Bir Avuç Işık ve Ayçiçekleri

2014 yılı. Takvimlerin değişmesine az kalmış, aralık ayındayız.

Gecenin yarısı, karanlık yolda bisikletimle ilerliyordum.

Yaşadığım Iruma şehri, nüfusu fena sayılmayan, öyle aman aman taşra denilecek bir yer değildi. Tren istasyonunun önünde devasa bir sinema kompleksi vardı; biraz gidince alışveriş merkezlerinin olduğu Tokorozawa yakındı, orada bile bulamadığım bir şey olsa Ikebukuro’ya kadar uzanmak işimi görüyordu.

Şehir fonksiyonları açısından pek bir şikâyetim yoktu yani.

Yine de istasyonun olduğu merkezden uzaklaşınca, geceleri zifiri karanlığa bürünen yerler çoğalıyordu. Şehir merkezinin aksine buralarda genelde çocuklu aileler oturduğundan, geceleri dışarı çıkan pek kimse olmazdı. Bu yüzden gece vakti hareket eden insan türüne gösterilen özen, hep ikinci planda kalıyor gibiydi.

Ve ben, tam da bu gece vakti hareket eden tiplerdendim.

— En azından birkaç sokak lambası dikselerdi ya...

Bisikletin farı, insana güven vermeyecek seviyede dar bir görüş alanı sunuyordu.

Çalıştığım bishoujo oyun firmasının, istasyon önü gibi lüks bir konumda olması zaten beklenemezdi; tam olarak geceleri karanlığa gömülen o bölgenin ortasında yer alıyordu.

Maaşım haliyle düşük olduğundan, şirketin bulunduğu yerden bile daha sapa bir bölgede, eski bir apartman dairesi kiralamıştım. Şimdi, oraya çıkan yolda sürüyordum.

Tekerleğe sürtülerek dönen o eski tip far, "vınnn" diye motor sesini yankılatarak önüme cılız bir ışık düşürüyordu.

Bisikleti ikinci el almıştım. Park alanında terk edilmiş, belediyenin de hurda satışında ucuza elden çıkardığı bir şeydi. Farı dahil her yeri miadını doldurmak üzereydi. Ama tabii ki yeni bir bisiklet alacak lüksüm yoktu.

Yol boyunca özel bir şey düşünmedim. Düşünsem de çözülecek bir şey yoktu; günün muhasebesini yapmak içinse yaşananlar fazla ağırdı.

Üstelik daha önce düşüncelere dalarak bisiklet sürerken, karşıdan ışığı kapalı gelen bir bisikleti fark etmemiş ve kafa kafaya çarpışmanın eşiğinden dönmüştüm.

O günden beri sadece yola odaklanarak sürüyordum.

Ancak zihnimi ne kadar boşaltmaya çalışırsam, günlerimin doluluktan ne kadar uzak olduğunu o kadar acı bir şekilde anlıyordum.

— Oh be...

Yine düşüncelerim başka yerlere kaymıştı.

Fark edince telaşla önümü kontrol ettim.

— Öğğ, ucuz yırttık...

Kafamı sallayıp pedallara asıldım. Dinamo bir an çığlık atar gibi ses çıkardı ve far göz kırpar gibi yanıp söndü.

— Eyvah, bozduk mu?

Bir an bozuldu diye endişelendim ama kısa süre sonra yine o aksi sesi çıkararak her zamanki performansını sergilemeye başladı. Rahatlayarak pedal çevirmeye devam ettim.

Ama ne yaparsam yapayım, negatif düşünceler kafamın içinde dönüp durmaya başlıyordu.

Sanki bir meyve sıkacağına atıp akıtıp gitsem daha iyi olurdu; düşünceler gittikçe somutlaşıyor ve büyüyordu.

Zar zor vardığım evimde de beni pek huzurlu bir ortam beklemiyordu.

6 tatami büyüklüğünde tek oda, küçük bir mutfak ve banyodan oluşan 30 yıllık bir apartman dairesi.

Duvarların ve yerlerin incecik olduğunu bildiğimden, gecenin bu saatinde yapabileceğim tek şey sessizce market yemeğini yiyip kulaklıkla oyun oynamaktan ibaretti.

Duş bile, daha önce gece vakti girdiğimde gürültü oluyor diye şikâyet edildiği için artık sadece sabahları alabiliyordum.

İç çeker

Derin, upuzun bir iç çekişle yatağa uzandım. Gözüme çarpan tek şey, kirli fildişi rengindeki tavandı.

Çalar saatin tık tık eden saniyesi, kulağıma aşırı yüksek geliyordu. Bu ses kalp atışımla birleştiğinde, nedensizce hayatta olmanın boşluğu çöküyordu üzerime.

Yatakta dönüp bugünü hatırladım.

— Bugün de pek bir şey anlamadan geçti...

İyi gitmeyen geliştirme süreci. Ne kadar teklif sunsam da kılını kıpırdatmayan başkan. Birer birer istifa eden personel. Acımasız laflar eden kullanıcılar.

Tek bir şeyi net hatırlamaktan ziyade, hepsi birleşmiş bir girdap gibi üzerime çöküyordu.

— Öğğ... Ühühü...

Aniden, hiçbir sebep yokken gözyaşları süzülmeye başladı.

Gardımı düşürdüğüm an, böyle bir karanlık hemen içime sızıyordu. Hiçbir uyarı vermeden geliyorlar, beni doyasıya ağlatıp öyle gidiyorlardı.

Sinir bozucuydu ama elimden bir şey gelmiyordu.

— Olmaz, böyle gitmez.

Kafamı sallayarak yataktan doğruldum. Bu kafayla uyursam, berbat rüyalar görüp yorgun uyanacağım gün gibi ortadaydı.

Kitaplarla pek de dolu olmayan kitaplığımdan, en kolay ulaşılan yerdeki sanat kitabını elime aldım. İki elimle tutup kapağına baktım; hafızama kazınmış olan başlığın üzerinde parmağımı gezdirdiğimde yine gözyaşlarımın eşiğine geldim.

— Ne güzel...

Ama bu duygu bir hüzün değil, hayranlıktı.

Bu ismi ilk kez, babamın memleketi Kagoshima'ya giderken bindiğimiz feribotta duymuştum.

Gövdesine kocaman çizilmiş güneş sembolü ve ona atfedilen isim. Eğlenceli yolculuk anılarıyla kazınan bu isim, sonradan karşıma çıkan bir kitabın da adı olmuştu.

"Sunflower". Akishima Shino’nun en meşhur sanat kitabı.

Hasır şapkalı bir kızın gülümsemesi ve uçsuz bucaksız masmavi gökyüzünün etkileyici olduğu bir kapak. Çeşitli mevsimleri ve o mevsimlerle bütünleşmiş kızların taptaze ifadelerini resmeden çizimler, çıktıktan kısa süre sonra büyük yankı uyandırmıştı.

Beni kurtaran tek kitap. Bana her zaman sıcaklık veren o eser.

Az çok benzer bir sektörde olmama rağmen, onun varlığı benim için çok uzaktaydı. Nafile olduğunu bile bile kendime o soruyu soruyordum.

— Bir gün ben de böyle bir şey yapabilecek miyim acaba?

İnsanların kalbine dokunan, onları dipten çekip çıkaran... Yaratılan eserlerde böyle tanrısal bir güç gizliydi.

Benim için "Sunflower", tam olarak böyle bir şeydi.

Madem bu yaratım sürecinin bir köşesindeydim, bir gün mutlaka o noktaya yaklaşmak istiyordum.

Bunu dilemek bedavaydı ama sadece dilemekle oraya asla ulaşılamayacağı da bir gerçekti.

Kitabı açıp tekrar yatağa uzandım. Loş odanın içinde bile, kitabın olduğu yer sanki yazın o güçlü güneş ışığıyla aydınlanıyor gibi görünüyordu.

— Nasıl biridir acaba?

Benim gibi bu kadar küçük, kirlenmiş ve hiçbir şeyi olmayan birine umut veren bu kişi, nasıl biriydi?

Ortaya çıkan eserle onu yaratan kişinin aynı olmadığını bilsem de, yine de merak etmekten kendimi alamıyordum.

— Gerçi benimle ne ilgisi var ki...

Merak etsem de bunu öğrenme yolum yoktu ve bundan sonraki hayatımda da muhtemelen bunu öğrenecek en ufak bir fırsatım bile olmayacaktı.

Kimsenin uğramadığı, benim bile sadece uyumaya geldiğim bu küçücük odada; bu sanat kitabının içindeki o uzaklığın, bir sonsuzluk kadar büyük olduğunu hissediyordum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.