini çıkaran biriydi.

Ama şimdi, bu adam sayesinde bu şirkette barınabiliyordu.

"...Evet."

Genel müdür memnuniyetle başını salladı.

"Anlık duygusallıklar yüzünden hayatını ve kariyerini mahvetme sakın."

Bu sözün üzerine ses çıkarıp cevap vermeye gücü yetmedi. Başını hafifçe öne eğdi ve artık bu kadarı yetti dercesine odadan çıktı.

Dışarı çıkıp asansörün düğmesine bastı. Kabine girdiği an ellerini kapıya yaslayarak hafifçe inledi.

"Nasıl... Nasıl bu hale geldi her şey?"

Çok sevdiği sinema dünyası, eski kalıplara sıkışıp kalmış, hareket edemez hale gelmişti. Geleceği olmayan o dünyadan bıkıp henüz gelişmeye açık olan oyun sektörüne adım atmıştı.

Fakat burası da geçmişin görkemine sığınan asalakların istila ettiği bir yerdi. Karşı durulamaz orta yaşlılar ve yaşlılar tarafından önü kesilmiş, yeni bir şeyler yapmaya çalışan kendisi her seferinde dışlanmıştı.

Gözyaşları içinde çaresizce ağlarken ona elini uzatan genel müdür olmuştu.

'Seni çok iyi anlıyorum. Gel, birlikte yeni şeyler yapalım.'

O dönem İkinci Geliştirme Bölümü Başkanı olan bu adamın altında birbiri ardına yeni projeler üretmişti. Henüz emekleme aşamasında olan mobil oyun dünyasına kalite ve sağlam bir evren kazandırmış, projelerin kalıcı olmasını sağlayacak temelleri atmıştı. Sektörün gerileme döneminde olduğu söylenen o zamanlarda, oyun şirketleri arasında parmakla gösterilen az sayıdaki başarı hikayesinden biri olmuşlardı.

O zamanlar genel müdüre gerçekten saygı duyuyordu. Onun yönetim kuruluna yükselmesiyle kendisinin de önünün açılacağına ve yeni bir çığır açacaklarına inanmıştı.

Ama bu inancı çok geçmeden boşa çıkacaktı.

Adam onu sadece kullanmıştı. Tek amacı, kendi yükselişi için eski gruplardan daha fazla kâr elde etmekti.

Bu yüzden, ne zaman yaratıcılara öncelik veren bir politika izlemeye çalışsa, gereksiz işlerle uğraşma diyerek her şeyi baltalamıştı.

Platin nesli bir araya getiren o devasa proje bile ikisi için bambaşka anlamlar taşıyordu.

Adamın tek istediği, o ünlü isimlerin popülaritesiydi. Projeyi duyurup sükse yaparak şirketin adını parlatmak istiyordu.

Nitekim bu amacına ulaştıktan sonra, kaliteyi bahane ederek işi ağırdan alan o yazarların elinden yetkileri alıp onları sadece isimden ibaret bırakmaya çalışıyordu.

Onlarla birlikte en iyi eseri ortaya koymak istiyordu. Üniversite yıllarından beri kurduğu bu rüya, şimdi tamamen yok olmanın eşiğine gelmişti.

Derin, çok derin bir iç çekti. Artık bunu kaçıncı kez yaptığını kendisi de bilmiyordu.

Bölüm toplantısının ertesi günü, üzerimde her zamankinden farklı bir gerginlik vardı.

Çok doğaldı. Küçüklüğümden beri eserlerini takip ettiğim, benimle aynı yaşlarda olmasına rağmen her zaman gıptayla baktığım o yazarla yüz yüze gelip toplantı yapacaktım.

"İnanılmaz bir şey gerçekten..."

Kawasegawa'nın bana devrettiği yeni görev buydu.

Platin nesil projesinin ana yazarı Kawagoe Kyouichi'nin süreç yönetiminden sorumlu olmuştum.

Normalde bu görevi, aynı okuldan mezun olmalarının da etkisiyle Kawasegawa yürütüyordu. Ancak kendi işlerinin yoğunlaşması nedeniyle artık bu sorumluluğu tek başına üstlenmesi zorlaşmıştı. Yönetmen olarak oradan oraya koşturan Kuroda için de durum aynıydı.

Yine de bu kadar büyük bir ismin karşısına alelade bir çalışanı çıkaramazlardı. Yaratıcı insanların ruh halinden anlayan ve aynı zamanda iş programını sıkı takip edebilecek biri gerekiyordu.

Kawasegawa bu role beni uygun görmüştü. Korkutucu bir sorumluluk olduğunu düşünsem de, başka kimin yapabileceğini düşündüğümde makul bir alternatif bulamıyordum.

"Pekala, kendime gelmeliyim..."

Lavabodaki aynanın karşısında yanaklarıma hafifçe vurup kapıyı açtım ve kendimi dışarı attım.

"Herr Hashiba! Guten Morgen, gutes Wetter. An einem solchen Tag möchte ich spielen, ohne zu arbeiten."

Kapının önünde neredeyse tökezleyip düşüyordum.

"Günaydın Ichikawa-san. Bu Almanca bir selamlaşma mıydı?"

"Evet! Hemen anladınız! 'Günaydın Hashiba-san, hava çok güzel, böyle bir günde çalışmak yerine gezmek isterdim' gibi bir şey!"

İş için gerekli olduğunu söyleyen Ichikawa-san, son zamanlarda Almanca çalışıyordu. Daha geçen gün kelimeleri yapışkanlı kağıtlara yazıp ezberlediğini söylüyordu, şimdiden basit cümleler kurabilecek seviyeye gelmiş olması gerçekten inanılmazdı. Öğrenme hızı çok yüksekti.

"Hava gerçekten çok güzel ama bugün gezmeye vakit yok maalesef."

"Öyle mi, neden ki?"

Ichikawa-san'a durumu kısaca özetledim.

"Demek öyle, demek öyle. O zaman bugün Hashiba-san hayran olduğu kişiyle buluşacak desenize~"

"Öyle denebilir. Tabii ki bu bir iş, o yüzden profesyonel davranacağım."

Aslında bu konuda biraz kafam karışıktı. Kawagoe Kyoichi ile karşılaştığımda nasıl bir tavır takınmalıydım? Kawasegawa ve Kuroda'ya da sormuştum ama ikisi de "Her zamanki gibi davran işte" gibisinden çok sıradan cevaplar verdiği için ne yapacağımı bilemiyordum.

Onun bir hayranı olduğumu açıkça söyleyerek mi işe başlasam süreç daha rahat ilerlerdi, yoksa her şeyi tamamen iş sınırları içinde mi tutmalıydım?

"Bu konuda ne yapmalıyım sizce...?"

İçimden bir ses bunu hayat tecrübesi olan birine danışmamı söylüyordu. Ichikawa-san'ın bu tarz insan ilişkileri konusunda derin bir bilgi birikimi var gibi görünüyordu.

"Hımm. Şöyle bir düşünelim..."

Ichikawa-san elindeki süpürgeyle öylece kalıp bir an düşündü.

"Hani daha önce isimle hitap etme mevzusunda sınırlar ve ilişkiler hakkında konuşmuştuk ya."

"Sahi... Konuşmuştuk değil mi?"

Sanırım benim bu tarz şeylere gereğinden fazla kafa yorduğum üzerine bir konuşmaydı.

"Sadece ikili ilişkilerde değil, genel olarak 'sınırlar' ve 'ilişkiler' doğru şekilde kullanılmadığında insana gerçekten ayak bağı olabiliyor."

"Ayak bağı mı...?"

Aksine, böyle kalıpların içine girince iletişimin daha kolay olacağını düşünüyordum ama yanılıyor muydum acaba?

"Ben o Kawagoe Sensei'yi pek tanımıyorum ama bir insanla ilk karşılaştığında doğrudan hayranı olduğunu söyleyerek yaklaşırsan karşı tarafın bir adım geri çekileceğini hissediyorum."

"Haklısınız..."

Düşününce bu gerçekten çok mantıklıydı.

"Bu yüzden hayran olduğunuzu hiç söylemeyin. Onun yerine iş konuşurken, mesela 'Bu sahnede...' veya 'Bu replikte...' diye konuşulan bir sırada, çaktırmadan Sensei'nin eserlerinden ezbere bir şeyler alıntılarsanız bu onun daha çok hoşuna gidebilir... Ne dersiniz?"

Harika bir fikir. Kesinlikle böylesi çok daha doğal görünürdü ve karşı tarafı sıkboğaz etmeyeceği için de iyi bir izlenim bırakırdı.

"Çok teşekkürler, bu harika bir fikir... Deneyeceğim."

"Yine de garanti veremem tabii~. Son kararı yine Hashiba-san kendi süzgecinden geçirerek versin."

Ama Ichikawa-san gerçekten inanılmazdı. Benimle aralarında sadece bir yaş olması gerekiyordu fakat hayat tecrübesi konusunda benden fersah fersah öndeymiş gibi hissediyordum.

"Ichikawa-san, az önceki 'sınırlar' ve 'ilişkiler' konusunu kendi kendinize mi buldunuz?"

Sorum karşısında Ichikawa-san başını hafifçe yana eğerek gülümsedi.

"Hem benim düşüncem hem de babamın düşüncesi diyebiliriz~. Bu tarz nasihatlerle büyüdüm ben."

Demek aile terbiyesi ve iyi bir eğitim böyle bir şeydi...

"Babam hep şöyle derdi: İnsanları kalıplara sokup ilişkileri sınırlandırdığında, o insanlar rahata alışır ve düşünmeyi bırakır. Bunu bir şirkette yaparsan, o kişinin gelişimini baltalamış olursun."

"Harika bir söz. Kitaplarda geçecek türden bir özlü söz gibi."

Kişisel gelişim kitaplarında karşılaşılabilecek türden bir cümleydi bu.

"Ama ben yurt yöneticiliği yapmayı daha çok seviyorum, öyle karmaşık şeylerden pek anlamam!"

Ichikawa-san neşeyle gülümsedi.

"Ben de sizin gibi bir yöneticimiz olduğu için çok memnunum. İş dünyasında rakip olsaydık, muhtemelen beni parmağınızda oynatırdınız."

"Aşk olsun, ben her zaman çok yumuşak başlıyımdır bir kere~"

Konuşmanın sonunda yüzünde hafifçe sitemkar bir ifade oluşmasına sebep olmuştum.

Her zamankinden daha erken işe gelip bugünkü toplantı için hazırlık yaparken, oradan geçen Kuroda masama doğru eğilip benimle dalga geçmeye başladı.

"Hehe. Hashiba, amma gerginsin ha."

"E herhalde. Sana onun eserlerini ne kadar çok takip ettiğimi söylemiştim."

Üniversitedeki ikinci yılımdı sanırım, onun eserleriyle ilk kez karşılaştığımda resmen büyülenmiştim.

Daha ortalıkta isekai reenkarnasyon türü çılgınlığı başlamadan çok önce, o bu konsepti son derece sıra dışı bir şekilde işleyerek yeni yazarlar ödülünü kazanmıştı.

O dönemde Gakuokan Yayınevi'nin hafif roman departmanı, yeni yazarlar ödülünde asla büyük ödülü vermemesiyle bilinirdi. Ancak tüm jüri üyelerinin oybirliğiyle ilk kez bu ödülü ona layık görmesiyle bir anda gündeme oturmuştu.

O günden beri eserleri kendi kuşağı arasında her zaman konuşulan konuların başında geldi. Yaratıcılığa olan bağlılığı ve işine duyduğu sevgi, yaratıcı sektörlerde çalışmak isteyenlerin dilinden düşmeyen bir düstur haline gelmiş, hatta en sonunda bir yaratıcılık kılavuzu olarak kitaplaştırılmıştı.

Benim oyun sektörüne duyduğum bu bitmek bilmeyen hayranlığın ve ne kadar berbat bir çalışma ortamı olursa olsun bu sektörü bırakamamamın arkasında da onun varlığı yatıyordu.

"Böyle bir insanın karşısına çıkacağım. Tabii ki gerileceğim."

"Hadi canım, o kadar da değil. Bana göre o sadece fazla ciddi ve hayatı kendine zorlaştıran bir heriften ibaret."

Kuroda omuz silkti ama bu sadece onun ve Kawasegawa'nın geçmişe dayanan tanışıklıklarından kaynaklanıyordu.

Onunla sadece eserleri ve geride bıraktığı sözler aracılığıyla bağ kurabilmiş olan benim için ise, karşımda duran şey sadece kafamda ilahlaştırdığım o kusursuz imajdan ibaretti.

'Her neyse, hiçbir eksik olmamasına dikkat etmeliyim.'

Bana verilen tüm belgelere önceden göz atmıştım. İş akış şeması, hazırlanan konsept tasarımlar, metinler ve hatta sistem güncellemeleri yüzünden iptal edilen taslaklara kadar her şey hafızamdaydı.

Geriye sadece kendisiyle nasıl bir diyalog kuracağım kalıyordu.

"Kawasegawa, bugün ilk etapta nasıl bir yol—"

Öncelikle ona danışmak istedim.

"Efendim? Ah, şey, toplantı hakkında mı?"

"Evet, hani bugün sadece tanışacak mıyız yoksa doğrudan iş detaylarına mı gireceğiz..."

Bunu önceden konuşalım demişti ama hala bu konuda bana bir şey söylememişti.

"Şey, evet... Sanırım bugünlük sadece tanışma yeterli olur."

"Öyle mi? Peki, o zaman öyle yaparız."

Ben cevap verirken Kawasegawa telaşlı bir şekilde başını salladı. Bugün sabahtan beri aklı başka yerde gibiydi, odaklanmakta güçlük çekiyor gibi bir hali vardı.

'Bir şey mi oldu acaba...'

Tahmin etmek zor değildi. Dünkü yönetim kurulu raporunda yine bir şeyler mi işitmişti? Yoksa diğer projelerde büyük bir kriz mi çıkmıştı?

Her halükarda, şu anki konumumla ona destek olamayacak olmak canımı sıkıyordu. Elimden gelen bir şey olsa yardım etmek isterdim ama ekibe yeni katılmış biri olarak sadece ayak bağı olurdum.

"Hadi bakalım, gidelim o zaman."

Kuroda'nın sözüyle hep birlikte ayaklandık. Kawagoe Kyoichi ile yapılacak toplantı, geliştirme departmanının o darmadağınık toplantı odalarında değil, misafirler için ayrılan özel görüşme salonunda yapılacaktı.

Hep birlikte asansör holüne geçip aşağı kata inecek asansörü beklemeye başladık.

"Bu arada Kuroda, Shino'dan tanıtım için olan illüstrasyonlar geldi mi?"

Kawasegawa aniden sessizliği bozdu.

"Yok, bugün bir ara getireceğini söylemişti ama her zamanki gibi saat vermedi—"

O esnada asansörün kapısı açıldı.

"Aaa!"

İçerideki kişi şaşkınlıkla ses çıkardı.

Ufak tefek bir kadındı. Üzerine hafif renkli bir hırka almıştı, tatlı yeşil eteğiyle son derece sevimli görünen biriydi.

İlk bakışta öğrenci sanılabilecek kadar genç, hatta çocuksu duran bu kadın, bizi görünce neşeyle gülümsedi.

"Eiko-chan, Kuro-chan, günaydın~! Tam üstüne bastınız, alın bakalım şunu."

Ardından içinde belgeler olan bir zarfı Kuroda'nın eline tutuşturuverdi.

"Shino ya, bana şu Kuro-chan deyip durma lütfen. Bütün ciddiyetim uçup gidiyor."

"Ya ama ben seni eskiden beri Kuro-chan diye çağırıyorum, artık vazgeçemem ki."

Konuşma tarzı pamuk gibi yumuşacıktı. Dünyadan kopuk gibi mi desem, sanki orada olmasına rağmen aslında yokmuş gibi hissettiren gizemli bir kadındı.

"Hem, verileri internetten göndermek varken neden zahmet edip buralara kadar geldin ki?"

"Şimdiye kadar yaptığım bütün çalışma verilerini bir araya getirdim, sunucuya sığmadı."

"Shino, teslimat için eline sağlık. Şimdi toplantın mı var?"

"Evet, Eiko-chan, senin de eline sağlık."

Bunu söyleyip bizimle yer değiştirerek geliştirme departmanına doğru yöneldi ki,

"A-aa?"

Tam yanımda durakladı.

"Yeni bir çalışan mı?"

Kocaman gözlerini bana dikip merakla süzmeye başladı.

"Evet. Seni sonra düzgünce tanıştırırım, bugünlük bu kadar, tamam mı?"

"Öyle mi? Şey, tanıştığımıza memnun oldum!"

Hafifçe eğilerek selam veren kadına, ben de aynı şekilde eğilerek karşılık verdim.

"O zaman sonra görüşürüz."

Ve yine o uçuş uçuş, hafif tavrıyla geliştirme departmanının derinliklerinde gözden kayboldu.

Gidişinin ardından öylece bakakaldım.

"O kişi, yoksa..."

Sorum üzerine Kuroda başını salladı.

"Evet. Akishima Shino. Doğru ya, Hashiba, sen onunla ilk kez karşılaşıyorsun."

Kalbim güm diye hızla çarptı.

Hayatımı değiştiren o insanla, hiç beklemediğim bir anda, böyle bir yerde karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim.

Durum değerlendirmesi yapınca bu gayet doğal bir ihtimaldi elbette ama yine de inanması zordu.

Asansöre bindikten sonra bile rüyada gibiydim.

"Şu kız, gerçekten öğrencilik yıllarından beri zerre değişmedi."

"Evet. Gerçi ortaya koyduğu işler her geçen yıl daha da inanılmaz bir hal alıyor ama."

İkisinin kendi arasındaki bu konuşma zihnime hiç ulaşmıyordu.

O muazzam çizimleri yapan insan, daha birkaç saniye öncesine kadar tam karşımdaydı.

Üstelik beni bir birey olarak görüp benimle konuşmuştu.

Bu durum bende öyle büyük bir şok yaratmıştı ki, hissettiğim sevinçten ziyade, içimde tarif edilemez, tuhaf bir duygu uyanmıştı.

Gerçekten... varmış.

Sanki sadece hayal gücünün ürünü olduğu düşünülen bir canlının varlığı kanıtlanmış gibi, Akishima Shino'nun gerçek dünyada kanlı canlı var olduğuna bir türlü inanamıyordum.

Ama o gerçekten oradaydı. Üstelik bundan sonra birlikte çalışacağım biri olarak.

Şu anki İkinci Geliştirme Departmanı'nın durumu pek iç açıcı olmasa bile, bu anı asla unutmamaya karar verdim.

Rüyalarımı süsleyen, hayran olduğum o insanla birlikte bir şeyler üretecektim.

Bu duygunun verdiği gücün, sıkıştığım anlarda bana mutlaka yardım edeceğine inanıyordum.

Birazdan buluşacağımız Kawagoe Kyoichi de dahil olmak üzere, her anı zihnime kazımaya kararlıydım.

Toplantı odasına girdiğimizde içeride zaten biri vardı.

Belgeler masanın üzerine düzenli bir şekilde yerleştirilmişti ve masanın diğer tarafında uzun boylu bir adam duruyordu.

Arkasını dönmüştü. Ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, dışarıdaki manzarayı izliyordu.

"O, erken gelmişsin. Önceki işin bitti mi?"

Kuroda samimi bir tonla seslenince,

"...Evet," diye yanıtladı. Sesi tamamen duygusuzdu. Bize doğru döndü.

Zayıf, uzun boylu ve keskin bakışlarının ardındaki güçlü iradeyi hemen hissettiren bir duruşu vardı.

Gerçek Kawagoe Kyoichi tam karşımdaydı.

Onu daha önce bir imza gününde veya benzer bir etkinlikte görmüştüm. Fakat o zamanlar yüzü daha yumuşaktı, hayranlarıyla keyifle sohbet ediyor, etrafa neşe saçıyordu.

Ancak şu an karşımda duran Kawagoe Kyoichi, tamamen zıt bir şekilde, iş moduna geçmiş, son derece keskin ve ciddi bir ifadeyle bize bakıyordu.

Karizması... Daha doğrusu yaydığı o aura gerçekten muazzamdı.

Buraya gelmeden önce onunla yapılacak iş konusundaki pürüzleri duymuştum.

O anlatılanlardan yola çıkarsak, bize karşı pek de sıcak hisler beslemediği aşikardı.

"Seni tanıştırayım. Yeni sorumlumuz Hashiba Kyoya-kun. Bizimle aynı yaşta."

Şaşırmıştım. Şimdiye kadar hiçbir bağım olmayan Kawasegawa'nın, beni kendi ekibinden biri gibi tanıtması içten içe beni mutlu etmişti.

"Tanıştığımıza memnun oldum, ben Hashiba Kyoya. Henüz bir kartvizitim yok ancak İkinci Geliştirme Departmanı'nda—"

Sözüm bitmeden, keyifsiz bir iç çekiş konuşmamı böldü.

"Ne yani, sonunda Kawasegawa işi bırakıp yerine bir çaylağı mı getirdi? Kuroda'nın devralacağına dair söylenenler de yalan oldu desene?"

Sesini yükseltmemişti ama sözleri tükürür gibi, son derece sert ve iğneleyiciydi.

"Beni anlıyorsunuz değil mi? Ben de yönetmen olarak çizimleri ve sesleri inceliyorum. Üstüne bir de metinler ve planlamayla uğraşmak zorunda kalırsam, işler çığırından çıkar ve her şey mahvolur."

"Mahvolmak mı? Şu anki durumda mahvolmadığını mı savunuyorsun sen!"

Kawagoe öfkesini kusuyordu. Kuroda sessiz kaldı, huzursuzca başını kaşıdı.

"İşe başlamadan önce 'hayallerin projesi', 'en iyi işimiz olacak' diyerek heyecanlanıyorduk. Sizin şirket yüzünden kaç kere her şeyi sıfırdan kurmak zorunda kaldık haberiniz var mı! Her seferinde oturup yeniden yazdım, yeniden düşündüm ama sürekli başa döndük. Bu saatten sonra benden daha ne yapmamı bekliyorsunuz!"

Belli ki sabrı son raddesine gelmişti. Öfke dolu sözleri olabildiğince net ve doğrudan üzerimize boşaldı.

İlk tanışma anında, hayranı olduğum o büyük yaratıcıyla yapacağım ilk konuşmada işler bir anda sarpa sarmıştı.

Oysa Ichikawa-san'dan bir hayran olarak nasıl doğru bir duruş sergileyeceğimi yeni öğrenmiştim; fakat bunu uygulama fırsatı bulamadan her şey bitecek gibiydi.

Şimdi ne yapacağız?

Çaktırmadan Kawasegawa ve Kuroda'nın yüz ifadelerine baktım. Ancak bu beklenmedik duruma şaşırmış gibi görünmüyorlardı. Aksine, zaten böyle olacağını bildikleri bir ifade yüzlerine yerleşmişti.

Demek ki gerçekten de çıkmaza girilmişti.

Öyle olmasaydı bu işi bana paslamazlardı zaten.

Pekala.

Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirdim. Sonucun ne olacağını bilmesem de, en azından mevcut durumu adım adım düzeltmeye çalışmalıydım.

"Öncelikle mevcut durumu analiz etmeme izin verir misiniz?"

Sözlerim üzerine bana şüphe dolu bir bakış fırlattı.

"Mevcut durum mu? Az önce söyledim ya. Hiçbir ilerleme kaydedemiyoruz, elimizde hiçbir şey yok."

Ses tonu sakin olsa da içinde barındırdığı öfkeyi hissetmemek imkansızdı.

Yine de geri adım atmadan devam ettim.

"Anlıyorum. O halde bundan sonraki yazım süreci hakkında konuşalım."

Bu sefer bana doğrudan düşmanca bir bakış yöneltti.

"H-hey, Hashiba..."

Kuroda şaşkınlıkla araya girmeye çalıştı ama,

"..."

Yanındaki Kawasegawa onu durdurdu ve hafifçe başını sallayarak bana onay verdi.

"Sen az önce beni dinlemedin mi? Olay yazım aşamasına gelmek falan değil. En temel noktada bir sorun var diyorum. Önce onu çözün, sonra karşıma gelin."

"Şirketimizin belirlediği teknik detayların sürekli değiştiği ve size zorluk çıkardığı bir gerçek. Ancak pratik bir ilerleme sağlamak istiyorsak, şu an yazabileceğiniz kısımlar da mevcut."

Tabletimi çıkarıp ekranı Kawagoe'ye doğru çevirdim.

"Prolok gibi oyun mekaniklerini doğrudan etkileyen kısımların şu an yazılamayacağını biliyorum. Bu konuda size hak veriyorum."

"İyi de biliyorsun işte. O zaman yazmamı gerektirecek bir durum da yok, değil mi?"

"Ama karakterlere özel senaryolar ilk planlandığı halinden bu yana hiç değişmedi. Bu yüzden o kısımda ilerlemeniz pekala mümkün olmalı."

Ekrandaki ilerleme tablosunu kapatıp ayarlar ve taslakların olduğu dosyaları açtım.

Oyun sistemini gösteren belgeler sürekli güncellenip duruyordu ama karakter tasarımları ilk sunulduğu haliyle çoktan onay almıştı.

Üzerindeki tarih altı ay öncesine aitti. Karakterlerin yan hikayeleri ve özel bölümleri için de "ilerleyebiliriz" şeklinde onay imzası atılmıştı.

"Bu senaryo kısmının, sistem detaylarından bağımsız olarak yazılabileceğini teyit ettim. Bu yüzden sistem yüzünden kafa karışıklığına yol açan prolog kısmını sonraya bırakıp bu senaryolarla devam edelim diyorum, ne dersiniz?"

Kawagoe, sanki ağzına acı bir biber almış gibi yüzünü ekşitti. Bu bir öfke değildi, daha çok tam can evinden vurulmuş birinin ifadesiydi.

İşte bu noktadan üzerine gidebilirdim.

"...Anlıyorum. Mantıklı bir yaklaşım."

Yüz ifadesi değişti. Önündeki tabloya bakarak sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

"Ama her hikayenin bir temeli vardır. Prologu bile yazılmamış bir oyunun karakter hikayelerini yazmak zordur. Yarın bir gün baş taraftaki sahneler değişti diye 'bunu da düzeltin' derseniz, kusura bakmayın ama buna katlanamam."

Haklıydı, dedikleri mantıklıydı. Fakat bu itirazı yapacağını zaten biliyordum.

"Doğru, karakterlerin kendilerine has hikayeleri için bu dediğiniz geçerli olabilir."

"O zaman bu bölümü şu an yazamam."

"Ama bu durum, zaman dilimi olarak prologdan sonrasını anlatan hikayeler için geçerli değil mi?"

"Ne...?"

Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen Kawagoe'ye fırsat vermeden devam ettim.

"Bu bölümde yer alan karakter hikayelerinin hepsi, tamamen karakterlerin geçmişine odaklanan kısımlar. Zaten arşivdeki notlarda da karakterlerin ve dünyanın derinliğini artırmak amacıyla bizzat sizin tarafınızdan önerildiği yazıyor."

Evet, buradaki senaryolar prologdan sonrasını, yani ana hikayeyi etkilemeyecek detaylardan ibaretti.

Gelmeden önce incelediğim belgeler sayesinde bu kısımdan ilerleyebileceğimizi biliyordum.

Yanımdaki Kurita'yla göz göze geldik, o da onaylarcasına başını salladı.

"Evet, öyle. Onu ben söylemiştim. Ama o zamanlar bir türlü netleşmeyen sistem detaylarına karşı çaresiz kalıp sunduğum bir öneriydi o. Sizin kendi içinizdeki karmaşa yüzünden ortaya atmak zorunda kaldığım bir şeyi şimdi benden yazmamı isteyemezsiniz herhalde."

Kawagoe bunu söylerken oldukça huzursuz görünüyordu.

"Haklısınız. Dürüst olmak gerekirse buraya gelip belgeleri incelediğimde, bu şartlar altında sizden senaryo yazmanızı istemenin büyük bir haksızlık olduğunu düşündüm."

Kawasegawa da Kurita da mahcup bir şekilde başlarını öne eğdiler.

"Ama hiçbir şey yapmazsak yapım süreci tamamen durma noktasına gelecek. Ben bu projeye ilk başta bir kullanıcı gözüyle baktım. Çok heyecanlandım ve sabırsızlıkla beklemeye başladım. Projenin bu şekilde gözlerimizin önünde yok olup gitmesine... gönlüm el vermiyor."

Kawagoe'nin önüne doğru adımlayıp başımı eğdim.

"Bu ekibe dahil olduğuma göre, sistem özelliklerini netleştirmek ve çalışma ortamını düzeltmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. Bu yüzden sizden de ricam, lütfen bize yardımcı olun."

Odadaki hava bir anda buz kesti. Kawagoe rahatsız bir şekilde yüzünü buruşturdu, bir şeyler söylemek istiyor ama kelimeler boğazına düğümleniyor gibiydi. En sonunda pes etti.

"...Kurita, öbür gün için de burayı rezerve et."

"Olur, ayarlarım."

"Bugün keyfim kaçtı. Toplantı için kafamı toparlayıp öyle geleceğim."

Bunu söyledikten sonra eşyalarını topladı ve adeta kaçarcasına toplantı odasından çıktı.

Gürültüyle kapanan kapının ardından derin bir nefes verdim.

"...Kusura bakmayın, galiba çizgiyi aştım."

Ancak ikisi de acı acı gülümseyerek bana baktı.

"Eline sağlık."

Bu sözlerle beni teselli ettiler.

"Vay be Hashiba, harika iş çıkardın! Tam kelimenin tam anlamıyla ezdin geçtin!"

Toplantı bittikten sonra yediğimiz öğle yemeğinde Kurita beni övmeye doyamıyordu.

"Emin misiniz? Bayağı kızgın görünüyordu..."

"Aslında o kısımdaki ilerlemeyi ben de biliyordum ama konumum gereği bunu dile getirmem zordu. Ekibe yeni katılan biri olarak bunu senin söylemen çok iyi oldu, beni büyük bir yükten kurtardın."

...Demek işin aslı buydu.

Belgeleri okuyan herkesin kolayca fark edebileceği bir durumdu bu. Kurita'nın neden sessiz kaldığını merak ediyordum, şimdi taşlar yerine oturmuştu.

"Bir sonraki toplantı için gün bile belirledi. Yazabileceği yerler olduğunu bildiği halde yazmadığının yüzüne vurulması onu da utandırmış olmalı."

Kurita onaylayarak başını sallayıp dururken, olaylardan habersiz olan Sakurai-san endişeyle sordu:

"Durum gerçekten o kadar ciddi miydi...?"

"Kawagoe Kyoichi karşısında Hashiba bir milim bile geri adım atmadı. Görülmeye değer bir manzaraydı!"

"İ-İnanılmazsınız Hashiba-san!"

Kurita abartılı bir şekilde anlatınca Sakurai-san da aynı derecede hayran kalmıştı.

"Ama dürüst olmak gerekirse yaptığım şey biraz demagojiydi."

Aslında Kawagoe Kyoichi'nin söylediklerinin neredeyse tamamı doğruydu. Prolog kısmında defalarca sistem değişikliği yapılmışken ve hikayeye nasıl başlayacağını bile bilmezken, sadece yapım ekibinin bencilce istekleri doğrultusunda "önce karakter hikayelerini yaz" demek haksızlıktı.

"Yani, evet. O konunun üzerine gitseydi gerçekten savunacak gücümüz kalmazdı."

Kurita da durumun farkında olduğunu belirterek başını salladı.

"Yine de Kawagoe Kyoichi'yi tekrar masaya oturtmayı başardın. Bu açıdan bakarsak Hashiba ilk görevini başarıyla tamamladı."

Kawasegawa rahatlamış bir şekilde iç çekti.

"Zaten işi bırakmanın eşiğine gelmişti."

"Ne...? O kadar ciddi miydi?"

Başını sallayarak son zamanlarda yaşananları anlattı.

Sürekli değişen sistem özellikleri ve buna bağlı olarak artan iş yükü yüzünden sadece Kawagoe değil, yayınevindeki editörü de firmaya çok sert uyarılarda bulunmuştu.

"Öğrencilik yıllarından beri arkadaş oldukları için bugüne kadar alttan alıyorduk ama yazarımızın motivasyonunu daha fazla kıracak bir şey yaparsanız, yayınevi olarak ismimizi çekip projeden ayrılacağız dediler."

"Hadi ya..."

Söyleyecek söz bulamamıştım.

Yayınevi açısından bakıldığında onlara hak vermemek elde değilsen. Milyonlar satan bir yazarın rahatça yazabilmesi için çırpınan editörlerin gözünden bakınca, başka bir iş yüzünden yazarın keyfinin kaçırılması kabul edilemez bir durumdu.

Buna rağmen durumun düzeleceğine dair hiçbir işaret yokken ve oyun şirketi sürekli kendi bahanelerinin arkasına sığınırken, karşı tarafın yazarını korumak için her şeyi yapması çok doğaldı. Sizin ne durumda olduğunuz onların umurunda bile olmazdı.

"Sınırda olduğumuz bir gerçek. Ama tam da bu yüzden, projeye dışarıdan taze bir gözle bakan Hashiba'nın varlığı bizim için çok değerliydi."

Kawasegawa'nın gözlerinde bana karşı duyduğu mahcubiyet açıkça okunuyordu.

"Sana güveniyorum, Hashiba."

Normalde bu konuda söz hakkı olan biri değildim ama bu kadar köşeye sıkışmışken benden yardım istiyorsa, verebileceğim tek bir cevap vardı.

"Tamam, elimden gelenin en iyisini yapacağım."

BAŞLIK: Zoraki Karşılaşma ve Çıkış Yolu

İlişkimiz dürüst olmak gerekirse pek iyi başlamamıştı ama şu meşhur Kawagoe Kyouichi ile birlikte çalışacaktım. Tekrar düşününce, bundan daha büyük bir mutluluk olamazdı.

"Peki, o zaman en kısa zamanda Shino'ya da düzgün bir selam vermeliyim."

Doğru ya, o tarafı da merak ediyordum.

"Akishima Shino, demek..."

Hayranlık duyduğum insanın yanı başında ona selam vermek, ardından birlikte bir şeyler üretmek üzerine konuşmak. Rüya gibi bir zamandı ama gerçekler şaşırtıcı bir hızla kapıya dayanıyordu.

Elimden geleni yapmalıyım. Kulağa çok sıradan gelen bu sözden başka bir şey dökülmüyordu içimden ama zaten başka çarem de yoktu. Ne olursa olsun çabalayacaktım.

Kawagoe Kyouichi'nin sorumluluğunun yanı sıra, "Miss Chronicles"ın tanıtım işlerini de üstlenmiştim. Yine de nihai karar yetkisi elbette bölüm müdürü olan Kawasegawa'daydı. Benimki, gidişatı büyük ölçüde etkilemeyecek iletişim ve yazışmaları yürütmekten ibaret, bir nevi yardımcı koordinatörlük rolüydü.

Bugünkü toplantı, halkla ilişkiler departmanıyla birlikte yürüttüğümüz oyun tanıtım etkinliği hakkındaydı. Succeed Soft, her etkinlikte fuar alanının en büyük bir iki standından birini kurar ve yapım aşamasındaki yeni oyunlarını burada büyük tantanayla duyururdu.

"O halde asıl konumuza geçelim. Önümüzdeki dönemin hemen başında gerçekleşecek etkinlikte..."

Halkla ilişkilerdeki görevli, benim hissettiğim o tuhaf huzursuzluğu hiç umursamadan, düz bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

Üç ay sonra düzenlenecek olan Game Expo, Chiba'daki Japonya'nın en büyük kongre merkezlerinden birinde yapılacaktı. Beklenen ziyaretçi sayısı ve medyanın ilgisi düşünüldüğünde, bu etkinliğin projenin kaderini belirleyecek dönüm noktalarından biri olacağı aşikardı.

"Halkla ilişkiler olarak bu kez, yapımdaki yaratıcı ekibin sahneye çıkmasını, yapılacak söyleşinin de Nico Nico Canlı Yayın ile eş zamanlı olarak verilmesini öneriyoruz..."

Halkla ilişkilerin sunduğu tanıtım planı, iyi niyetli bir yaklaşımla garantici, acımasız bir yaklaşımla ise son derece sıkıcı ve yaratıcılıktan uzaktı.

"Sizin için de bir sorun yoksa işlemleri başlatmak istiyoruz. Ne dersiniz?"

Elbette kendi kafama göre onay veremezdim. "Müdüre ileteceğim," diyerek geçiştirdim. Dinlediğim kadarıyla büyük bir sorun görünmüyordu ama yine de son kararı verme yetkisi bende değildi. Büyük şirketlerde işlerin böyle yürümesi, düzenin korunması açısından önemliydi.

Bütçenin yazılı olduğu sayfaya şöyle bir göz atmak bile başımı döndürmeye yetti. Projenin ne kadar devasa bir boyutta olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.

Haliyle, "Project Grape" için ayrılan bütçeyle aralarında dağlar kadar fark vardı.

"O halde detaylar netleştiğinde sizi tekrar bilgilendireceğiz."

Halkla ilişkiler ekibi gittikten sonra bile ben ve Sakurai-san hazırlıklarla boğuşmaya devam ettik. Standın kurulumu ve sunucuların ayarlanması gibi işleri halkla ilişkiler hallediyordu ancak oyunla doğrudan ilgili materyalleri bizim hazırlamamız gerekiyordu. Kaliteden ödün veremezdik, bu yüzden seçim yapmak epey zaman alacak gibiydi.

Genel iş takvimini kontrol edip dışarıdan çalışan tasarımcılarla programları koordine ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Hava çoktan kararmıştı.

"O zaman Hashiba-kun, ben kaçıyorum!"

Masasını benden önce toplayan Sakurai-san, hafifçe eğilerek selam verdi ve geliştirme odasından çıktı. Bugün 13. Bölüm'ün olağan toplantısı vardı. Kaçıyorum derken oraya gitmekten bahsediyordu.

"Derin bir nefes alıp, ben de bugünlük bu kadar diyeyim bari."

Etrafa bakındığımda ofisteki çalışanların çoğunun gittiğini gördüm. Henüz geliştirme sürecinin son teslim koşturmacası başlamadığı için mesai biter bitmez çıkanların sayısı fazlaydı.

"Biraz geç kalacağım galiba."

Hızlı adımlarla ofisten çıkıp koridorda yürümeye başladım. Günlük mesainin ardından bir işe daha girişmek, üstelik de sonu belirsiz bir yolda yürümek insanı gerçekten yıpratıyordu.

Her bir araya geldiğimizde somut bir plan üretememek de cabasıydı. Yakında bir çıkış yolu bulamazsak herkesin motivasyonu tamamen sönecekti.

"Ama nasıl olacak ki?"

Eski projeleri tasarladığım zamanlara kıyasla şimdi elim kolum çok daha bağlıydı. Üstelik zaman kısıtlı, hareket alanım sınırlıydı.

Kendi kendime söylenip durmak canımı sıkıyordu.

Bu düşüncelerle asansöre binip başımı kaldırdığım an, adımlarım donakaldı.

"Ah..."

Yorgun argın bir günün sonunda, görmeyi en son isteyeceğim o yüz tam karşımda duruyordu.

"Ooo, Hashiba-kun."

Genel Müdür Matayra idi.

Hiçbir şey demeden asansöre bindim, kapılar kapandı. Sessiz bir uğultuyla asansör hızla aşağı inmeye başladı.

"Yoğun görünüyorsun. Yeni yerindeki işler nasıl gidiyor?"

"Evet, yani... Bir şekilde idare ediyoruz işte."

Laf olsun diye cevap veriyordum ama içim öfkeden cayır cayır yanıyordu. Her şeyin sorumlusu, bu tayini arkamızdan iş çevirerek ayarlayan bu adamın ta kendisiydi.

Ona bağırıp çağırmak, hırsımı çıkarmak istiyordum.

Gözlerimden alev fışkırarak ona baksam da o, beni hiç umursamıyormuş gibi yüzünde serin, sinir bozucu bir gülümsemeyle başka tarafa bakıyordu. Muhtemelen beni zerre kadar umursamıyordu da.

Ben de daha fazla konuşmadım. Ağzımı açarsam kendimi tutamayıp yanlış bir şey söylemekten korkuyordum.

Fakat o, sessiz kalmadı.

"Keyifli olmalı, değil mi? Seçkinler liginde oynamak."

"Ne?.."

O buz gibi sırıtan yüzünü yavaşça bana doğru çevirdi.

"İş arkadaşlarını basamak olarak kullanıp yükselmek, o harika işlere imza atmak nasıl bir duygu?"

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. İçimi ani ve yakıcı bir öfke kapladı.

İşi gücü unutup, şurada suratının tam ortasına bir tane patlatmamak için kendimi zor tuttum.

Ama şimdi sırası değildi. Kawasegawa'nın ve 13. Bölüm'deki herkesin yüzü gözümün önüne geldi. Eğer burada öfkeme yenik düşersem her şeyi mahvederdim.

Bunun bedelini ödeyeceksin.

İçimdeki o hırs, eskisinden de güçlü bir şekilde yeniden alevlenmişti.

Baş düşmanımla yaşadığım bu beklenmedik karşılaşmanın ardından, sinirim henüz yatışmamışken 13. Bölüm'ün toplantısına katıldım.

Bu öfkeyi bir eyleme dönüştürmek istiyordum ama ne yazık ki şu an elimizden sabretmekten başka bir şey gelmiyordu.

"Pekala, önce bizim taraftaki durumu aktarayım."

Ayağa kalkan Miyamoto-san, sakin bir ses tonuyla 13. Bölüm'ün mevcut durumunu anlatmaya başladı.

"Daha önce bahsettiğim o paravan proje meselesi var ya, şimdilik bu taktikle zaman kazanıyoruz. Onay merciindeki heriflerin arasında niyetimi sezip bana şüpheyle bakanlar var elbet. Ama bireysel şüphelerin bir önemi yok. Şirket prosedürleri gereği bu başvuruları kabul etmek zorundalar."

Yine dâhice bir plandı.

Şirket kuralları gereği yeni bir proje önerisi sunulduğunda bunu doğrudan reddedemezlerdi. Eğer bu süreci engellemeye çalışırlarsa, bu durum genel işleyişe zarar verir ve daha büyük bir krize yol açardı. Dolayısıyla, asıl amacımızın 13. Bölüm'ü ayakta tutmak olduğunu bilseler bile, resmiyet gereği başvuruları değerlendirmek zorundaydılar.

Büyük şirketlerin o hantal ve baş ağrısından kaçınan yapısını onlara karşı kullanıyorduk.

"Fakat bu durum sonsuza kadar sürmez. Söylemeye gerek yok ama bu bir tedavi değil, sadece hastayı makineye bağlı tutmak. Biz bu şirkette sadece yerimizi korumak için bulunmuyoruz, öyle değil mi?"

"Haklısınız..."

Miyamoto-san'ın sözlerine kafa sallayarak katıldım.

Sırf işler şimdilik yolunda gidiyor diye her şeyi kendi akışına bırakamazdık. Böyle devam edersek, bir noktada motivasyonumuzu tamamen kaybedeceğimiz ve yaşayan birer ölüye döneceğimiz gün gibi ortadaydı.

Bize umut verecek bir çıkış yoluna ihtiyacımız vardı. Fakat henüz en ufak bir ipucu bile yakalayabilmiş değildik.

"Eee, sendeki durumlar ne? Hashiba, işimize yarayacak bir şeyler bulabildin mi?"

"Hayır, üzgünüm... Henüz dişe dokunur bir şey yok."

Bu tatsız cevap karşısında Miyamoto-san'ın omuzları çöktü.

"Demek öyle... Bu kötü oldu işte."

Miyamoto-san başıyla onaylayıp derin bir düşünceye daldı.

Biz günlük rutin işlerimizle uğraşırken, Miyamoto-san ve Kojima-san adeta diken üstünde oturarak her şeye katlanıyordu. İkisi de istese anında başka bir yerde iş bulabilecek kapasitedeydi. Buna rağmen, On Üçüncü Bölüm'ün projelerini hayata geçirebilmek için burada dişlerini sıkıyorlardı.

Bense onlara hâlâ somut bir çözüm sunamamıştım.

'Kahretsin... Hiç mi bir yol yok, hiçbir şey gelmiyor mu elimden!'

Dizlerimin üzerindeki ellerimi yumruk yapıp sıktım, beynimi son sınırına kadar zorlamaya çalıştım. Ancak benim bu çabamla alay edercesine, aklıma en ufak bir fikir kırıntısı bile gelmiyordu.

"Yerinde sayıp dövünmek hiçbir şeyi değiştirmez. Enerjimizi bir sonraki adımı düşünmeye harcayalım."

Böyle anlarda Kojima-san'ın sergilediği bu soğukkanlı tavır büyük bir kurtarıcı oluyordu. Herkes karamsarlığa kapılsaydı, yerimizden bir milim bile kıpırdayamayacakmışız gibi hissedecektik.

"Haklısın..."

Miyamoto-san da sıkıntıyla onayladı. Kendimi berbat hissediyordum. Onları bu kadar beklettikten sonra elim boş gelip "Hiçbir şey yok" demek çok ağır geliyordu.

Arkamdan gelen bunca insanın güvenini boşa çıkarmak istemiyordum. Henüz bir sonuç elde edememiş olsak bile, düşünmeye devam etmekten başka çaremiz yoktu.

"O zaman şimdilik İkinci Geliştirme Bölümü'nün raporunu sunayım. Şu an Halkla İlişkiler ile toplantı yapıyoruz, MissCro'nun tanıtım faaliyetleri için—"

Ortamdaki kasvetli havayı dağıtmak isteyen Sakurai-san, rutin bilgilendirmesine başladı. Benimle birlikte yürüttüğü tanıtım çalışmalarını kısaca özetliyordu.

O sırada gözüm boş kalan tek koltuğa ilişti.

"Böyle bir zamanda bile nerede sürtüyor acaba bizim müdür?"

Kojima-san iç çekerek söylendi.

"Sormayın... Gerçekten öyle."

Eski müdürümüzün gölgesi bile yoktu buralarda. O günden beri kendi özel işlerinin yoğunluğunu bahane ederek toplantıların hiçbirine uğramaz olmuştu.

'Böyle bir durumda, Horii-san olsaydı belki bize bir yol gösterirdi.'

Şimdi düşününce, başımız her sıkıştığında Horii-san bir şekilde önümüzü açacak ipuçları verirdi. Bunu bilerek mi yapıyordu yoksa tesadüf müydü emin değilim ama neticede biz o ipuçlarını kullanıp hep ileriye gitmiştik.

Şimdiyse elimizde tutunacak tek bir dal bile yoktu. Genel Müdür'ün baskısı altında ezilen ve buradan kurtulmaya çalışan bizler, hâlâ cehennem kazanının dibinde çırpınmaya devam ediyorduk.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.