Gökyüzünde Verilen Sözler ve Bilinmezliğe Yolculuk

2008 yılının yaz sonu. Ben ve Shinoaki, Fukuoka Havaalanı’na doğru giden uçağa binmiştik.

Tokyo'dan Fukuoka'ya gitmenin kabaca iki yolu vardı.

Birincisi kara yoluydu; Hızlı Tren veya şehirler arası otobüsleri kullanmaktı. Ancak bu epey vakit alıyordu. En hızlı ulaşım araçlarından sayılan Hızlı Tren ile bile yaklaşık 5 saat, ağır ağır giden otobüsle ise bitmek bilmeyen 14 saatten fazla koltukta oturmaya mahkum kalıyordunuz.

Bu yüzden çoğu insan diğer seçenek olan hava yolunu kullanıyordu. Bu sayede hem yolculuk yaklaşık 2 saatte bitiyor hem de sonrasındaki ulaşım imkanları çok daha rahat oluyordu.

"Fukuoka’da havaalanından metro geçiyor, ona bindiğinde gitmek istediğin çoğu yere ulaşabiliyorsun~"

Uçağın içinde bunları söyleyen Shinoaki, memleketine döneceği için kalpten bir sevinç duyuyor gibiydi.

"Öyleymiş gerçekten."

Havaalanında aldığım rehber kitaba baktığımda tam da bu yazıyordu. Dahası, Fukuoka Havaalanı'nın kendisi şehrin merkezine oldukça yakın bir bölgedeymiş. İniş anında diğer havaalanlarına kıyasla biraz daha farklı bir manzara görüldüğü not düşülmüştü.

'Uçaktan korkan biri olsa burayı epey ürkütücü bulabilir.'

Yine de şehre yakın olması işe yarar bir şeydi. İster Osaka ister Tokyo olsun, uçaktan indikten sonraki yolculuk süresi uzayınca insan daha oracıkta tükeniyordu.

Shinoaki'nin yüzüne çaktırmadan bir göz attım.

Önündeki panele bakarken yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.

'Cevap bu muydu acaba, sonunda?'

Aynı zamanı paylaşmamıza rağmen, onun gerçek suretini hala tam olarak göremiyordum. Ne yapıp edip onunla o noktada buluşmak istiyordum.

Fakat o, her zaman bambaşka bir yerdeydi. Birlikte bir şeyler üretiyor olsak da bakışları hep uzağa, farklı bir yöne dikilmiş gibiydi.

—Shinoaki'yi tanımak istiyorum.

Ağzımdan neredeyse zorla dökülen bu sözlerime doğrudan cevap vermek yerine, farklı bir biçimde sormuştu bana:

"Benimle gelir misin?"

"Evet" demenin, onu tanımanın anahtarı olacağını düşünmüştüm. Bu yüzden karşı çıkmak için hiçbir sebebim yoktu.

Ve şimdi onunla birlikte Fukuoka şehrine doğru süzülüyordum.

Ondan bana bir şeyler mi aktarılacaktı yoksa her şeyi ben mi ona soracaktım? Bunu henüz bilmiyordum.

Ama gelmeden de bilemezdim. Bu yüzden hiç ikiletmeden gelmeyi seçmiştim.

'Geldiğim için pişman değilim... Ama...'

Yine de biraz endişe duyduğum bir konu vardı.

"Gelmem gerçekten sorun olmaz mı?"

"Neden ki?"

Endişeyle sorduğum soruya Shinoaki, şaşkın bir ifadeyle karşılık verdi.

"Yani bak, ailenizden biri değilim sonuçta, birdenbire çat kapı evinize misafir oluyorum."

Daha önce hiç Fukuoka'ya gitmemiştim ve yarı zamanlı işimin de çok sıkışık olmadığı bir dönemdi, bu yüzden "evet" dememde bir sakınca yoktu. Fakat ailesinin evine davet edilip orada konaklayacağımı hiç tahmin etmemiştim.

"Öyle düşünme, sorun değil. Babam eve birilerini çağırmayı seven biridir. Hem erkek kardeşimle beraber üç kişi olunca ev biraz sessiz kalıyor."

"Öyle mi diyorsun..."

"Hı-hı, o yüzden hiç endişelenme."

Gülümsemesi beni biraz rahatlatsa da, içimde bir yerlerde hala o mahcubiyet hissi kalmıştı.

Üstelik aklımı kurcalayan bir mesele daha vardı.

Shinoaki ise benim bu halime aldırmadan neşeyle konuşmaya devam ediyordu.

"Kyoya-kun, senin Itoshima'nın deniz ürünlerinden tatmanı çok istiyorum."

"Öyle mi, deniz yakın sonuçta. Neler çıkıyor orada?"

"Evet, Itoshima'da çok güzel istiridye çıkar, onları yiyebileceğin dükkanlar var. Çok heyecanlıyım."

Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünse de, aslında o gülümsemesinin ardında birikmiş bir yorgunluk seziliyordu.

Hastanede istirahat edip tedavi görmüş olsa bile, her şey öyle ha deyince eski haline dönmüyordu. Zaten sağlığı bozulduğu için memleketine dönüyordu. Bu, sıradan ve keyifli bir aile ziyareti değildi; sebebi farklıydı.

Ailesinin onun için ne kadar endişelendiğini düşündükçe içim sızlıyordu. Elimden gelse onun sadece dinlenmesini ve kafasını boşaltmasını isterdim ama...

'Ama Light Novel teslim tarihini düşününce...'

Sorumlu editörü arayıp iyileşen Shinoaki ile görüştürmüş, durumu izah etmiştik. Programda hala biraz esneklik payı olduğu için, erteleme yapmadan süreci yönetmeye çalışacaklarını söylemişlerdi.

Tabii ki bu sonsuza kadar ertelenemezdi. Ayrıca onun gelecekteki iş takvimini düşünürsek, bir noktada bu işi tamamlaması gerekiyordu.

Shinoaki sakin bir ifadeyle camdan dışarı bakıyordu. Uçsuz bucaksız bulut denizinin ortasında, parıldayan güneş ışığı yüzüne vuruyordu.

Neredeyse kutsal hissettiren bu manzara, bana on yıl sonraki dünyayı hatırlattı.

Sunflower. Beni kurtaran o mucizevi kitap.

O zamanlar düşünmüştüm; bunu yapan kişi acaba nasıl biridir diye. Eğer mümkünse, onunla tanışmak istemiştim.

Bu dileğim, hiç ummadığım bir sebeple gerçek olmuştu. Üstelik, onun bir sanatçı olarak şekillenme sürecini en yakından izleyen kişi ben olmuştum.

'Kaderin cilvesi işte.'

Bir seçim yapmak zorundaydım. Eğer sağlığını düşünüyorsam, sessizce onu izlemeliydim. Ama bir yaratıcı olarak ilerlemesini istiyorsam, onu cesaretlendirmeli ve çizmeye devam etmesi için ona yol göstermeliydim.

Eskiden olsa tereddüt etmeden ikincisini seçerdim.

Ama şimdi bocalıyordum. Kendi egomu ortaya koyacağıma dair yemin etmeme rağmen, onun bu değişimini görünce her şey başa sarmıştı. Bu kadar yarım yamalak bir tavır, elbet yine bir yerlerde çatlak verecekti.

Bir öğrenci olarak, hayranlıkla baktığım o dünya artık tamamen profesyonel bir sahneye dönüşmüştü. Onlar birer birer kabuk değiştirip dönüşürken, sadece ben hala amatör kalmıştım.

Ben böyle düşünceler içinde boğulurken, bir uyarı sesi duyuldu ve uçağın iniş moduna geçtiğine dair anons kabinde yankılandı.

"Ah, geldik sayılır."

Shinoaki dikleşti ve emniyet kemerini bağladı.

Ben de ona uyarken kafamda az önceki düşünceleri evirip çeviriyordum. Shinoaki’nin geleceği için gerçekten en iyisi neydi?

'Bu şehirde bir şeyler bulmam gerekiyor.'

Davetine uyup geldiğim bu Fukuoka topraklarında, hayran olduğum o yaratıcının kökenlerini öğrenecektim. Bu yolculuğun sonu hayır mı olacaktı yoksa şer mi, henüz bilmiyordum.

Sıcakların hala hüküm sürdüğü bu mevsimde, Osaka’nın güney tarafları o vıcık vıcık nemli sıcağıyla boğmaya devam ediyordu. Adı üstünde "yazdan kalan sıcaklar" diyorsak bir an önce eriyip gitmesini beklersiniz ama henüz öyle bir belirti yoktu.

"Oh be, iyi ki paylaşımlı evde klima var."

Medeniyetin bu nimeti sayesinde bu dönemi hala konforlu bir şekilde geçirebiliyorduk. Şu an burada olmayan o ikisi de eminim rahatça vakit geçiriyorlardır.

Gözüm bir an için oturma odasındaki masada boş kalan iki sandalyeye kaydı.

Shinoaki ve Kyoya beraberce Fukuoka’ya gitmişlerdi.

Sadece Kyushu’ya gitmiş olsalardı "gittiler" der geçerdim ama gittikleri yer Shinoaki'nin ailesinin eviydi. Davet eden ayrı bir alem, daveti kabul edip giden ayrı... Dışarıdan bakan biri olarak benim için bile bu epey ciddi bir durumdu.

"Ş-ş-şey, çoktan varmışlardır herhalde, Shino... Shinoaki ve diğerleri, değil mi?"

Gözümün önünde her haliyle paniklediğini belli eden bu kız, muhtemelen hayatında hiç olmadığı kadar huzursuzdu.

"Yani, dört buçukta varacağını söylemişti, herhalde çoktan varmışlardır. Bu arada Nanako, elindeki şey bardak değil, dikkat et."

"Ha? Ah...!"

Nanako, telaşla elindeki vitamin kutusunu masaya bıraktı. Aklı başka yerde olup sadece ellerini hareket ettirirse olacağı buydu.

Aniden yola çıkan o ikisini uğurladıktan sonra burada nöbetçi kalmak bize düşmüştü. Gerçi benim için artık burası bir çalışma odasıydı ama karşımda duranın canının sıkıldığını tahmin edip yanına geldiğimde, tam da beklediğim manzarayla karşılaşmıştım.

'Aklı beş karış havada.'

Yine de bakış açısına göre bu hali sevimli bile gelebilirdi.

Nanako, suçlu bir tavırla dudaklarını büzüp sitemkar bir ses tonuyla konuştu:

"Tsurayuki, sen hiç merak etmiyor musun? Kyoya ile Shinoaki'yi."

"Yani, biraz merak ediyorum tabii. Ama o ikisinden bahsediyoruz, öyle hemen sevgili olup dönecek halleri yok ya? Birlikte Fukuoka lezzetlerini tadıp, 'ay ne güzeldi' diyerek geri dönecekler işte."

"Bunu ancak hiçbir şey bilmediğin için söyleyebilirsin..."

Nanako bunu deyip memnuniyetsizce yanaklarını şişirdi.

"Eee, bir şey mi oldu yoksa?"

"Yok bir şey! Onu boş ver de, senin Light Novel işleri ne alemde? İkinci cildi yazmaya başladığını söylüyordun ama pek ilerleme kaydetmemiş gibisin."

Höh... Tam da canımın acıyacağı yere bastı.

İkinci cildin yazımına başladığım doğruydu ama asıl anlamda henüz hazırlık aşamasındaydım, yani taslak çıkarıyordum. Metni asıl kaleme dökmek bundan sonraki işti.

"Şey, yani, o tarafta da elimden geleni yapıyorum aslında. Ama pek sonuç alamıyorum."

Taslak aşaması tıkanmıştı.

İlk taslağı editörüme göndermiştim ama çok geçmeden hemen geri iade edilmişti.

Gelen e-postada sadece şu yazıyordu: "Lütfen bir kez daha, her satırını dikkatlice okuduktan ve bu metnin gerçekten içinize sindiğine karar verdikten sonra bana gönderin."

Dürüst olmak gerekirse verecek hiçbir cevabım yoktu. İçeriğin darmadağınık olduğunu kendim de biliyordum.

Bu yüzden adeta bir umut diyerek göndermiştim ama karşımdaki bir profesyoneldi. Bu acemice düşüncemi hemen fark edip metni anında geri yollamıştı.

'Kötü giden kısımların az çok farkındayım aslında.'

Fikir bulma konusunda nispeten iyiyimdir ama bunu kurgulamak, bir çerçeveye oturtmak konusunda yetersizim. İlk sınıftayken çektiğimiz video projesinin senaryosunda da böyle olmuştu; sahnelerin hangisinin gerekli, hangisinin gereksiz olduğunu ayırt etme becerim eksikti.

Üstelik bu seçimi yapma konusunda çok yetenekli biri tam da yanı başımda duruyordu.

'Kyoya'ya daha çok danışmak istiyorum ama...'

Yine de ona çok fazla bel bağlamak ne kadar doğruydu, emin değildim.

Zamanında Kyoya bana o kadar yardım etmişken, benim onun bu iyiliğine nankörlükle karşılık vermiş olmak gibi bir günahım vardı.

O elbette bu konuyu hiç açmıyordu, benim de şu an yeni bir sayfa açarak yola devam etme kararlılığım tamdı.

Fakat tam da bu yüzden artık ona yük olmak istemiyordum. Kendi ayaklarım üzerinde durup ilerlemediğim sürece, gerçek anlamda onunla eşit olamayacağımı biliyordum.

İçimdeki bu huzursuzluk yüzüme yansımış olacak ki, Nanako ciddi bir ifadeyle bana baktı.

"...Ne o öyle? Her zamanki gibi laf yetiştirirsin sanmıştım ama bayağı çökmüş durumdasın."

"E, herhalde. İşler yolunda gitmeyince insanın enerjisi de kalmıyor."

"Hımm..."

Nanako bir şeyi anlamış gibi kafasını salladı.

"Şey, bak, belki bundan hoşlanmayacaksın ama..."

"Ne oldu?"

Biraz utanmış olacak ki yüzünü başka tarafa çevirdi.

"Ben de tek başıma şarkı yapmaya falan çalışayım dedim ama henüz bu işlere hiç alışık değilim. Tamamen tıkandım kaldım."

Doğru ya, Nanako da Kyoya'dan prodüktörlük yapmasını ve fikir vermesini istemişti. Ama kendi isteğiyle, onun işlerine aşırı dahil olmasını engelleyecek şekilde bir karar aldıklarını da söylemişti.

"Yani demem o ki... dertlerimizi, sıkıntılarımızı birbirimize dökelim mi? İçimizde tutup kimseye söyleyememektense, paylaşınca insan biraz olsun rahatlar."

Bu benim için şaşırtıcıydı.

Nanako'nun bana böyle bir şey teklif etmesi bir yana, içten içe böyle çaresizlikler ve sıkıntılar biriktirdiğini duymak da beni şaşırtmıştı.

'Demek ki tek zorlanan ben değilmişim.'

Dürüst olmak gerekirse, Nanako'nun bir üretici olarak benden çok daha olgun olduğunu düşünüyordum.

Kyoya'nın desteğini kendi isteğiyle azaltma kararlılığı da bunu gösteriyordu. Üstelik yaptığı işlerde de kolaya kaçmıyor, her zaman yeni yollar arayarak ileriye gitmeye çalışıyordu.

Bu yüzden, dürüst olmak gerekirse biraz rahatlamış ve kendime bir yoldaş bulmuş gibi hissetmiştim.

"Bak sen..."

"Ne var, ne diye öyle 'bak sen' diyorsun? İstemiyorsan zorlayan yok."

Her zamanki o huysuz tavrını takınınca gülümsedim.

"Yok, öyle demek istemedim. Çok ince bir düşünce."

Bunu söyleyip abartılı bir şekilde önünde eğildim.

"Dert ortağım olmanız dileğiyle, şimdiden saygılarımı sunarım."

"Y-ya yapma şöyle! Böyle resmi konuşunca insan utanıyor!"

Her zamanki gibi ellerini telaşla sallayıp kızarınca kendimi tutamayıp güldüm.

"Gülme diyorum sana!"

"Tamam, tamam, sustum. Şimdiden çok memnun oldum."

Onun aşk acısıyla kıvrandığını düşünüp endişelenerek yanına gelmiştim ama günün sonunda beni teselli eden o olmuştu.

'Demek ki artık bu noktaya gelebilmişiz.'

O an, geri dönme kararı aldığım için ne kadar doğru bir şey yaptığımı bir kez daha derinden hissettim.

Sırf bu insanlarla böyle şeyler konuşup bir şeyler üretebildiğim için bile ne kadar şanslıydım.

Fukuoka Havalimanı gerçekten de şehrin tam ortasındaydı. Metroyla sadece birkaç durak giderek en büyük eğlence ve alışveriş merkezine ulaşılabiliyordu. Bunun başka şehirlerde pek rastlanmayan, harika bir özellik olduğunu düşündüm.

Oradan biraz daha ilerleyince Fukuoka Dome'un bulunduğu bölgeye giriliyordu. Trenden inip yeryüzüne çıktığımda, bir an deniz kıyısı boyunca ilerlediğimizi sanırken, hemen ardından dağlar ve tarlalar belirmeye başlıyordu. Her şeyin bir arada toplandığı, son derece derli toplu bir şehirdi burası.

"İnsanlar buraya ilk taşındıklarında, çok uzak bir yere geldiklerini düşünüp başta biraz üzülüyorlarmış. Ama burada yaşadıkça, ne kadar güzel bir yer olduğunu anlıyorlarmış."

Shinoaki bunu söylerken yüzünde çok mutlu bir ifade vardı.

Yavaş yavaş yerleşim yerlerinin arasına tarlalar karışmaya başladı ve etraf huzurlu bir taşra manzarasına büründü. Adını bir devlet üniversitesinden alan istasyonu geçip bir durak daha ilerledikten sonra anons yapıldı.

"Gelecek istasyon, Hatae."

"Ah, burada iniyoruz."

Shinoaki bunu söyler söylemez hemen koltuğundan kalktı.

"Hatae... Ha, 'dalgalı koy' gibi yazılıyormuş demek."

Trenin içindeki hat haritasında ismin kanji yazılışını görmüştüm. Adında "dalga" kelimesi geçtiğine göre denize yakın bir yer olmalıydı.

Daha fazla düşünmeye fırsat kalmadan tren durdu ve kapılar açıldı. Shinoaki ile birlikte perona indik, ardından onun rehberliğinde turnikelere giden merdivenleri tırmandık.

Üst kattaki geniş alanda turnikeler vardı, kartlarımızı okutup çıkışa doğru yöneldik.

Çok geçmeden dışarı çıktığımızda, karşımıza çıkan manzara sıradan bir taşra kasabasından farksızdı.

"Demek Shinoaki'nin büyüdüğü yer burası."

İstasyonun hemen önünde tarım kooperatifinin binası, küçük bir süpermarket, bir banka ve geniş bir otopark yer alıyordu. Biraz ileride ise büyük bir spor salonu ile beyaz bir bina göze çarpıyordu; muhtemelen bir ilkokul veya ortaokuldu.

"Fıfı, hiçbir şey yok değil mi? Hiçbir şey yok ama yine de güzel yerdir."

Gerçekten de öyle göze çarpan, özel bir tarafı yoktu. İstasyonun adından yola çıkarak göz alabildiğine uzanan bir denizle karşılaşacağımı sanmıştım ama öyle bir durum da yoktu.

Yine de Shinoaki'nin bu şehirde doğup büyüdüğünü düşününce, bu huzurlu manzaranın bile bir şekilde özel hissettirmesinin önüne geçemiyordum. Ön yargı deyip geçilebilirdi belki ama şu anki halimle gördüklerimi öylece, olduğu gibi kabullenmem mümkün değildi.

Shinoaki akıllı telefonundan RINE'ı kontrol etti ve konuştu:

"Babam karşılamaya gelmiş. Çoktan varmış olması lazım ama... Ah."

Etrafına bakınan Shinoaki, hemen seslendi.

Tam bize doğru yürümekte olan bir adam fark ettim.

"Aki, hoş geldin."

Adam, yüzünde sıcacık, yumuşak bir gülümsemeyle Shinoaki'ye seslendi.

Kız da neşeyle başını sallayarak karşılık verdi.

"Evet. Ah, Kyoya-kun, bu babam."

Beni işaret ederek tanıştırdı.

"Hashiba Kyoya-san, değil mi? Ben Aki'nin babası Hitoshi."

Hitoshi-san kibarca selam verip doğal bir hareketle eğildi. Elli yaşlarında olmalıydı, saçlarına aklar düşmüştü ama gümüş çerçeveli gözlüklerinin çok yakıştığı, karizmatik bir beyefendi izlenimi veriyordu.

'Bu adam, Shinoaki'nin babası demek.'

Tıpkı bu sakin taşra manzarası gibi, kabalık etmek istemem ama öyle aman aman, sıra dışı bir yönü sezilmiyordu. Tam anlamıyla sevecen bir baba gibiydi.

"Ah, memnun oldum, ben Hashiba."

Hafifçe eğilerek selam verdim.

"Kusura bakmayın, böyle aniden kapınızı çaldık."

"Haha, sorun değil. Üç kişi olunca bizim ev de biraz sessiz kalıyor zaten. Uzun zamandır ilk kez misafir ağırlayacağımız için heyecanlıyız bile diyebilirim."

Çekinerek söylediğim sözler, nazikçe geçiştiriliverdi. Shinoaki'nin dediği gibi, bu konuda endişelenmeme gerek yokmuş gerçekten de.

"Aaa? Yuu-kun nerede ki?"

Shinoaki şaşkınlıkla etrafına bakınarak sordu.

"Ah, Yuu... Evde kalacağını söyledi. Her zamanki çekingenliği işte."

"Hımm, anladım."

Hitoshi-san'ın sözleri üzerine Shinoaki de anlayışla başını salladı.

"Shinoaki, şey... Erkek kardeşinden mi bahsediyorsunuz?"

Ben sorunca Shinoaki tatlı bir şekilde gülümsedi.

"Evet ya. Ama aşırı utangaçtır, hayatta böyle yerlere gelmez."

"Kusura bakmayın lütfen, buralara kadar geldiniz ama. Sonra kendisiyle konuşurum."

Shinoaki ve Hitoshi-san'ın açıklamaları karşısında aceleyle ellerimi salladım.

"Yok, rica ederim, hiç önemli değil, lütfen canınızı sıkmayın."

Doğru ya, Shinoaki daha önce erkek kardeşinden biraz bahsetmişti.

Aklı başında, Shinoaki'ye karşı biraz mesafeli ve sert biri olduğunu, bu yüzden kızın da şakayla karışık "Hiç sevmiyorum onu!" dediğini hatırlıyordum.

Tabii bunun aslında bir sevgi göstergesi olduğunu biliyordum, bu yüzden nasıl bir kardeş olduğunu daha da merak etmiştim.

'Görünüşe göre yüz yüze gelmemiz biraz ertelenecek.'

İçimde hafif bir endişe kırıntısı belirdi.

"Arabayı şuraya park ettim, hadi önce eve geçelim."

Hitoshi-san'ın teklifine "Peki" diyerek arkalarından yürüdük. Yolda yürürken içimdeki o ufak endişeyi kurcalayıp duruyordum.

Bana özellikle dikkat etmem gereken bir şey söylememişlerdi, muhtemelen ortada büyütülecek bir durum yoktu. Sadece utangaçlığından ya da çekingenliğinden böyle yapıyordu ama...

'Yine de insanın aklına takılıyor işte.'

Çok büyük bir coşkuyla karşılanmayı beklemiyordum elbette ama daha ilk saniyede böyle bir reddediliş yaşayınca endişelenmeden edemiyordum.

Neyse, şimdiden bunu kafaya takmanın elden bir şey getireceği yoktu. Hem zaten buraya onun gözüne girmek için gelmemiştim. Aramızda bir düşmanlık oluşmadığı sürece sorun yoktu.

Bu yüzden şimdilik bunu boş vermeye karar verdim.

Succeed Soft, Merkez Geliştirme Ofisi. Benim yarı zamanlı iş yerim.

Gerçi son zamanlarda yarı zamanlı iş neydi, yenir miydi diyecek kadar harıl harıl çalışıyor gibi hissediyorum ama!

Neyse, iş eğlenceli olduğu için bunu dert etmeyeceğim. Ama asıl dert ettiğim başka bir şey var. Neye sinir olduğumu sonra anlatırım, şimdi yeni bitirdiğim bu işi yöneticim olan abiciğime teslim etmem gerekiyor.

"Matahira-san, bitti! Eşya tasarımları ve diğer yirmi parça, tam da dediğiniz gibi kusursuzca hazırlandı!"

Kendimden emin bir tavırla, çıktı aldığım görsellerin listesini Matahira-san'ın önüne uzattım.

"O, ne kadar hızlısın. Bakalım o zaman."

Her zamanki nazik tavırlarıyla, tek tek kağıtları inceleyip onaylarcasına başını salladı. Bu adamın en ufak hareketi bile acayip havalı duruyor yahu, tam bir beyefendi.

"Bu arada, senpaiden hiç haber geldi mi?"

"Hashiba-kun'dan mı? Yok, izin alacağı mesajı dışında bir şey yazmadı."

İçten içe hafifçe homurdanarak, senpaiden gelen RINE mesajını Matahira-san'ın gözünün içine soktum.

"Neymiş bakayım? 'Burası çok güzel bir şehir, deniz yakın olduğu için deniz ürünlerinin çok lezzetli olduğunu söylüyorlar...' mı? Ne güzel, şanslıymış Hashiba-kun."

"Değil mi ama! Burada Takenaka ve abiciğim harıl harıl, canı çıkana kadar çalışırken, senpai beyefendi gitmiş Shinoaki-senpai ile birlikte onun ailesini ziyarete! Bu kadarı da haksızlık ama! Takenaka Krallığı olarak greve mi gitsek ne yapsak, ha, efendim? Bir şey mi oldu?"

Lafıma devam edecekken Matahira-san elini havaya kaldırıp beni durdurdu.

"Evet, Takenaka-san, orayı düzeltelim. Abiciğim demek yok demiştim, değil mi?"

"Eee, olmaz mı abiciğim? Takenaka olarak, senpaiden sonra bulduğum en iyi lakap olduğunu düşünüyordum oysa~"

"Olmaz. Bir kere ben tek çocuğum, dahası senin abin de değilim."

"Ama ama, Matahira-san'da tam bir abi havası var, gerçekten! Takenaka için bundan daha iyisi olamazdı."

"Olmaz. Hadi, az önceki cümleni baştan kur."

Matahira-san her zamanki gibi yumuşak ve güler yüzlüydü ama bu "abiciğim" hitabına asla geçit vermiyordu.

"İç çeker Peki... Yani diyorum ki, Matahira-san ve Takenaka burada eşek gibi çalışırken, senpai tek başına gününü gün ediyor, çok adaletsiz!"

Benim senpaim, yani namıdiğer "Senpai", şu an bir yerlere gitmiş durumda. Ama öyle Shinsaibashi veya Namba'ya gitmek gibi bir şey değil bu, ta Fukuoka'ya gitti. Doğal olarak o sürede işten de izinli.

Tabii ki geçerli sebepleri olduğunu biliyorum, senpainin böyle bir durumda arkasına bakmadan gideceğini de çok iyi kestirebiliyorum ama çok saygı duyduğum senpaimle, kısa bir süreliğine de olsa birlikte çalışamamak beni yalnız hissettiriyor. Hem de çok.

Bu yüzden diğer senpaim olan Matahira-san'a böyle sarıp duruyorum işte. Ama o da her seferinde beni o kadar ustaca savuşturuyor ki, içten içe acayip sinir oluyorum.

Gerçekten bu ne kıvraklık yahu! Boğa güreşçisi misin mübarek! İspanya'da mı büyüdün ne yaptın!

"Elden bir şey gelmez. Şino-san mıydı? Onun için endişelendiğini söyleyince, 'Öyleyse git, onun yanında ol' diye ben de destekledim zaten."

"Aaa, Matahira-san'dan onaylı mı yani?!"

Paisen ile Şinoaki Senpai'nin arasındaki güven bağının ne kadar güçlü olduğunu ben bile çok iyi biliyordum. Bu yüzden bu kez de birlikte Fukuoka'ya gittiklerini tahmin edebiliyordum ama Matahira-san'ın bile buna yeşil ışık yakmış olacağı hiç aklıma gelmezdi!

"Haha, benim izin verip vermememle olacak iş değil zaten. Sadece genel bir doğrudan bahsettim."

"Hımm, demek öyle..."

"Hem sonra,"

Matahira-san yüzüne hafifçe ciddi bir ifade takınarak devam etti.

"Yaratıcı işle uğraşan insanların sağlığı bozuldu mu, iş işten geçtikten sonra fark edilmesi çok sık olur. Kız ne kadar genç olursa olsun, bunu hafife almak hiç doğru değil."

Şinoaki Senpai için gerçekten, yürekten endişelendiği her halinden belli oluyordu.

"Haklısınız, evet, kesinlikle öyle bence de."

Burada konunun üzerine gitmemem gerektiğini sezgisel olarak hissettim.

Matahira-san normalde böyle konuşurken şakadan anlayan, sohbeti keyifli biridir. Takenaka gibi bir aptalla bile konuşurken onun seviyesine inmeyi çok iyi becerir. İletişim becerisi yüksek olmak böyle bir şey herhalde diye hayran kalırsınız, o konularda hiç açığı yoktur.

Fakat iş sağlık ve bu tarz konulara gelince, onda sanki bir takıntı, özel bir hassasiyet var gibi gelmeye başladı son zamanlarda. Kısa süre önce Takenaka hafif üşüttüğü için işe maskeyle geldiğinde, "İşleri ben hallederim, hemen eve git ve uyu" diye oldukça sert bir tonda uyarılmıştı.

Gerçi o zaman diğer çalışanlara bulaşmasın diye öyle davranmış olabilir ama yine de buranın dokunulmaması gereken hassas bir nokta olduğunu bir kez daha anladım.

"Neyse, durum bu olduğuna göre, Haşiba-kun'un yokluğunu biz telafi edelim."

"Tabii ki, Takenaka onun yerine de elinden geleni yapacak!"

Böyle tuhaf konuları deşmediğiniz sürece son derece ideal bir senpai olduğu için, ben de bu tarz şeylere dikkat ederek Paisen dönene kadar işime asılmaya karar verdim.

'Enerji, motivasyon, Takenaka! Şimdi kendimi gösterirsem, Paisen kesinlikle çok sevinecektir!'

Evet, tam da böyle acil durumlarda Paisen, tek başıma ne kadar iş becerebildiğimi kesinlikle görecektir.

"Ooo, Takenaka-san harika iş çıkarmışsın! O zaman bir sonraki projenin ana kadrosuna seni alalım..." gibi bir senaryo hayal bile olmayabilirdi!

Şimdilik yeni biten şu işi hemen teslim edip sıradakine geçeyim...

"Ah, bu arada, demin teslim ettiğin bu grafikte düzeltme yapılacak gibi duruyor, ben şunları bir toparlayayım."

"Yaa! O konuda hiç acımanız yok değil mi senpai?!"

Şinoaki'nin evi, arabayla birkaç dakika bile sürmeyecek bir mesafeydi. Sakin bir yerleşim yeri tanımına tam uyan, huzurlu bir bölgedeydi.

"Burası demek Şinoaki'nin evi."

Ev düşündüğümden daha büyüktü. Pencerelerinin tasarımıyla dikkat çeken, Batı tarzı bir binaydı.

Yolda gelirken Şinoaki'den duyduğuma göre, başta yeni yapılmış hazır evlerden arıyorlarmış ancak ikinci el olarak tam istedikleri gibi bir yer bulunca ani bir kararla burayı almışlar. İşte o ideal yer bu evmiş.

"Eskiden Aki buraya hep büyücü evi derdi."

"Ben gerçekten öyle mi diyordum? Hafifçe güler Hiç hatırlamıyorum ki~"

Kendisi hatırlamıyor gibiydi ama gerçekten de söyleyebileceği bir şeydi bu.

'Büyü gücü var gibi duruyor zaten.'

Pencerelerin ve çatının şekli, çevredeki geleneksel Japon binalarından kesinlikle çok farklı bir hava yayıyordu. Şinoaki'yi doğuran çevrede özel bir şeyler aranacaksa, akla ilk gelecek yer muhtemelen burası olurdu.

Şinoaki ve Jin-san'ın ardından eve girdim. Giriş geniş ve ferahtı. Son derece düzenliydi, bu da temizlik konusunda pek iyi olmayan Şinoaki'nin imajıyla biraz çelişiyordu.

Girişten sağa doğru uzanan uzun bir koridor vardı. Şinoaki'nin anlattığına göre bu koridor tüm odalara açılıyordu.

"Misafir odası birinci katta, eşyalarınızı oraya bırakabilirsiniz."

Önden gidip kapıyı açan Jin-san öyle söyleyince, koridorun sonundaki kapıyı açmaya yeltendim.

"Aaa, kilitli..."

Ancak kapı kilitli olduğu için açılmadı.

"Ah, misafir odası orası değil. Bu taraftan, bu taraftan."

"Öyle mi, kusura bakma."

Şinoaki'nin yönlendirmesiyle başka bir odaya geçtik.

Bizi götürdüğü misafir odası, bol ışık alan bir tatami odasıydı. Tatami kaplı boş odada, bir kat futon düzgünce katlanıp kenara koyulmuştu. Batı tarzı bu binanın içinde sadece burası biraz eğreti duruyordu, sanki sonradan tadilatla eklenmiş gibi bir havası vardı.

"Eğer bir eksiğiniz olursa lütfen çekinmeden söyleyin."

Jin-san nazikçe böyle belirtti ama aniden geldiğim bu yabancı evde böyle taleplerde bulunmak beni gerçekten utandırırdı.

'Kişisel bakım eşyalarım falan eksik kalırsa bir markete gider alırım.'

Gelirken yolda bir Lawson olduğunu görmüştüm, bir şeye ihtiyacım olursa oraya sığınırdım. Günümüz Japonya'sında bir market bulabiliyorsanız, her türlü başınızın çaresine bakardınız zaten.

Eşyalarımı bırakıp ihtiyacım olanları çıkardıktan sonra, iç çeker derin bir nefes aldım. Onun sözüne güvenip ta Fukuoka'ya kadar gelmiş, hatta evine kadar yerleşmiştim. Sadece bir arkadaş için bu durum kesinlikle çizgiyi fazlasıyla aşmak demekti.

'Gerçekten, ne düşünüyorum ben?'

Bu hem Şinoaki'ye hem de kendime sorduğum bir soruydu.

Benim de henüz anlayamadığım pek çok şey vardı. Onun hakkında daha fazlasını öğrenip ne yapacaktım? Bir karar vermek için mi buraya gelmiştim, yoksa bu sadece basit bir merakın devamı mıydı? Kafamda netleştiremediğim noktalar vardı.

Bu ailevi, sıcak ortamın tam aksine, içimde sürekli bir gerginlik taşıyordum. Şinoaki denen bu gizemli varlığın derinliklerini henüz zerre kadar kavrayabilmiş değildim.

"Akşam yemeği hazır olunca size seslenirim."

Demin odaya girerken Jin-san böyle söylemişti. Dışarıda yeriz diye düşündüğüm için bu durum beni şaşırtmıştı. Ne olur ne olmaz diye yanıma fazladan yemek parası da almıştım oysa.

"Yemeği dört gözle bekle~"

Şinoaki de kendi odasına geçerken böyle seslendi.

'Dışarıda pek yemek yemeyen bir aile mi acaba?'

Merak etsem de yaklaşık yarım saat sonra seslendikleri için hemen yemek odasına yöneldim.

Girişin tam karşısındaki kapıyı açtığımda, dört kişilik masada çoktan birinin oturduğunu gördüm.

Lise çağlarında bir erkek çocuğuydu. Şinoaki'nin açıklamasına gerek kalmadan, onun kim olduğunu hemen anladım.

'Demek Yuu-kun... bu.'

Hafifçe önüne bakarak oturan çocuk, Şinoaki'ye inanılmaz benziyordu. Şinoaki saçlarını şimdikinden daha kısa kestirse tam olarak böyle görünürdü herhalde.

Düzgün hatları, cinsiyetsiz duran narin havası ve çok da uzun görünmeyen boyuyla, kız erkek demeden herkesin sevebileceği bir tarzı vardı.

"İyi akşamlar, tanıştığımıza memnun oldum."

Hafifçe seslendim ama o sadece başını hafifçe öne eğmekle yetindi, cevap vermedi.

'Sahi ya, insanlardan kaçtığını söylemişti sanki.'

Üsteleyip bir şey söylemeye niyetim olmadığından, ben de sessizce masadaki yerime oturdum.

Bir süre aramızda sessizlik uzayıp gitti. Ne düşündüğünü anlayamasam da benden pek hoşlanmadığını hissetmiştim.

'Amma gerici bir ortam...'

Bir an önce Shinoaki ya da Jin-san gelse diye beklerken, kapı açıldı.

"Beklettim galiba~"

İç sesimi duymuş gibi Shinoaki kapıyı açıp içeri girdi.

"A, Yu-kun, babama yardım etsene."

Onun seslenmesiyle Yu-kun başıyla onaylayıp masadan kalktı.

Yine tek kelime etmemişti ama ablasının sözünü ikiletmiyor gibiydi.

O odadan çıktıktan sonra Shinoaki bana dönüp sordu:

"Yu-kun'la bir şeyler konuştun mu?"

Bir an nasıl cevap vereceğimi düşündüm.

"Evet, sadece selamlaştık sayılır."

Onu boş yere endişelendirmek istemediğimden geçiştirmeye karar verdim.

"Pek konuşkan bir çocuk değildir, kusura bakma olur mu?"

Görünüşe göre Shinoaki de bu durumdan endişe ediyordu.

Çok geçmeden Yu-kun, Jin-san ile birlikte geri döndü. Ellerinde harika yemeklerle dolu büyük tabaklar vardı ve oradan iştah kabartan nefis kokular yayılıyordu.

"Vay canına, muhteşem..."

Masaya birer birer yemekler dizilmeye başladı. Bunlar bariz bir şekilde ev yemeği sınırlarını aşıyordu.

Şarapta pişirilmiş dana eti, rengarenk ve özenle süslenmiş bir salata, taze fırından çıkmış ekmek, sıcak turuncu renkli bir balkabağı çorbası... Her biri profesyonel elinden çıkmış gibiydi.

Ben daha sormaya fırsat bulamadan Shinoaki açıkladı:

"Babamın mesleği aşçılık."

Shinoaki'den gelen bu net açıklama kafamdaki tüm soru işaretlerini sildi.

"Fırsat bu fırsat diyerek bugün biraz fazla özendim. Hadi, soğutmadan yiyelim."

Önlüğünü çıkaran Jin-san ve Yu-kun yerlerine oturdular ve hep birlikte yemeğe başladık.

Bu harika sunumdan sonra tadının kötü olma ihtimali binde bir bile değildi ama masadaki her şey gerçekten de kelimelerle tarif edilemeyecek kadar lezzetliydi.

"Çok... lezzetli olmuş."

Bunu Jin-san'a ilettiğimde yüzü aydınlandı.

"Beğenmenize çok sevindim, damak tadınıza uymuş demek ki."

"Tabii ki, babamın yemekleri her zaman harikadır!"

Shinoaki de kocaman bir gülümsemeyle yemeğin tadını çıkarıyordu.

"Şey, benim yaptıklarından çok farklı... Gerçekten şaşırdım."

Ben de kendimce yemek yapan biriydim ama gerek baharat dengesi gerekse sunum olsun, en ufak ayrıntıların bile tamamen farklı olması beni bir kez daha hayrete düşürdü. Tabii karşımdaki bir profesyonel olunca bu çok doğaldı.

Acaba yemek yapma tekniklerinden bir şeyler kapabilir miyim diye düşünerek tabağımdakileri tadarken, birden o seslendi.

"Hashiba-san, bir şey sormak istiyordum ama..."

"A, evet, buyurun."

Jin-san biraz çekingen bir tavırla sordu:

"Şey, Aki... Orada da yemek yapıyor mu?"

O an Shinoaki'nin hareketleri seğirir gibi durdu.

"Y-yemek mi, şey, pek yaptığı s-sayılmaz..."

O saniyede Shinoaki, daha önce ondan hiç görmediğim kadar keskin bir bakış fırlattı bana. Yüzünde resmen 'sakın söyleme!' ifadesi vardı.

Burada durumu kurtarmaktan başka çarem yoktu.

"Y-yapıyor tabii, hem de çok şey. Ahaha..."

"Öyle mi? En iyi yaptığı yemek hangisi peki?"

"E-en iyi yaptığı yemek mi? Şey, o..."

Aklıma ilk gelen şey ramen oldu. Ama o sadece paketi açıp kaynar suda yapılan cinstendi. Üstelik o kadar basit bir şeyi bile yaparken sık sık batırıyordu.

Göz ucuyla baktığımda Shinoaki'nin içten içe kıvrandığını görebiliyordum. Fakat onun yaptığı gerçek bir yemeği henüz yemediğim için uyduracak bir şeyim de yoktu.

Ben cevap vermekte zorlanırken Jin-san hafifçe iç çekerek konuştu:

"Anladım, aşağı yukarı tahmin ettim zaten... Aki."

"E-evet baba?"

"Her şeyi mükemmel yap demiyorum ama... Zor durumda kalmamak için en azından temel şeyleri öğrenmen gerek."

"...Tamam."

Shinoaki, beklediğimden çok daha uslu bir şekilde babasının sözünü onayladı. Anlaşılan sadece hazır ramen pişirdiği o hayattan bir an önce kurtulması gerekiyordu.

'Onu böyle görmek de ilginçmiş.'

Normalde de söz dinleyen bir kızdı ama böyle azarlanır gibi olunca omuzlarını düşürmesi komik bir manzara oluşturmuştu.

"O zaman baba, ben buradayken bana yemek yapmayı öğretsene~"

"Sana defalarca öğrettim ya? Ama sen her seferinde kendi bildiğini okuyorsun."

Hafifçe dudak büzen Shinoaki ve ona keyifle gülümseyen Jin-san... Bu sıcak aile tablosu karşısında ben de ister istemez gülümsedim.

'Yine de... ne kadar huzur veren bir insan.'

Bir kez daha Jin-san'a baktım.

Hafif kırlaşmış saçlarını arkaya doğru düzgünce taramıştı. Tam bir aşçı disipliniyle, son derece temiz ve vakur bir duruşu vardı.

Yüz hatları ise inanılmaz derecede yumuşaktı. Shinoaki'ye fiziksel olarak pek benzemese de, o kendine has sıcaklığı kesinlikle babasından miras almış olmalıydı.

Hayatı boyunca sesini bir kez bile yükseltmemiş gibi bir hava yayıyordu etrafına.

'Peki ya diğeri?'

Biz üçümüz keyifle gülerken, erkek kardeşi Yu-kun'a gözüm kaydı.

"........."

'Ne?'

Bir anlık bir göz yanılması da olabilirdi ama bana doğru bariz bir şekilde soğuk bir bakış fırlatmıştı.

Hemen gözlerini kaçırdı. Şimdiye kadar doğru düzgün konuşamamıştık bile, bu yüzden benden hoşlanmama ihtimali maalesef çok yüksekti.

'Benden nefret edecek kadar hiçbir şey yapmadım ki.'

Mantıklı tek açıklama, aile denilen bu kapalı çemberin içine benim gibi yabancı bir unsurun girmesine duyulan tepkiydi. Kısacası, aramıza girme diyordu.

'A, olamaz...'

Kafamda biraz tuhaf bir düşünce belirdi.

Bana karşı olan bu dışlayıcı tavrı ve ablasının sözlerine olan bağlılığı düşünülürse, acaba...

'Ablamı benden çalma diye mi düşünüyor...?'

Bu gayet olasıydı. Ablası birdenbire eve yanında bir erkekle dönmüştü. Sebebi her ne olursa olsun, dışarıdan bakıldığında bu durum benim üzerimde ciddi bir şüphe uyandırıyordu.

İleride bu aileye dahil olabilecek biri gibi görünüyor olmalıydım.

'Yok artık, bu kadarı da fazla hızlı bir çıkarım olur, değil mi?'

Ben böyle düşünüyordum ama onun gözünden bakınca durum "başka ne olabilir ki?" aşamasına gelmiş olabilirdi. Mevcut kanıtlar tamamen aleyhimeydi.

Zaten buraya gelişimiz de çok ani olmuştu. Muhtemelen Yu-kun'un onayını almadan, sadece bir kararla geleceğim bildirilmişti. Bu yüzden beni kesin olarak reddetme tavrı aslında son derece anlaşılırdı.

'Erkek kardeşim biraz fazla sorumluluk sahibidir.'

Shinoaki'nin bu sözü şimdi daha net anlam kazanıyordu.

Evi ve şu anki düzeni koruma içgüdüsüyle böyle davranıyorsa, kendimi bir anda çok suçlu hissettim.

Acaba burada kaldığım süre boyunca onunla düzgünce konuşabilecek miydim?

Nefis yemeklere rağmen, içimin biraz buruk kaldığı bir akşam yemeği oluyordu.

BAŞLIK: Yalnız Başına Yürümek

Nanako ile "iş dertlerini paylaşma anlaşması" yapar yapmaz, bu işi ne zaman gerçekleştireceğimiz konusu gündeme geldi.

Böyle durumlarda hem ben hem de Nanako, aklına eseni anında hayata geçiren tiplerdendik. Vakit kaybetmeden hemen en yakındaki markete gidip alışverişi tamamladık.

"Meyveli biraları aldım, meyve sularını aldım, mezeleri de aldım. Telefonları da kapattık, artık bizi kimse rahatsız edemez. Ee, Nanako, hazır mısın?"

"Hazırım tabii! Hadi, şu içip içip sadece dert yanacağımız buluşmayı başlatalım!"

"Harika, o zaman şerefe!"

Teneke kutuların çarpışmasından çıkan o keyifli ses, adeta bir ring zili oldu ve az önce sözleştiğimiz dertleşme seansı hemen başladı.

"Ya, bazen diyorum ki, 'Bu sefer gerçekten harika söyledim! Muazzam oldu!' dediğim şarkılar oluyor, tamam mı?"

"Ah, şu insanın içine sinen, en iyi işleri kastediyorsun."

"Aynen! Büyük bir beklentiyle, 'İşte bu benim başyapıtım!' diyerek yüzümde güller açarak videoyu yüklüyorum ama gel gör ki o şarkı hiç izlenmiyor, gelen tepkiler de bir elin parmaklarını geçmiyor..."

İç çeker Nanako derin bir of çekti.

"Sonra da şey mi oluyor? 'Bu o kadar iyi miydi ya?' dediğin bir işin deli gibi beğeni alıp senin imza eserin haline geliyor, değil mi?"

"Ay, kesinlikle tam olarak o! Hayır, insanların severek dinlemesi beni tabii ki çok mutlu ediyor. Çok seviniyorum ama... O tuttu madem, bunu da dinleyin işte! diyesi geliyor insanın..."

"Anlıyorum..."

Hayıflanan Nanako’yu izlerken biramdan büyük bir yudum aldım. Bu arada, Nanako alkole karşı komik olacak derecede dayanıksız olduğu için bugün aramıza meyve suyuyla katılmıştı.

Normalde sadece dert yanılan içki ortamlarını pek sevmem. Çünkü aklım hep 'Şikayet etmek yerine bir çözüm yolu bulsak daha iyi olmaz mı?' düşüncesine kayar, ciddileşirim.

Fakat Nanako gibi kendisi de bir üretici olan, üstelik tamamen farklı bir alanda çalışan birinin anlattıklarını dinlemek, kendi dertlerimin yükünü biraz olsun hafifletiyordu.

'Gerçi, çözüme ulaşmama daha çok var gibi ama.'

İçini dökünce en azından insanın kafası rahatlıyordu. Karamsarlık içinde boğulup gitmektense, böyle ortamlarda nefes almak kesinlikle iyi geliyordu.

"Eee, Tsurayuki? Senin hiç anlatacağın bir şey yok mu?"

"Olmaz olur mu, bir sürü var hem de."

Biramdan bir yudum daha alıp devam ettim.

"En başta, kurgu taslağı hazırlamaktan nefret ediyorum. Plan program yapıp ona göre yazmak hiç bana göre değil. Bu zayıf noktamı bir şekilde aşamazsam, her yeni projede canım çıkacak..."

Büyük bir iç çektim.

"Ama işte, zayıf yönlerini öyle kolayca düzeltebilseydin zaten ortada dert kalmazdı."

Bu durumun benim için ne kadar büyük bir engel olduğunu çok iyi biliyordum.

Bu yüzden kurgu hazırlama, zihin haritası çıkarma üzerine bir sürü kitap alıp okumuştum. Hatta roman yazmaktan farklı bir düşünce yapısı mı gerektiriyor diye iş dünyası kitaplarına bile el atıp araştırmıştım.

Fakat şu ana kadar pek dişe dokunur bir sonuç elde edememiştim.

"Zor bir durum gerçekten. Zayıf olduğun noktanın bu kadar net ortada olması..."

"Kesinlikle öyle. Tam her şey yoluna giriyor derken bununla karşılaşmak... Dertler hiç bitmiyor."

Nanako anlayışla başını salladı.

"Benim de az önce bahsettiğim izlenme sayıları meselesi... Şarkı seçimi aşamasında daha çok kafa yorsam ya da kendi orijinal bestelerimi çıkarsam çözülecek bir şey aslında. Ama bugüne kadar bu konularda hep başkalarına güvendim."

"İşte tam olarak bu. Ben de bugüne kadar toparlama ve düzenleme işlerini iyi yapan birine güvendiğim için bu konunun üzerine hiç ciddi ciddi eğilmedim."

Sohbetimiz doğal olarak o yöne kayıyordu.

İkimiz de neredeyse aynı anda o kişiyi düşünmüştük.

"Yani, artık başkalarına fazla güvenmeyi bırakıp kendi ayaklarımızın üzerinde durmamız gerekiyor."

"Bunu böyle havalı havalı söylemesi kolay da, icraata dökemedikten sonra hiçbir anlamı kalmıyor."

İkimiz birden yine derin bir iç çektik.

Onun desteği olmadan tek başımıza bir şeyler üretebilmek için henüz katedecek çok yolumuz var gibiydi.

"Yine de..."

Nanako sessizliği bozdu.

"Sen ne yapıp edip köşeye sıkıştığında kendi kendini gaza getirip çabalamayı başarıyorsun, Tsurayuki."

Şaşırmıştım. Kendimi tam aksine, öyle anlarda hep zayıf karakterli biri olarak görürdüm.

"Yok canım. Oyunu yaptığımız zamanı hatırlasana, sonunda kaçıp giden bendim. Kyoya ve sen gelip beni geri almasaydınız, Kawagoe'de öylece çürüyüp gidecektim."

"Ama Kyoya orada sana sadece ufak bir dürtme verdi. Bunu yapabileceğine inandığı için seni orada durdurdu bence."

Öyle miydi gerçekten? Bana kalırsa elimden tutup beni çok sert bir şekilde çekmişti ama en azından Nanako’nun gözünde öyle görünmüyordu demek ki.

"Bu yüzden bu sefer de biraz daha çabalarsan, eninde sonunda bunu da başaracaksın gibi hissediyorum. Sinir bozucu olsa da durum bu."

Sonundaki o küçük iğnelemeyi saymazsak, onun gözünde böyle biri olarak mı görünüyordum yani?

"...Anlıyorum. Demek ki ben henüz yeterince köşeye sıkışmamışım."

Elimde tuttuğum teneke kutunun üzerindeki yansımadan yüzüme baktım.

Kawagoe'ye ilk döndüğüm zamanlar yüzüm gerçekten berbat bir haldeydi. Zayıflamış, feri gitmiş, sadece nefes alan bir ölü gibiydim.

Ancak Kyoya sayesinde yeniden hayata dönmüştüm. Cesur adımlar atabilmiş, babamla yüzleşebilmiştim.

Her şeyi Kyoya’ya borçlu olduğumu düşünüyordum ama o adımı atarken gösterdiğim cesaret konusunda belki de kendime biraz haksızlık etmemeliydim.

'Gerçekten öyle miyim acaba?'

Kutudaki yansımam, eskisinden çok daha güven verici görünüyordu.

Ertesi gün sabah saatlerinde yola koyulduk.

Jin-san ve Yu-san’ın tatil günü olduğu için bizi arabayla buralarda gezdirmeye karar vermişlerdi. Ben Fukuoka’yı hiç bilmediğim için bu teklif benim adıma harika olmuştu.

Dört kişilik, biraz eski model bir Mini Cooper'a binip yola çıktıktan hemen sonra Shinoaki hayal kırıklığına uğramış bir sesle konuştu:

"Nasıl yani, şimdi istiridye barınakları açık değil mi?"

"Kansai'ye gittin diye istiridye mevsimini unuttun mu yoksa? Itoshima'nın istiridye mevsimi ekim sonunda başlar."

Direksiyon başındaki Jin-san hafifçe gülerek cevap verdi.

Gerçekten de istiridye mevsimi için 'İngilizce yazılışında R harfi olan aylar' denirdi. Biz henüz ağustos ayında, yani yaz tatilinin sonlarındaydık. August kelimesinde R harfi yoktu. Mevsim ancak önümüzdeki eylül ayında başlayacaktı.

"Öyle miydi... Kyoya-kun, çok özür dilerim."

"Sorun değil, gerçekten. Takma kafana."

Biraz hevesim kırılmıştı ama elden bir şey gelmezdi.

"İleride yılın her dönemi istiridye yemeği sunan bir yer var, oraya gidelim isterseniz."

Jin-san durumun farkına varıp bizi rahatlatmak için böyle bir öneride bulundu.

Araba, sahil şeridi boyunca pürüzsüzce süzülüyordu. Shinoaki’nin ailesinin yaşadığı Maebaru şehri, Itoshima bölgesinin merkezinde yer alıyordu ve yarımadanın neredeyse tamamını kaplayan bir yerleşim yeriydi.

Deniz ürünleri açısından oldukça zengin bir yerdi. Az önce bahsettiğimiz istiridyenin yanı sıra, yerel sakeleri ve çilekleri de oldukça ünlüymüş.

Tabii tüm bunları yol boyunca Jin-san’dan öğreniyordum.

"Şu sıralar belediyelerin birleşmesi konusu gündemde. Bu bölgenin tamamını birleştirip Itoshima şehri yapma planları var."

Fakat görünüşe göre, birleşme sonrası ortaya çıkacak etkiler yüzünden henüz bir uzlaşmaya varılamamıştı. Maebara şehri kaçınılmaz olarak merkezde yer alacağı için, diğer bölgelerin ıssızlaşmasını önleyecek tedbirlerin iyice düşünülmesi gerekiyordu.

Aklıma geldi de, 10 yıl sonraki dünyada sıkça izlediğim bir yayıncı vardı. Bu civardaki bir devlet üniversitesinde araştırmacı olarak çalıştığını, devasa hamamlardan ve yerel sake satan dükkanlardan çıkmadığını anlatırdı. Pokémon ve Anagami yayınları oldukça eğlenceli bir adamdı.

Yayınlarında Itoshima veya Hatae gibi yer isimlerinden bahsettiğini hatırlar gibiydim.

Ancak bunun ötesinde, zihnimde belirsiz birkaç kırıntıdan başka bir şey yoktu.

'İster istemez, o kadar detaylı bir bilgiye sahip değilim tabii.'

Osaka'ya döndüğümde belki biraz araştırabilirdim.

"Bize bisiklet alındığı zamanlarda, Yuu-kun ile buraya çok gelirdik. Değil mi?"

Shinoaki böyle söyleyince, Yuu-kun da sessizce başını salladı.

"Uzaklara gidebilmek onları pek mutlu ediyordu herhalde. İkisi bisikletlerine atlayıp uzaklaşır, alacakaranlığa kadar hiç dönmezlerdi. Defalarca yaşandı bu."

Jin-san da gözlerini süzerek geçmişi yâd etti. Gerçekten de birbirine kenetlenmiş bir abla kardeş oldukları her hallerinden belliydi.

"Bir de şey vardı, dörtyol ağzındaki şekerci dükkanı..."

Shinoaki ve Jin-san, bu bölge hakkında konuşmaya devam ettiler. Şu dükkana ne olduğu, bu yerin nasıl değiştiği üzerine bir sohbet sürüyordu. Shinoaki yıllar sonra ilk kez dönüyor değildi ama burası değişim hızı nispeten yüksek bir bölgeydi belki de.

Bir nevi ortamın dışında kalmış hisseden ben, dikiz aynasından ön koltukta oturan Yuu-kun'a baktım.

"..."

Bize katılmaya hiç niyetlenmiyor, bazen Jin-san veya Shinoaki kendisine laf attığında sadece belli belirsiz başını sallamakla yetiniyordu. Keyfi bozuk değildi belki ama yine de aklıma takılmadan edemiyordu.

'Bu gidişle bugün de onunla tek kelime konuşamayacağım galiba.'

İkinci temasa kadar daha çok vakit geçmesi gerekecekti. Hatta gezi bitene kadar bunu başarabilecek miydim, aramızdaki duvarlar öylesine kalındı.

Kafe Spade, öğleden sonranın o tenha saatleri.

Aheste aheste kitap okumak için harika bir zamandı ama ne yazık ki bugün yalnız değildim.

"Dün bir rüya gördüm."

Masaya oturur oturmaz, karşımdakinden pat diye böyle bir laf geldi.

"Seninle aynı şirketteydik. Sen üstümdün, ben de senin emrindeki elemandım. Doğal olarak kedi köpek gibi birbirimize gireceğimizi sandım ama şaşırtıcı şekilde gayet düzgün çalışıyorduk. Bana o kadar mide bulandırıcı geldi ki uyanınca bile unutamadım."

İç çektim. Durup dururken açtığı konuya bak.

"Kuroda gibi bir astım olsaydı, midem eriyip giderdi herhalde."

"Onu diyorsan, Kawasegawa gibi bir amirim olsaydı ben de anında istifayı basardım."

Bu sefer ikimiz birden iç çektik. Birbirine sürekli laf çarpan iki insan olsak da böyle anlarda zamanlamamız acayip tutuyordu. Muhtemelen kan çekmesine benzer bir şeydi.

"Eee, hayırdır? Yolda öylesine karşılaştığın beni çaya çağırdığına göre kafanda bir şeyler dönüyor olmalı?"

Aslında öyleydi. Okulu bırakan Kuroda'nın şu an ne yaptığı ve bundan sonra ne yapmayı planladığı konusu dürüst olmak gerekirse benim de kafamı kurcalıyordu.

"Son zamanlarda neler yaptığını merak ettim sadece."

Kuroda sözlerim üzerine bir an düşündü.

"Hashiba'ya bir şey mi oldu? Yoksa senin mi gelecekle ilgili kafan karışık?"

Birden böyle bir karşılık verdi.

"Konuyla hiç alakası yok."

"Hadi oradan. Senin durduk yere bana böyle bir şey sorman, anlatacaklarımı kendin veya Hashiba için bir malzeme olarak kullanmak istemenden başka ne olabilir ki?"

Tam isabet.

Hashiba'nın son zamanlardaki hali de dahil olmak üzere, kendi geleceğim ve Kuroda'nın anlatacaklarını buna bir referans yapma niyetim... Hepsini bir bakışta okumuştu.

"Hihi, kusura bakma ya. Bu sivri dilim ömrüm boyunca düzelmeyecek herhalde."

"Önemli değil. Ben de yüzeysel bir soru sordum zaten. Az önceki lafımı unut."

Kuroda hafifçe soluklandı.

"Son zamanlarda... Şeyle uğraşıyorum desek yeridir, insan kaynağı yetiştirmek için yeni bir yöntem geliştiriyorum."

Benim için olsa gerek, son durumunu anlatmaya başladı.

"Prodüktör olarak mı?"

"Aynen. Sen de bilirsin ya, iş yaratıcı insanlara geldiğinde parayı basıp geçmek yetmiyor. İsim yapmakla eline geçen somut kazanç arasındaki o dengeyi kurmak çok zor."

Anlıyordum. Hatta profesyonellerin bile bu dengede zorlandığını, doğru düzgün bir çözüm bulamadıklarını ve çoğu şirketin ya da prodüktörün işi baştan savma hallettiğini biliyordum.

Ve tam da bu yüzden, ruhu zedelenip iş yapamaz hale gelen yaratıcı insanların varlığı bir gerçekti.

"Ben de bugünlerde eserlerde isimlerinin tam olarak yer alması için sıkça pazarlık yapıyorum. Para toplamaktan daha kolaydır sanıyordum ama meğer acayip zahmetliymiş. İtibar meraklısı tiplerin ne kadar çok olduğunu görmek iyi bir tecrübe oldu bana."

Kuroda gibi sektörü avucunun içi gibi bilen birinin bile hâlâ azimle yeni şeyler öğrenmeye çalışması beni şaşırttı.

Bizim yaşımızdaki biri, gençliğin verdiği o cahil cesaretiyle durumları geçiştirebilirdi. Ancak Kuroda, çalıştığı sanatkarların geleceğini de ince ince hesaplayarak hareket ediyordu.

Çoktan bizim fersah fersah ötemizdeki şeyleri düşünmeye başlamıştı.

"Hihi, amma şaşırdın ha?"

Tam vurulduğum için bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Öyle... Çünkü senin bu aşamaları çoktan geçtiğini sanıyordum."

"Ben de robot değilim herhalde. Önüme seçenekler çıkınca kafam karışıyor, yanlış yolu seçip pişman olduğum da oluyor."

Şaşırtıcı derecede insani şeyler söylüyordu.

"Demek öyle..."

"Öyle ya. Özellikle şu sıralar kafamı kurcalayan şey, Shino'yu elimden kaçırmamış olsaydım keşke düşüncesi."

Zihnimde sanki bir elektrik akımı gezindi. Daha geçenlerde Hashiba'nın bana sorduğu şey aklıma gelmişti.

"Onu doğrudan anime sektörünün o keşkeşine sokmak daha mı iyi olurdu yani?"

"Yok, öyle gaddar bir sahaya pat diye sürmezdim herhalde. Ondan ziyade, tek bir parçanın bile ağırlığı olan illüstrasyon işlerini artırıp, kendi çizgisini bulabileceği bir yöne kaydırmak isterdim."

Kuroda kahvesinden bir yudum aldı, ardından ağır hareketlerle kollarını kavuşturdu.

"Hashiba'ya da söyledim, Shino bir sanatçı olarak fazla olağanüstü, tam da bu yüzden çok narin. Böyle bir kurtlar sofrasında uzun süre kalırsa bir gün kesin kırılır. Ve bir daha kolay kolay eskisi gibi olamaz."

Meseleyi bu kadar derinlemesine görebilmiş olmasına gerçekten şaşırmıştım.

Shinoaki'nin sıradan insanlardan çok farklı bir seviyede olduğunu ben de biliyordum. Ama sırf bu yüzden narin ve kırılgan olduğunu görememiştim. En fazla, diğer çocuklardan farklı olduğu için dikkat etmeliyim deyip geçmiştim.

"Neyse, Hashiba gibi bir adam bunu zaten anlıyordur diye düşünüyorum. Şimdi onunla birlikte bir light novel projesinde çalışıyorsunuz, değil mi?"

"Evet, ben de öyle duydum."

"İyi o zaman, bana laf düşmez."

Kuroda böyle deyip Shinoaki konusunu kapattı. Ben ise sonunda kendi ne düşündüğüme dair ona bir cevap veremedim.

Shinoaki rahatsızlanıp Hashiba ile birlikte Fukuoka'ya gitti. Bunu daha yeni öğrenmiştim. Suçun Hashiba'da olduğunu düşünmüyorum, vasi de olmadığına göre "Fark edemedim" diye dövünmenin de anlamsız olduğunu söyledim.

Ama Hashiba'nın Shinoaki'ye olan bağlılığı, sıradan bir iş ortağı Seviye'sini aşıyor gibiydi. Böyle söyleyince hemen romantik duygular falan konuşulmaya başlar ama şu an için o ikisi arasında öyle bir durum yok gibi duruyordu.

'Hatta o ikisinin durumu bundan çok daha çetrefilli sanırım.'

Gerek Hashiba olsun gerek Shinoaki, insanlara karşı gereğinden fazla nazik oldukları için zayıf yönlerini gizleme eğilimindeler. Hashiba yine biraz düzeldi ama Shinoaki okula başladığımız ilk günden beri bir şeyleri gizlemeye devam ediyor.

Birbirine karşı sürekli anlayış gösteren ilişkiler, bir şey patlak verdiğinde çok daha yıkıcı bir şekilde çatırdar.

İkisi de harika birer içerik üreticisi olduğu için bu patlamayı felakete dönüşmeden durdurmak istiyordum. Ancak şu an için etraftakilerden hiç kimse o tetikleyicinin ne olduğunu bilmiyordu.

Kuroda, arkadaş olmalarından önce Shinoaki'ye bir çizer gözüyle bakıyordu. Bu yüzden olayları katı bir şekilde değerlendirmesine rağmen soğukkanlı kararlar verebildiğini hissettim.

Peki Hashiba onun için aynı şeyi yapabilir miydi?

Dürüst olmak gerekirse, bu çok zordu.

İç çeker

Derin bir nefes verip tavana baktım.

Yılların yıprattığı tavandaki leke, sanki üzgün bir insan yüzünü andırıyordu.

'Benim için elden bir şey gelmez ya.'

Değer verdiğim bir arkadaşımın üzülmesini istemiyordum. Bir şey yaşansa bile en az hasarla atlatabilmeleri için zemin hazırlamak gerekiyordu.

Tek dileğim, Hashiba ve Shinoaki'nin bu süreçten çok fazla yara almamasıydı.

Gezimiz, Itoshima Yarımadası'nı tam bir tur attıktan sonra sona erdi. Hitoshi-san'ın gözüne kestirdiği istiridye restoranı kapalı olduğu için, değişiklik olsun diye farklı bir şeyler yemek üzere Fukuoka rameninden bile meşhur olan Fukuoka udonu yapan bir mekana geçtik.

Dışarıdan gelenler için pek bilindik bir durum değildi ancak Fukuoka'da insanlar ramenden ziyade udon yemeyi tercih ederdi. Hatta bazıları için Fukuoka udonu, tonkotsu rameninden bile daha özel bir yere sahipti.

"Başta şaşırabilirsin ama gerçekten çok lezzetlidir."

Bunu diyen bir aşçı, yani Hitoshi-san olduğuna göre şüphe etmeye gerek yoktu.

Hatae İstasyonu'ndan arabayla birkaç dakika uzaklıkta... 202 numaralı şehirler arası yolun kenarında, kiremit çatılı, buram buram tarih kokan geleneksel Japon tarzı bir dükkan duruyordu.

Kapıdaki kumaş perdeyi aralayıp içeri girer girmez,

"Maki no Udon'a geleceğime hiç ihtimal vermezdim, çok mutlu oldum~"

Shinoaki'nin keyfi, buranın çocukluğundan beri bildiği bir mekan olduğunu belli edecek kadar yerine gelmişti.

"Çok mu seversin burayı?"

"Evet, tam olarak Umakatoyo kadar sevdiğim ve Osaka'ya götürmek istediğim bir dükkan~"

Söylenene göre buradaki udonların tüm hamuru ana merkezde üretiliyor, bu yüzden arabayla erişilebilecek mesafe dışında şube açılamıyordu.

"Yumuşacık hamuruyla harika bir lezzeti var~ Ayrıca bu udonun içinde bir tuzak gizli, Kyoya-kun dikkat etsen iyi edersin..."

"Tuzak mı?"

Udon dünyasında pek de duyulmaya alışık olunmayan bir kelime çıkmıştı ortaya.

Onları dinleyen Hitoshi-san hafifçe gülerek,

"Fukuoka udonu çok yumuşak olduğu için çorbanın suyunu hemen çeker. Yemeden öylece bırakırsan kasedeki erişteler sanki kendi kendine çoğalıyormuş gibi görünür." dedi.

"Üff, Baba ya! Önce ben söyleyecektim!"

Shinoaki sahte bir kızgınlıkla yanaklarını şişirdi. Anlaşılan mevzu bundan ibaretti.

'O zaman çabuk yemekte fayda var.'

Dört kişi tatami minderli masaya oturduğumuzda, tavsiye üzerine dulavratotu tempuralı udon sipariş ettik. Fukuoka'da tempuralı udon dendiğinde akla ilk gelen bu dulavratotlu olanıymış.

"Beklettiğim için kusura bakmayın~ Dört tane dulavratotu tempuralı udon!"

Çok geçmeden gelen udonlar, gerçekten de denildiği gibi pamuk gibiydi ve çorbayı sünger gibi emmeye hazır bir görüntü sergiliyordu.

'Sanuki udonunun tam zıttı bir yapıya benziyor...'

Nitekim sert ve çiğnenebilir Sanuki tarzını sevenlerle bu tarzı sevenler pek anlaşamazmış.

Nasıl bir şey olduğunu merak ederek çekingen bir ısırık aldım.

"...Çok lezzetli!"

Daha önce hiç tatmadığım bir doku ve lezzetti.

Çorbası kurutulmuş uçan balık esanslıydı; deniz ürünlerinin lezzeti yumuşak bir biçimde öne çıkarılmıştı ve bu yumuşacık eriştelerle mükemmel bir uyum yakalamıştı. Eriştenin tek başına yıldız olması yerine, çorbayla bütünleşip ağza gelmesi şimdiye kadar bildiğim udonlardan bambaşka bir tecrübeydi.

"En lezzetlisi bu işte~ Gerçekten başka hiçbir yerde böylesi yok."

Shinoaki'nin içtenlikle kurduğu bu cümleyi anlamak hiç de zor değildi. Bu tat gerçekten de başka bir bölgede bulunamazdı.

Ben ilk kez tattığım bu udonun büyüsüne kapılmışken Hitoshi-san aniden bir şey hatırlamış gibi konuştu:

"Aki, illüstrasyon işlerine başladın, değil mi?"

Lokmam boğazımda kaldı.

Neden tam da şimdi diye düşündüm.

"Evet, şu an bir romanın iç çizimlerini yapıyorum."

Kalbim hızla çarpmaya başladı.

Shinoaki bu işi ailesinden gizlemiyordu. Fakat rahatsızlanıp baba evine döndüğü de bir gerçekti.

Ebeveyn açısından bakıldığında, hastalığının sebebinin bu iş olduğunu düşünmek çok doğaldı. Buna karşı çıkmaları ya da "Bırak artık" demeleri de son derece makul karşılanabilirdi.

Acaba işi hakkında bir şey mi söylenecekti? Benim yanımda bu konuyu açmasının arkasında başka bir anlam mı vardı?

Nefesimi tutup Hitoshi-san'ın tepkisini bekledim.

Ancak,

"Anladım, zor olmalı ama kendine dikkat et."

Hitoshi-san, Shinoaki'yi azarlamadı.

"Evet, sizi çok endişelendirdim zaten."

Bütün vücudumdaki gerginlik bir anda boşaldı. Gerçekten ne olacağını kestirememiştim.

Shinoaki'nin ailesine çok değer verdiği bir gerçekti. Bu yüzden babasının anlayış göstermesi harika olmuştu.

'İşe devam edecek olsa bile düzgün önlemler almamız gerekecek.'

Bunları düşünerek önümdeki udona geri dönmeye yeltendim.

Tam o an.

İçeride daha önce hiç duymadığım bir ses yankılandı.

"—Abla."

Şaşırmıştım.

O ana kadar tek kelime etmeyen Yuu-kun birden konuşmuştu.

"Yuu-kun, ne oldu?"

Shinoaki yumuşak bir sesle karşılık verdi.

Yuu-kun hiç kımıldamadan duruyordu. Çubuklarını masaya bıraktı, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve bir süre düşünür gibi başını öne eğdi.

Ardından başını kaldırıp doğrudan Shinoaki'nin gözlerinin içine baktı.

"Abla... Sen bir daha resim... çizmeyecektin, değil mi?"

"...Eh?"

Gayriihtiyari Shinoaki'nin yüzüne baktım.

Her zamanki gülümsemesinden eser yoktu. Yuu-kun'a doğru mahcup ve derin bir üzüntüyle bakıyordu.

Ben bu ifadeyi bir yerden hatırlıyordum.

Unutmam mümkün değildi. Bu o hüzünlü, geleceğe ait hatıraydı.

'Artık resim çizmeyi bıraktım dediği zamanki yüz ifadesi.'

Bu da ne demekti böyle? Shinoaki ne zaman öyle bir şey söylemişti?

Sessizliğini koruyan Shinoaki'ye doğru Yuu-kun, onu köşeye sıkıştırırcasına konuşmaya devam etti.

"O kadar artık çizmeyeceğim demiştin oysa...!"

Açıkça sert bir tondaydı. Shinoaki'yi suçlayan, tüm kalbiyle 'Neden?' diye hesap soran bir ton.

"Abla...!"

Bir cevap beklercesine, Yuu-kun bir kez daha Shinoaki'ye seslendi.

Shinoaki yüz ifadesini hiç bozmadan, sonunda fısıldadı:

"Özür dilerim Yuu-kun. Ama çizmek... sahiden çok eğlenceliymiş."

"Olamaz..."

Yuu-kun bir an bana ters bir bakış attı. Gözlerindeki ifade hiç de dostane sayılmazdı.

Tükürürcesine konuşmaya devam etti.

"Güzel sanatlar üniversitesi gibi bir yere gittiğin için abla, sen..."

"Yuu, kes artık."

Kısa ve sakin, fakat bir o kadar da otoriter bir ses yankılandı.

Jin-san'ın sesiydi.

"..."

Yuu-kun'un sözleri boğazına düğümlendi.

"Ben yürüyerek döneceğim, siz önden gidin."

Bunu söyleyip dükkândan sessizce çıkıp gitti. Geride kalan üçümüz, çıt çıkarmadan önümüzdeki udona bakakaldık.

Aramızdaki bu boğucu ve gergin havayı dağıtmak isteyen Shinoaki oldu.

"Hadi ama, bitirmezseniz buranın udonları durdukça sonsuza kadar çoğalır, biliyorsunuz."

Ortamın havasını yumuşatmak için böyle deyince, nihayet Jin-san da ben de kalan udonları yemeye koyulduk.

'Shinoaki... Neler yaşadın sen?'

Onun ruhunun derinliklerinde, geçmişinde nelerin yattığına hiç umulmadık bir şekilde adım atmış oluyordum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.